İçeriğe geç

Ağlayan Melek Beyaz Güller ve Bir O Kadar Tuhaf Gariplikler

Bölüm 23 · 9 dk okuma

Ağlayan Melek Beyaz Güller ve Bir O Kadar Tuhaf Gariplikler

Bölüm 23

23. Bölüm: (buna başlık yazmışımda cringe geliyor diye koymaktan vazgeçtim bu bölüm başlıksız artık)

Omzum sarsılıyordu.

“Hişt hişt, uyan.”

Gözümü açtığımda etrafıma baktım.

“Burası neresi amına koyayım?”

Babam arabadan inerken konuştu.

“Küfretme.”

Gidip yandaki poşetleri aldı.

Ben de arabadan indim.

“Baba, bir şey soracağım.”

“He?”

“Bu kadar ne almış olabilirsin—”

Parmaklarımla tırnak işareti yaptım.

“Piknik için?”

Beni görmedi.

Anahtarı uzattı.

“Arabayı kitlesene.”

Alıp kilit tuşuna bastım.

Sonra cebime attım.

“Bu çiçek tarlasını nereden buldun?”

“Arkadaşımın.”

“Oha.”

“Evet.”

“Hatırladın mı?”

“Neyi?”

Kafasını yukarı kaldırdı, sonra çiçeklere baktı.

“Annenin de en sevdiği renk sarıydı.”

“Hee.”

Durdum.

“Bir çiçek koparsak, annemin mezarına koysak… arkadaşın kızar mı?”

“Sarı çiçek ekelim bence. Koparıp koyarsak kurur.”

“Doğru.”

Babam poşetten katlanabilir sandalye çıkardı.

“Baba, sen sırf piknik için gidip bunları mı aldın?”

“Hee, gel de yardım et.”

Masayı kurduk.

İki tabure,

biraz yiyecek ve kahve,

şekerli bir şeyler.

“Vuhuuu, gerçek bir piknik.”

Kafasını salladı.

Sandviçi ısırırken kahveden içtim.

Babam etrafın fotoğrafını çekiyordu.

Ona baktım.

“Senin damarlarında köylülük var.”

Gözlerini kıstı.

“Şehirde doğdum, canım.”

Devam etti:

“Ayrıca ben köylüysem sen de köylü oluyorsun.”

Güldüm.

Geçip karşıma oturdu.

Kahvesinden bir yudum aldı, bana baktı.

Sonra manzaraya.

“Hiç büyüyeceğime inanmazdım.”

“Konuyu açma, baba. Korkuyorum zaten, iki senem kaldı.”

Kafasını salladı.

“Hee, sen 18–20 yaşı büyümek zannet. Bir de benim yaşıma gel, o zaman gör.”

Sonra gözlerini kıstı.

“Gerçi sen koca adamsın, değil mi? Aynı anda iki kız idare ediyorsun.”

“Baba, hayır.”

“Ne hayır?”

“Gece’yle her şey bitti.”

“Gül’ü aldattın.”

“Tamam, üzgünüm.”

“Bunu bilmeli. İlişkiye devam edip etmeyeceğine o karar vermeli.”

“Ama bazı hatalar hatadır ve gider.”

“Umarım öyledir, Güneş.”

Cebinden sigara paketi çıkardı.

Yaktı.

“Sen sigara mı içiyorsun?”

“Annen öldüğü günden beri.”

Yutkundum.

Kahvemden bir yudum aldım.

Sonra kalktım.

Yere oturdum.

Babam ayağa kalktı.

Tam önümde durdu.

Kafamı kaldırıp ona baktım.

“Korktum şu an.”

Yere çöktü.

Yuvarlanmaya başladı.

“Ya baba, koluna falan bir şey batar… böcek, kirli…”

“Beş saniye içinde yuvarlanmazsan ben seni yuvarlarım.”

“Niye baba?”

“Öyle.”

Babama baktım.

Kahkaha atıyordu.

“İyi madem… bu kadar güldürüyorsa.”

Yere yattım.

Yuvarlanmaya başladım.

“Baba, canım acıyor benim…”

Ve tak—

Babama çarptım.

Arkasını döndü.

Alnımdan öptü.

Sıkıca sarıldı.

Ellerimi sırtına götürdüm.

Bir süre öyle kaldık.

Hafifçe uzaklaştı.

Yanağımdan öptü.

Sonra alnımdan.

Sonra çenemden.

Elimi tuttu.

Sol bileğimi dudağına yaklaştırdı.

Öptü.

Kolumdaki yaralara baktı.

Bir an durdu.

Sonra—

şak diye kolumu açtı.

“BABA, HAYIR!”

Koluma baktı.

Uzun uzun.

Sanki bakarak bir şeyi geri alabilecekmiş gibi.

Sonra biraz daha.

İçinde bir şey kırılmış gibiydi.

İki koltuk altımdan tutup beni doğrulttu.

Ayaklarımı kendime çektim.

İkimiz de sarı çiçeklerin ortasında bağdaş kurduk.

Sıkıca boynuma sarıldı.

Sımsıkı.

Omzumda bir ıslaklık hissettim.

Yanağımın üstünden öptü.

Kulağıma yaklaştı.

“Geçecek.”

Tekrar etti:

“Geçecek.”

O ağlıyordu.

Ben ağlayamadım.

Saat öğleni geçmişti.

Ama biz hâlâ oradaydık.

Ve biraz daha orada kaldık.

Masadaki kahveler bitince, masa toparlandı.

Hepsi poşete girdi.

Arabaya bindik.

Müzik bile daha yavaş çalıyordu.

Sanki ortamı hissediyordu.

Yol kıvrıldı.

Yokuş aşağı indik.

Durduğumuzda deniz seviyesi kendini hissettirdi.

İzmir’de alıştığım o tuzlu koku burnumu kesti.

Burnumu sıktım.

Ufak bir kan aktı.

Bileğimle hızlıca sildim.

Babam arkasını döndü.

“Yürüsene.”

İki elimden tutup beni çekti.

Su.

Koştum.

Daha hızlı.

Daha hızlı.

Daha hızlı.

Daha hızlı.

Daha hızlı.

Sular sıçradı.

Etrafa.

Dört yana.

Ayaklarım yere değmedi.

Kulaç.

Kulaç.

Kulaç.

Artık…

Suda ölümü görmüyordum.

Korkutmuyordu.

Ve durdum.

Karnımda iki el hissettim.

Babam.

Kafamdan öptü.

Diğer eli saçlarımda gezindi.

Karşımızda güneş vardı.

İkimiz de baktık.

Sadece baktık.

“Baba…”

“Efendim.”

“Annemle ne zaman tanışmıştın?”

“Senin yaşlarındayken.”

“Gerçekten mi?”

“Evet.”

“O zaman nasıldın…

benim yaşımdayken yani?”

Kulağıma eğildi.

“Bilmiyorum.”

“Nasıl yani?”

“Hatırladığım birkaç şey var…

kalanı kayıp.”

Kafamı göğsüne yasladım.

Gözlerimi kapattım.

Derin bir nefes aldı.

“Saçlarının kokusunu özlemişim.”

Güldüm.

“Ama sen normalde de öperdin beni.”

“Zorunluluktan yapmışım gibi…

bu kadar samimi değildi.”

Bu cümle içimde bir yere takıldı.

Gözlerim bu sefer kapanmadı.

Karardı.

Ya olmasaydı?

Ya o da ölürse…

ya babam da ölürse…

Suyun sıcaklığı

kollarımda ince bir ter gibi kaldı.

Ya ölürse.

Ya o da giderse.

Ya babamı da kaybedersem…

Hayatımda kim kalacaktı?

Bilmiyordum.

Bilmiyordum.

Cevapları bilmiyorum.

Soruları ben soruyorum,

cevapları bulamıyorum.

Babama döndüm.

Sarıldım.

“Sudan çıkalım mı?”

Ona sıkıca sarıldım.

Beni sudan çıkarmasını bekledim.

Her zaman olduğu gibi

yine onunla çıktım sudan.

Aklıma geldi—

beni annemin odasından, Montmartre’dan çıkardığı gün.

Nefesim tekledi.

Kumlara ayak bastığımda yaptığım ilk şey

şortumun yanına gitmek oldu.

Poşeti açtım.

İki cam parçası.

İkisini de çıkardım.

Annemin tabağından kalan parçanın üstündeki toprağı elime aldım.

Ufalandı.

Kumu eşeledim, içine gömdüm.

Cam parçasını tuttum.

Uzun uzun savurdum.

Şlop.

Sonra diğerini.

Şlop.

Gitmişlerdi.

Babam bana döndü.

“Sen kollarını bunlarla mı—”

Sarıldım.

Sırtımı sıvazladı.

Kulağıma yaklaştı.

“Geçmek üzere.”

Güldü.

“Tek bir şey kaldı.”

Diz çöktüm.

“Yapacağım, baba. Yemin ederim, yapacağım.”

O da çöktü.

Kafamı çevirdim.

Çenemden tutup bana döndürdü.

“Oğlum, hayır… ağlama.”

Elini ittirdim.

“Baba, ben çok yanlış bir şey yaptım.”

Tekrar baktım.

“Değil mi?”

Elini boynuma götürdü.

Yanağımı okşadı.

“Hatalar geçicidir.

Önemli olan telafi etmen.”

Güldüm.

“Baba, niye filmlerdeki bilge karakterler gibi konuşuyorsun?”

Güldü.

“Kelimelerimi seçmek için bütün bilgi birikimimi kullandım,

karşılığı bu mu?”

Kahkaha attım.

Yere uzandım.

Babam da yanıma uzandı.

“Baba… ben niye böyle bir şey yaptım?”

“Oğlum, malsın.”

“Ha?”

Ona döndüm.

“Baba, ne diyorsun?”

“Valla ne diyeyim… çok saçmaydı yaptığın şey.”

“Hayatımın sonuna kadar hatırlar mıyım?”

Gözlerini kıstı.

“Hayatında o kadar hata yapacaksın ki

bu miniminnacık kalacak.”

Sırıttı.

“Unutursun muhtemelen.”

Döndüm.

Omzuna çarptım.

Kolunu uzattı.

Kafamı üstüne koydum.

“Baba…”

“He?”

“Gece benimle barışır mı?”

“Hee… siz ayrıldınız değil mi?”

“Evet.”

“Neden ayrıldınız?”

“Onun yanından ayrılıp Gül’ün yanına gittiğim için.”

“Ya sen ne kadar korkunç bir insansın ya.”

“Baba, öyle deme.”

“Öyle.”

Güldüm.

“Senden öğrenmişim.”

Bana baktı.

“Çapkınlığımı anlarım da,

asla böyle biri olmadım.”

Sesini inceltti:

“İffetim, namusum, onurum var benim.”

Gözlerimi devirdim.

Güneşin beni yakmasına izin verdim.

Beraber yandık.

“Hişt, hişt.”

Elimi alnıma götürdüm.

“Baba, bak bayılıp duruyorum ama beni bir daha ‘hişt hişt’ diye uyandırırsan…”

Üstüme eğildi.

“Ne yaparsın?”

Güldüm.

Beraber kalktık.

Kıyafetlerimizi giydiğimizde çoktan arabaya varmıştık.

Artık akşama yaklaşıyorduk.

Müzik eşliğinde kafamı camdan çıkardım.

Babam bana döndü.

“Çantadan yiyecek bir şeyler versene.”

Bir çikolata çıkardım.

Açtım.

Elimde tuttum.

Yola bakarken başını hafif sağa eğdi,

bir ısırık aldı.

Yol devam etti.

Biraz yokuş yukarı,

biraz viraj…

Ama aktı.

Kornalar, insanlar ve uzun binalar kendini hissettirmeye başladı.

Babam bana seslendi.

“Eve gitmeden bir arkadaşımın yanına uğrayabilir miyiz?”

“Yani yorgunsan seni bırakıp giderim.”

“Hayır ya, sorun yok.”

O an elim telefona gitti.

Selen’i aradım.

“Ya ahahahaha— ha, efendim Güneş.”

“Neredesin?”

“Arkadaşlarla dışarıdayız, ne oldu?”

“Haberin var mı olanlardan?”

“Tabii ki—”

Güldü.

“Arkadaşınla ayrıldık yazdı.”

“Ne?”

“Hee, öyle dedi.”

Güldüm.

“Bu arada, ne olursa olsun ben pazartesi Gül’e söylüyorum.

Ne yapacağına o karar verir.”

Kısa bir nefes sesi.

“Oh şükür, gerçekten.”

Telefondan bir el çırpma sesi geldi.

“Keyfim iyice yerine geldi, hadi bay bay.”

“Bay bay.”

Telefonu kapattım.

Babam aynadan bana bakıyordu.

Sırıttım.

“Neden pazartesi?”

“Ya… bunu yüz yüze yapmam lazım.

Ayrıca… çok şey.”

“Tamam, neyse. Bana—ne, sonuçta yapıyorsun.”

Bu cümle içimde bir yere takıldı.

Sanki onu da ilgilendiriyordu…

ama “banane” dedi.

Araba yavaşladı.

Sanırım varmıştık.

“Baba, burası ne amına koyayım?”

Gözlerimin içine baktı.

“Küfretme, Güneş.”

“Baba tamam da burası ne… ne deniyordu… kahvehane mi, kıraathane mi—”

Bağırdım:

“BURASI NE, BU NE YA!”

Güldü.

“Sakin ol, Parisli.”

Güldü.

“Adanalı mı demeliydim?”

Kolundan tuttum.

“Baba, beni eve götür.”

“Yok. Geldik artık.”

“Of.”

Arabadan indim.

Yürümeye başladım.

Karşıdan karşıya geçtik.

“Baba!”

“Ne?”

“Arabayı kitlemedin.”

“Ha.”

Arabanın ışıkları yanıp söndü.

“Baba…”

“He?”

“Sen bu arkadaşla niye buluşuyorsun?”

Parmaklarımla tırnak işareti yaptım.

“Burada.”

“İş yapacağız.”

Elimi kulağıma götürdüm.

“Duyamadım… iflas mı edeceksiniz?”

Güldü.

İttirdi.

“Yürü git ya!”

Bir ses önüme düştü:

“Ouy, Emrah’ım!”

Sıkıca sarıldılar.

Adam bana baktı.

“Lan, buna bak.”

Tutup bana sarıldı.

Burnumun ucunu sıktı.

“Babası, bu ne böyle ya?”

Geriye çekildi.

Beni baştan aşağı süzdü.

“Üff…”

Babama baktım.

“Baba, beni satmaya mı geldin?”

Adam da, babam da kahkaha attı.

Ben ise…

gerçek olma ihtimalini düşünüyordum.

Dişlerimi sıktım.

Adam omuzlarımdan tutup beni içeri götürürken kulağıma eğildi:

“Ben sana şimdi arabanın anahtarını veririm…

sen istediğini alırsın.”

İstemsizce güldüm.

Beni bir masaya doğru ittirdi.

Dört çocuk daha vardı.

Hepsi yaşıtımdı.

Ama…

farklılardı.

“Oğlum bak, bu Emrah abinin oğlu.”

Dördüyle de el sıkıştım.

Önce yüzüme baktılar.

Sonra saçıma.

Ağızları hafif açıktı.

Geçip masaya oturdum.

Adam bir garsonu çevirdi.

Masamızı işaret etti.

Ve gitti.

Garson gelmedi.

Durup derin bir nefes aldım.

Bir çocuk elindeki telefondan kafasını kaldırıp bana baktı.

“Sen gerçekten Fransız mısın?”

“Hayır be, Türk’üm.”

“O zaman niye böylesin?”

“Nasıl?”

“Konuşman… yüzün.”

“Yüz Allah vergisi de, konuşma… bizimkiler önce Fransızca öğrettiği için öyle kaldı.

Burada kaldıkça değişiyor ama.”

“Hımm.”

Gözleri biraz daha açıldı. Oyuna geri dönmedi.

İçlerinden en büyük olanı—on beş, on altı yaşlarında olduğunu düşündüğüm çocuk—telefonu kapatıp bana döndü.

“Ne zaman geldiniz?”

“Daha bir hafta olmadı.”

“İlk defa mı geliyorsun?”

“Yok, tatillerde hep buradaydık.”

“Sesin çok boğazdan ya.”

Kafamı salladım.

Garson geldi.

“Ne istersiniz, efendim?”

Bir an duraksadım.

Konuştuğum çocuk bana baktı.

“İstediğin bir şey var mı?”

Cevap vermeden garsona döndü.

“Ne varsa.”

“Tamamdır, Hikmet Bey.”

Ve gitti.

Ona döndüm.

“Bu neden sana öyle seslendi?”

“Babamın ya dükkân.”

“Tamam da—

Neyse, bana garip geldi.”

Garson önce dört tane çay getirdi.

Hikmet çayı yavaşça karıştırdı.

“Var mı birileri?”

Elimi dizime vurdum.

“Valla iki tane vardı… ikisi de öğrendi.”

Güldü.

“Abo, nasıl öğrendiler?”

“Biri biliyordu zaten ama kıskançlık krizine girdi.

Diğerine de öyle olunca… gitti işte.”

İçimden sırıttım.

Ortama ne kadar hızlı uyum sağladığımı fark ettim.

Bu bir başarı mıydı… emin değildim.

Ama o an umursadığım tek şey, yanlış da olsa orada olduğum sürede keyif almaktı.

Babamın sözleri geldi aklıma.

İleride bunları hatırlamazsam keşke, diye geçirdim içimden.

Ona baktım.

“Senin?”

“Benim var ama bir tane.”

Güldük.

Garson yiyecekler getirmeye başladı.

Güzel bir sandviç görünce uzanıp aldım.

“Sen hangi okuldaydın?”

“Şu üst mahalle var ya…”

“Evet.”

“Tamam, o caddenin solundaki.”

“Lan…

Selen’i tanıyor musun?”

“Evet.”

“O benim arkadaşımdı.”

“Nereden tanıyorsun?”

“Futbol kursunda antrenörlük yapıyordu. Bizden üsttü.”

Güldü.

Selen…

buraya geldiğimden beri her yerde karşıma çıkıyordu.

“Buraya geldiğimden beri herkes bu kızı tanıyor.”

Güldü.

“Bu mahalle küçük. Biraz sosyal olunca her şeyi, herkesi tanıyorsun.”

Devam etti:

“Bak mesela beni tanıdın.”

Çayından bir yudum aldı.

“Şimdi bir şey olsa beni aramayacak mısın artık?”

Çayı indirdi.

“Öyle düşün.”

Kafamı salladım.

Tam o sırada telefonu çaldı ve kalktı.

Babama bir bakış attım.

Parmağıyla “1” yaptı.

Kafamı salladım.

Tekrar “1” yaptı.

Önüme dönüp beklemeye başladım.

O bir dakika…

hiç akmadı.

Kalktığımızda herkesle el sıkıştım.

Arabada babama sordum:

“Baba, beni elleyen adamın adı ne?”

“Haldun.”

“Hikmet’in babası o mu?”

“Evet.”

“Bu ne… haş harfi falan?”

Güldü.

“Haş mı?”

“Okulda ‘haş’ diyorlar bu şubeye.”

“Sen Fransızca konuşmayı bıraktın ha.”

“Napayım, duvarlarla mı konuşayım.”

Bir araba önümüze kırdı.

Babam kornaya bastı, elini kaldırdı.

“Direksiyonunu siktiğimin!”

Sonra bana döndü.

“Ya unutursan?”

“Baba, on beş yıldır konuşuyorum. Neyi unutacağım?”

“Tamam… o Fransızca okumadığın kitapları oku. Fransızca altyazılı falan bir şeyler izle. Unutma dili.”

“Tamam, baba.”

“Arkadaşlarınla konuş.”

“Şimdinin konusu değil.”

Hafifçe güldü.

“Ne zamanın konusu?”

“Var biraz… ben karar vereceğim.”

Kafasını salladı.

“Tamamdır.”

Eve vardığımızda teyzem içeride oturuyordu.

“Hoş geldiniz.”

Babam anahtarları bırakırken başını salladı.

“Hoş bulduk.”

“Bir şeyler yediniz mi?”

Babam başını salladı.

“Ben yedim ama, baba.”

Cevap gelmedi.

Duşa doğru yürüdüm.

İçeri girmeden…

üstümdekileri çıkarmaya başlamıştım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.