İçeriğe geç

Ağlayan Melek Beyaz Güller ve Bir O Kadar Tuhaf Gariplikler

Bölüm 21 · 5 dk okuma

Ağlayan Melek Beyaz Güller ve Bir O Kadar Tuhaf Gariplikler

Bölüm 21

20. Bölüm: derin konular, tehlikeli sular

Kolumdaki saate baktım.

(Size saat taktığımı daha önce hiç söylememiştim.)

“Bunlar ne zaman gelecek?”

Selen baş parmağını yaladı.

“Bilmiyorum.”

“E, nereye gittiler ki?”

“Cemre’nin teyzesinin yanına… Arda da orada oturuyor.”

Gözlerim büyüdü.

“Sen Allah mısın, Selen?”

“Ne diyon oğlum?”

“Her şeyi nereden biliyorsun?”

“Mesaj attı çünkü.”

Güldü.

“Allah’ım…”

Sonra konuyu başka bir yere çektim.

“Gerçekten… herkesi, her şeyi nereden tanıyorsun?”

Omuz silkti.

“Fazla konuşuyorum insanlarla. İnsanlar da seviyor beni.”

Sonra sustu.

Uzaklara baktı.

“Farkındaysan seni en yakınıma çektim ama Gül’e yaptığın şey hiç hoşuma gitmiyor.”

Durdu.

“Deniz’e de çok kızgınım. Arama mesafe koymak istiyorum ama… onca şeyin üstüne yapamıyorum.”

Elimi cebime götürdüm.

Parmaklarım bir şeye değdi.

“Yani haklısın… değilsin demeyeceğim ama hem gecelik bir durum yoktu—”

Sözümü kesti.

“Nasıl yoktu? Sen ilk gün ‘sevgilim var’ dedin.”

Cevap vermedim.

Bu bilgiyi nereden bildiğini sormak istemedim.

Sonra güldüm.

Kısa, boş bir gülüş.

“Sen de yalana ortaksın.”

“Hayatımın en büyük sırrının yanından bile geçmez.”

Durdu.

Gözleri doldu.

Bir an anlamadım.

Sonra fark ettim.

Selen…

ağlıyordu.

Selen ağlıyordu,

Elini tuttum.

Bir eliyle burnunu sildi.

Omuzları hafif titredi.

Kafamı yana yatırdım.

“Anlatmak ister misin?”

Durdu.

Dışarı baktı.

İnce bir titreme geçti içinden.

Konuşmaya başladı.

“Annem ölmeden önce beni yanına çekti.”

Sesi titredi.

“Hiçbirimiz—

Hiçbir kardeşim…”

Cümle boğazında parçalandı.

Hıçkırmaya başladı.

Rüzgâr yüzüne vuruyordu.

Gözyaşları akıyor, kurumadan yenisi geliyordu.

Elindeki su şişesine uzandı.

Kapağı çevirmeye çalıştı.

Açamadı.

Elimden aldım.

Açtım.

Sessizce geri verdim.

Bir yudum aldı.

Nefesi takıldı.

“oh…”

Gözlerini kapattı.

“kardeşlerim ve ben…”

Durdu.

Sanki biri boğazını içeriden tutuyordu.

“hiçbirimiz… babamın çocuğu değilmişiz.”

Ellerini yüzüne kapattı.

Omuzları düştü.

Yanına kaydım.

Sarıldım.

Başını omzuma bıraktı.

Ağlamaya devam etti.

Sırtını yavaşça sıvazladım.

Gözlerim doldu.

Ama ağlayamadım.

Rüzgâr ikimizin yerine de ağlıyordu sanki.

Diğer üçü gelene kadar Selen susmuştu.

Omuzları hâlâ çöküktü.

Diğerleri geldiğinde

kalktık.

Otobüs durağına yürüdük.

Bu sefer cam kenarına ben oturdum.

Gül’e yazdım:

“nereye gidelim?”

Telefon ekranına bakıp yüzümü ekşittim.

Omzumda bir ağırlık hissettim.

Serhat kafasını koymuştu.

Camdan dışarı baktım.

Selen tam arkamdaydı.

Üçü iki koltuğa sıkışmıştı.

Selen’i gözümde canlandırdım.

Düşünmeye başladım:

“I’m still crying,

I break, scatter, and leave,

I pour wine into your collarbone

and sip from it,

I imagine you,

I fade away,

I break, scatter, and leave,

I cannot love,

I love too much,

it declares a great love — déclare un grand amour,

it breaks away from you

and I look ahead on my path,

but I’m still—

crying.”

Biraz aşk çağrışımı vardı.

Galiba baya vardı.

Ama bilmiyordum.

Otobüsün camına başımı yasladım.

Gözlerim kapanacaktı ki…

Vardık.

Serhat, Gece, Cemre, ben ve Selen

sırayla otobüsten indik.

Vedalaştık.

Herkes başka bir yola dağıldı.

Bana durmak yoktu.

Gül’ün yanına gidiyordum.

Cebimdeki tabak parçaları birbirine değdi.

Tık.

Tık.

Tık.

Sessiz sokakta yankılandı.

Sokak lambaları titriyordu.

Işık gidip geliyor, kaldırımın üstünde parçalanıyordu.

Kapı aralıklarından içeri sızıyor muydu o ses?

Birileri duyuyor muydu?

Bilmiyordum…

Bir kafenin konumu vardı.

Yanına gidip oturdum.

Yanağından öptüm.

Gülümsedi.

Bir adam geldi.

Gül’e döndüm.

“Bir tane tost istiyorum,” dedi.

Adam deftere bir şeyler karaladı.

“Peyniri ne olsun?”

“Süzme peynirli olsun,” dedi.

“İçine domates, ketçap.”

Gül kafasını salladı.

Adam gitmeden bana baktı.

“İki çay,” dedim.

Adam giderken bana kısa bir bakış attı.

Gül’e döndüm.

“Bugün aksanıma ne kadar takıldılar.”

Gül boynumu okşadı.

“Çok erkeksi bir ses o yüzden.”

Güldüm.

Tost geldi.

Gül elini uzattı:

“Bunu makineye tutup getirdiniz mi, ne yaptınız?” dedi.

Dokunduğu gibi elini çekti.

“Ah, çok sıcak!”

Tostu elime aldım.

Parmak uçlarım bir anda kızardı.

Tuttum.

Küçük bir parça koparıp Gül’e uzattım.

Eline aldı.

Küçükçe ısırdı.

O çiğnerken kolumu masaya koydum,

kafamı koluma yaslayıp onu izledim.

Tostun yanındaki patatesten aldı.

Ağzına attı.

Göz göze geldik.

Güldü.

“Ya, yerken bakmasana,” dedi.

Kafamı kaldırıp etrafa baktım.

Çayımdan bir yudum aldım.

Gül anlatmaya başladı.

“Evden zar zor çıktım, annemin kokoş arkadaşı geldi gene.”

“Şu Meryem mi?”

Gözlerini devirdi.

Sonra güldü.

“Bak, o kadının da hesabını buldum—”

Elini ağzıyla kapattı.

“Adını Mary koymuş.”

Gözlerimi devirerek güldüm.

Çaylar soğuduğunda kalkmıştık bile.

Evinin önünde veda ettim.

Kısa bir sarıldık.

Sonra bıraktım.

Eve doğru yürüdüm.

Kapıyı tıklattım.

Teyzem açtı.

“Bugün günlerden ne?”

Yüzüne baktım.

“Bi— bilmiyorum.”

“Allah Allah, bak ben de unuttum.”

Elini kaşının üstüne götürdü.

Salona geçip oturduğunda telefonunu açtı.

“Ha, perşembeymiş.”

Çantamı koridorun başından odama doğru fırlatıp sordum:

“Babam nerede?”

“Bilmiyorum da—

o çantanı düzgünce kaldır.”

“Of…” dedim.

Odaya doğru yürümeye başladım.

Ben kapımı kapatır kapatmaz

teyzem biriyle konuşmaya başladı.

Sesi kapının altından ince ince sızıyordu.

Kulağımı kapıya dayadım.

Boğuk sesler yavaş yavaş netleşti.

“Hayır, tabii ki döneceğim.”

Sesi yükseldi.

“Ne olmuş sanki? Bir dedikodu çıkacak, bitecek. Öyle şey mi olur?”

“Ben burada kalıp ne yapacağım?”

“Tamam, ablam öldü ama ben yeterince ağladım. Hayatıma devam etmem gerek.”

“Ben ne yapayım buradakileri?”

“Yeğenim…”

“Ben onun annesi değilim.”

“Hayır, tamam, çok seviyorum. Her şeyim ablamdan bana emanet ama ben onun annesi değilim, kimse kusura bakmasın.”

“Laf ediyorsa etsin be, benim umurumda mı o adam?”

“Dinlemem ki.”

Kafamı yavaşça çektim.

Ne yapacağımı bilemeyip etrafa baktım.

Telefonuma bir mesaj geldi.

Gece’den.

“Otobüsten ayrıldığımızda Gül’ün yanına gittiğini biliyorum.”

“Böyle yapmaya devam edeceksin sen.”

“Daha fazla uzatmaya gerek yok.”

“Allah’a emanetsin.”

Elimi cebime attım.

Diğer elimle bileğimi kavradım.

Poşeti hissettim.

“Hayır, hayır, hayır… Güneş, yapma.”

Sol elim bütün gücüyle poşeti çekmeye çalışıyordu.

Sağ elim bileğimi bastırmaya devam etti.

İki büklüm oldum.

“Güneş, hayır.”

Sendeledim.

Kalçamda bir ağrı patladı.

Poşeti elime aldım.

Gece’yle aldığım tabak parçasını çıkardım.

Sol kolumu açtım.

“Ah—!”

İki yaraya yenileri eklendi.

Uzun kırmızı çizgiler.

Bazıları dairesel.

Kıpkırmızı bir kol.

Yetmedi.

Tek bir güçlü hareket—

kolum zangır zangır titredi.

Poşeti ve parçayı masanın altına fırlatıp banyoya koştum.

Kapıyı çarptım.

“Güneş, ne oldu?”

Suyu açtım.

İlk damlada bütün bedenim irkildi.

Su yavaşça ılıdı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.