Otobüsten indiğimizde burnuma bir çiçek kokusu geldi.
Tatlı, kısa… geçti gitti.
Güneş tepedeydi.
Gözlerimi kıstım.
“Merkez,” diye fısıldadım.
Serhat koluma girdi.
Selen, Gece ve Cemre yan yana dizildi.
Omuzlar değdi.
Otobüsün kapısı kapandı.
Bir uğultu…
Sonra ritim.
Adımlar.
Nefesler.
Ufak gülüşler.
Karşımızdaki caddeye baktık.
Sonra birbirimize.
Selen güldü.
Serhat başını geriye attı.
Cemre ayağını yere vurdu.
Gece bana baktı.
Bir an…
Her şey aynı tempodaydı.
Ben de gülümsedim.
Ve yürümeye başladık.
Adımlarımız denk düştü.
Güneş üstümüzdeydi.
Sanki arkada bir şey çalıyordu.
Önce bir dondurmacıya gittik.
Gece dört top çilekli, vanilyalı ve çikolatalı dondurma aldı.
Serhat bir top limonlu.
Bense…
Bense,
matchalı.
Cemre seslendi:
“Gay misin?”
Selen kahkaha atmaya başladı.
Omzuma vurarak gülüyordu.
Gece kolundan tuttu.
“Dur artık.”
Selen’in dondurması yere düştü.
Selen daha çok güldü.
Kaldırımın ortasına oturdu.
Hepimiz etrafında toplandık.
Gülmesi durunca kalktı, gidip yeni bir dondurma aldı.
Serhat’la bir ara dondurmaları değiştirdik.
Yolda ilerlerken Gece’nin arkasından gelip dondurmasından bir ısırık aldım.
“Ya Güneş, dondurmanın yarısını ağzına attın.”
Durdum.
Donmuştum.
Dondurmayı dilimle damağıma bastırıp ısıtmaya çalıştım.
Dişlerim sızlıyordu.
Elimle kapalı ağzımı yelledim.
Selen çantasından ılık bir su uzattı.
İçtim.
Dondurmayı ağzımda yavaşça çevirdim.
Sonra yuttum.
Kendi dondurmamın kalanını Serhat’a verdim.
O kadar soğumuştum ki…
Yürümeye devam ettik.
Bir oyuncakçı gördük.
Gece’yle Cemre girmek istedi.
Selen:
“Çocuk musunuz?”
Cemre başını salladı.
“Evet abi.”
Dükkâna girdik.
Gece uzaktan kumandalı arabanın içine oturdu.
Kumandayı elime aldım.
Baş parmağım tuşun üstünde bir an durdu.
Bastım.
PAT!
Araba ileri fırladı.
Gece çığlık attı.
Ben güldüm.
Koşmaya başladık.
Araba önde, biz arkada.
Tekerlekler zeminde cızırdıyordu.
Bir anda kapının önünde duran kadını fark ettik.
Fren gibi durduk.
Kadın bize baktı.
Kaşlarını kaldırdı.
“Çocuklar… oynamak mı istemiştiniz?”
Kimse konuşmadı.
Nefeslerimiz hâlâ hızlıydı.
Kadın güldü.
“Keşke söyleseydiniz.”
Göz göze geldik.
Aynı anda sırıttık.
Geri döndük.
Gece tekrar arabaya bindi.
Bu sefer daha yavaş sürdüm.
Cemre de diğerine oturdu.
Kumandayı Serhat aldı.
Virajda araba yana kaydı.
Cemre “aaa!” diye bağırdı.
Sonra gülmeye başladı.
Arabalar yavaşladı.
Durdu.
Yerlerine koyduk.
Bir anlık sessizlik…
Sonra hepimiz aynı anda peluşlara yöneldik.
Gece kalpli bir ayıyı aldı.
Üstünde yazıyordu:
“Özür dilerim, odunluk ettim.”
Parmağıyla yazıyı yokladı.
“Alalım mı bunu?” dedim.
Gözlerini kısıp ayıya baktı.
Sonra bana.
“Lan… benziyorsunuz aslında—”
Güldü.
Ayıyı bana uzattı.
“Tamam kocacığım, al.”
Serhat bir araba aldı.
Cemre kutu oyunu seçiyordu.
Selen biraz geride durdu.
Kolları bağlı.
Bizi izliyordu.
Kasaya gittik.
Parayı uzattık.
Poşet hışırdadı.
Ve çıktık.
Caddede ilerlerken denizin önündeki bulvarda bir kahveci gördük.
Kimse bir şey demedi.
Kimse “girelim” demedi.
Girdik.
Kapı açılınca küçük bir zil çaldı.
İçerisi kahve kokuyordu.
En sert kahveyi seçip yanına tatlı aldım.
Gece ve Cemre tezgâhın önünde oyalanıp dünyanın en şekerli iki kahvesini seçti.
Selen…
“Selen?”
Dudaklarını büzdü.
“Ben kahve sevmiyorum.”
Çay ve kruvasan aldı.
Serhat menüye bakıp durdu.
Sonra hiçbir şey demeden parmağıyla bir yeri gösterdi.
Masaya geçtik.
Sandalyeler hafifçe sürtündü.
Masaya oturduk.
Serhat aldığı sandviçi ısırırken konuştu:
“Şu saçma sapan herkesin konuştuğu etkinliğe katılıyor musunuz?”
Selen yüzünü ekşitti.
Cemre kafasını salladı.
Gece gözlerini devirdi.
Kahvemi kaldırırken güldüm.
Ağzım doluydu.
“Serhat’la biz gidiyoruz.”
Selen yandan baktı.
“Niye?”
“Öyle.”
Serhat elini kaldırdı.
“Sen de gel.”
“Yok.”
Ben girdim araya.
“Herkes geliyor ama.”
Selen omuz silkti.
“Zaten herkes geldiği için gelmiyorum.”
Serhat gülümsemeye çalıştı.
“Çok gelen yok ya…”
Selen cevap vermedi.
Cemre’yle konuşmaya başladı.
“Şu arkadaşın Arda’ya söyle, bana daha fazla yazmasın, Selen.”
Selen hafif gülümsedi.
“Siz niye ayrıldınız?”
Cemre nefes verdi.
“Ya amına koyayım… yürümüyor, yürümüyor.”
Selen ellerini çırptı.
“Niye işte?”
“İstemiyorum. Çok garip geliyor. Eskiden farklıydı… sevgili olunca değişti.
Bir de bazen imalı imalı konuşuyor.”
Güldük.
Selen çay bardağını masaya bıraktı.
Cam ince bir ses çıkardı.
“Ama mutlusun bu ilişkiyi yaşadığın için, değil mi?”
Cemre sırıttı.
Kafasını Gece’nin omzunun arkasına sakladı.
Sohbet uzadı.
Dükkânın sarı ışıkları yavaş yavaş soldu.
Gün ışığı içeri daha sert girmeye başladı.
Kalktık.
Yolun karşısına geçtiğimizde Serhat’la göz göze geldik.
“Denize girelim mi?”
“Hadi girelim,” dedi.
Ve koşmaya başladık.
Ayaklarımız asfalta vuruyordu.
Arkamızdan üç çift adım daha.
Selen bağırıyordu:
“Ya siz sıkıntılı mısınız!”
Suyun önünde durduk.
Onlar da durdu.
Cemre ellerini beline koydu.
Nefes nefeseydi.
Gece koluma girip beni itti.
Bir adım öne kaydım.
Selen, Serhat’ın koluna çimdik attı.
Serhat’ın ağzı açıldı.
Geri çekilip kolunu tuttu.
“Ah, çok acıdı!”
Selen sırıtıyordu.
“Elim ağırdır.”
Bir an öyle kaldık.
Sonra gülüştük.
Kumların üstünden sıyrılıp yürümeye devam ettik.
Uzakta bir stand vardı.
“Tevhidi iman derneği mi?”
Cemre gülümsedi.
“Beleş balon veriyorlar.”
Göz göze geldik.
Selen başını sağa yatırdı.
“Gidelim.”
Yürümeye başladık.
Başörtülü bir kadın vardı.
Serhat’la öne geçtik.
Kadın gülümsedi.
“Merhaba çocuklar.”
“Merhaba abla,” dedim.
Kadın gözlerini hafifçe kıstı.
Başıyla onayladı.
Serhat kolunu masaya yaslayıp beni gösterdi.
“Abla, o Fransız.”
Ayağıyla ayağıma dokundu.
Kadın gülümsedi.
“Aaa, öyle mi?”
Sonra sordu:
“Müslüman mısın?”
Serhat’ın ayağı hâlâ ayağımdaydı.
“Yeni oldum, elhamdülillah.”
Kadın elini kalbine götürdü.
“A, öyle mi… ne güzel.”
Gece kahkaha attı.
Hemen telefonunu çıkardı, başını eğdi.
Kadın bana döndü.
“Geçmende ne etkili oldu?”
Bir an durdum.
“Türkiye’ye taşındığımızda camileri geziyorduk.
Hocalarla konuştum…
Konuştukça, buradaki insanları görünce—”
Sadece Gece değil,
Selen ve Cemre de gülüyordu.
Gece telefondan bir şey gösteriyormuş gibi yaptı.
Devam ettim:
“İki hafta önce şehadet getirdim.
Duaları öğreniyorum şimdi.”
Kadın gözlerini kapattı.
Bileğiyle gözünü sildi.
Yanda bizi dinleyen adam yaklaştı.
Kürsüden indi.
Bana sarıldı.
Sırtımı sıvazladı.
Sonra geri çıktı.
“O zaman…
Sübhaneke’yi biliyor musun?”
Kafamı salladım.
“O zaman bize üç kere oku, sana hediye verelim.”
Arkadaşları gösterdim.
“Balon istemiştik aslında.”
Gülümsedi.
“Olur, hepsine verelim.”
Balonu şişirirken okumaya başladım.
Bir kere.
Bir kere.
Bir kere daha.
Balonları alıp çıktık.
Çıkar çıkmaz Selen kahkaha attı.
Ellerini birbirine vuruyordu.
Gece, Cemre ve Serhat da güldü.
Serhat koluma girdi.
“Bir aksanlı Türkçenin bu kadar kapı açacağını düşünemezdim.”
Selen, Cemre ve Gece balonlara bakıyordu.
İpler rüzgârda titriyordu.
Yürümeye devam ettik.
Selen dördümüzün önüne geçip durdu.
“Eee, şimdi ne yapacağız?”
Dördümüz birbirimize baktık.
Sonra tekrar Selene.
Serhat dirseğiyle bana dokundu.
“Ya bu çocuğun Türkçe aksanını biraz daha kullanalım.”
Selen kafasını tamamen ona çevirdi.
“Daha başka ne yapmak istersin?”
Cemre Gece’ye yaslandı.
“Zaten adamlar sarıldı, kadın ağladı ya… ben çok üzüldüm.”
Gece sırıttı.
“Ne oldu?” dedim.
Bize baktı.
“Siz heyecan arıyorsunuz.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Böyle… yine sahte bir şey mi yapsak?” dedi.
Yolun ortasındaydık.
İnsanlar yanımızdan geçiyor, omuz atıyordu.
Cemre beni ve Gece’yi hafifçe itti.
“Tamam, düşünelim de… geçip bir parkta oturalım bari.”
Yürümeye başladık.
Bir banka oturduk.
İkiliydi.
Sıkıştık.
Selen kolumdan tuttu.
“Gel, şuradaki marketten bir şeyler alalım biz.”
İkimiz kalktık.
Markete yürürken ayaklarımız yavaşladı.
Konuşmadık.
Biraz atıştırmalık,
biraz içecek aldık.
Poşet elimde hışırdıyordu.
Parka geri döndük.
Banka baktık.
Boştu.
Oturduk.
Poşeti açtım.
Paketler tek tek yırtıldı.
Yemeye başladık.