Atölyeden içeri girdiğimde Gece’yi keman çalarken gördüm.
Durdu, bana baktı.
Bağırdım:
“Selen nereden biliyor?”
Beni tutup az önceki odaya götürdü.
Kapıyı kapattı.
Gözlerimin içine baktı.
Susmadım.
“Sen nasıl birisin?”
“Neden dersin?”
“Ne istiyorsun?”
“Bu özel bir andı ya…”
Gözlerime baktı.
“Bizimkiler her şeyi biliyor.”
Ayağa kalktım.
“Babam bana vurdu.”
Camı açtım.
Derin bir nefes aldım.
“Annem orospu dedi.”
İstemsizce gülümsedim.
“Bu yüzden mi soğuk yaptın sen bana?”
Sesi titredi.
“Evet, amına koyayım.”
Sarıldım.
“Tamam zaten Gül’le—”
Gözleri büyüdü.
“Gül’ü bilseler beni yaşatmazlar.”
Durdum.
Tüylerim diken diken oldu.
“Nasıl yani… sadece sevgilin olmasına mı bunları dediler?”
Kapıya baktı.
Kendini düzeltti.
“neden?” dedim.
Cevap gelmedi.
Ellerini tuttum.
Damarlarında kalbi atıyordu sanki.
Gülümsedim.
“Gül’e her şeyi söyleyeceğim.”
(yalan)
“Sonra annen ve babanla tesadüfi bir karşılaşmamız olur.”
Gözlerini gülerek devirdi.
“Öyle yapma, bak… ben Paris’ten porselen çocuk imajı taşıyorum, onu takınırım hemen.”
Yanağından öptüm.
Çekildim.
O yaklaştı.
Öptü.
Tekrar,
tekrar,
tekrar…
Ve çekildi.
Bir an öylece kaldım.
Kalktım ve eve doğru yürümeye koyuldum.
Selene mesaj attım:
“Kanka, sıkıntılı mısın?”
Beni arıyordu.
Telefonu açtım.
Kahkaha attı.
Yüzüm kasıldı.
Telefonu kendimden biraz uzaklaştırdım.
Sonra gülerek konuştu:
“Konuşun, geri git diye yaptım,” dedi.
Gözlerimi devirdim.
“Yani bravo arkadaşım… kalbim yerinden çıkmıştı.”
Gülmeye devam etti.
“Neyse, hadi bay bay.”
“Bay bay.”
Eve doğru yürürken bir mesaj gördüm:
“Şeyma halanlara geç.”
Sağa döndüm.
Devam ettim.
Avluda kahkaha atarlarken gördüm.
Yavuz abi,
Şeyda abla,
teyzem,
babam,
Şeyma hala
ve birkaç dayım…
ya da amcam.
Kapıdan içeri girdim.
Çardaktakilere selam verdim.
Hepsi “hoş geldin” dedi.
Çantamı bırakıp oturdum.
Ağlamış, bağırmış, sarılmış, öpüşmüş
ve çok daha fazla şey yapmıştım.
NANELİ DONDURMA YEMİŞTİM!
Teyzem takıldı:
“Neye sırıtıyon?”
“Dondurma yedim, tadı çok güzeldi.”
Kaşları kalktı.
“Hımm.”
İçeri girdim.
Salona oturdum.
Telefonuma bakmaya başladım.
Şeyda abla ve Yavuz abi göründü.
Şeyda abla kapıyı kapattı.
İkisi de gelip oturdu.
Bana bakıyorlardı.
Çantamı yokladım.
Sakız paketini açtım.
Bir tane ağzıma attım.
Damla sakızı bana hep beyaz gibi gelirdi,
Şeyda ablanın ten rengi gibi.
Ama şu aralar daha çok sarı, turuncu
ve yapış yapış bir şeydi.
Sakızı uzattım.
İkisi de almadı.
Yavuz abiyle göz göze geldik.
Konuşmak istiyor ama konuşamıyordu.
Gözlerinin içine baktım.
Şeyda abla yaklaştı.
Omzumu tuttu.
“Ya çok kasmaya yok… kolunla ilgili mi konuşacaksın?”
Cevap vermedi.
“tedavi olmalısın ama ne yaptığın beni hiç ilgilendirmiyor, ben küçük kuzeninim”
Tekrar konuşmadan söze girdi:
“Etkinliği konuşacaktım,” dedi.
(yalan)
Kaşlarımı kaldırdım.
“Tamamdır, giriş ücreti ne kadar?”
Şeyda abla cevapladı:
“330 TL.”
Cüzdanımdan 300 TL çıkarıp uzattım.
Yavuz abi alıp cüzdanına koydu.
“Tamamdır.”
Bilet uzattı.
Alıp telefon kılıfıma koydum.
Sonra sordum:
“Adım hiçbir yerde geçmesin. O etkinliğe biri daha gelecek, asla geleceğimi bilmemeli.”
Dedim.
“Ha—
tamam… ama grupta sohbet güzeldi yani, gelebilirdin.”
“Yok yok, böyle daha iyi.”
İkisi de odadan çıktı.
Telefonun arkasından bileti çıkarıp baktım.
Kenarını kıvırdım.
Tekrar kılıfıma koydum
ve odadan çıktım.
Arkamdaki lamba cızırdıyor gibiydi.
Bir an durdum.
Dönüp baktım.
Sesi kesilmişti.
Devam ettim.
Gece ilerleyince kalkmaya karar verdik.
Şeyma hala yine hepimizi sarılıp öpüp gönderdi.
Arabaya bindiğimizde camı indirdim
ve bütün rüzgârın yüzüme çarpmasına izin verdim.
Teyzem arkasını döndü:
“O camı o kadar açtın… o kadar rüzgâr giriyor, hasta olacaksın.”
Camı biraz yukarı kaldırdım.
Arabada bir an sonra tek bir ses duyuldu:
Cak.
Cak.
Cak.
Babam önden seslendi:
“Şu sakızı orospu gibi çiğneme.”
Ağzım açık kaldı.
Teyzem iki eliyle ağzını kapatıp gülmeye başladı.
Kafamı çevirip camdan dışarı baktım.
Babam konuşmaya devam etti:
“Ay sağ ol, sabahtan beri cak cak cak…”
Teyzem hâlâ gülüyordu.
Yol uzadı.
Teyzemin kahkahaları kısıldı.
Bir an sessizlik çöktü.
Annem beni izliyordu.
Hemen yanımdaydı.
Kalbim tekledi.
Bir an sağıma baktım.
Etraf karardı.
Gözlerim kapandı.
Gözlerim açıldığında babam beni sarsıyordu.
Uyanınca ellerini beline koydu.
“Öldün sandık,” dedi.
Kahkaha attım.
Teyzem de güldü.
“Ne var ya, yorgunum,” dedim.
Babam, ben arabadan inerken:
“Uyuyunca bilincini kapatma, tamam mı? Yaşamsal fonksiyonlarına devam et,” dedi.
Ona bakıp gözümü devirdim.
O da devirdi.
Kapı açılır açılmaz banyoya girdim.
Duş…
Artık hayatımda en sevdiğim yer burasıydı.
Su yavaşça derimi ıslattı.
Kıvırcık kıllarım suyun ağırlığıyla derime yapışıyor, bedenimi kaplıyordu.
Bir an gözlerimi kapattım.
Koydan sonra artık aşağı bakamıyordum.
Baktım.
Kafamı kaldırdım.
Garip bir his.
Duşakabinden çıkıp lavaboya koştum.
Kustum.
Dışarı çıkan yediklerimdi.
Ama yediklerim kirli değildi.
Ben de değildim zaten…
Aynadan kendime baktım.
Gözlerim kızarmıştı.
Diş fırçasını aldım.
Macunu bolca sıktım.
Alabildiğine fırçaladım.
Biraz daha.
Banyodan çıkıp kendimi yatağa attım.
Camımdan içeri hafif bir esinti giriyordu.
Tak!
İçinde tabak parçasının olduğu poşet yere düşmüştü.
Bir an baktım.
Poşeti açtım.
İçine diğer parçayı koydum.
Kaldırıp masanın üstüne bıraktım.
Kafamı yastığın altına gömdüm.
Sabah biri beni öperek uyandırdı.
Babam.
Yarı üstümdeydi.
Sesim sabah uyanıldığında olan o sestendi:
“noldu”
“alarmını kapattım, saat 9.”
Yerimden hızla kalktım.
“baba benim okula gitmem gerekiyordu.”
“okumicam dedin.”
“Ya baba…”
Elimi alnıma götürdüm ama o gülüyordu.
Birden gözlerimi açtım.
Alarmım çalıyordu.
Saat yedi buçuktu.
Babam rüya mıydı?
Bön bön boşluğa baktım.
Kalkıp banyoya yürüdüm.
Duşakabin gözüme çok cazip göründü.
Tekrar girdim.
Ilık su…
Gülümsedim.
5 dakika sonra çıktım.
Masaya oturdum.
Babam eliyle ağzını kapatıp yemeğini çiğnerken konuştu:
“Sen niye sürekli yıkanıyorsun?”
“Canım istiyor.”
Önümdeki tabağa baktım.
Sonra teyzeme:
“Ben muz yiyip portakal suyu içicem.”
“Tamam.”
Gidip muz aldım meyve tabağından.
Portakal suyuyla beraber yedim.
Sonra odama gidip üstümü değiştirdim.
Telefondaki bildirimlere baktım:
“güneş ne zaman kendini hazır hissedersen bize geri dön.”
“çok endişeleniyoruz.”
“çok üzgünüz.”
Ve bir ton daha mesaj.
Montmartre’yi hatırlamaya çalıştım.
Mavi parçaların olduğu poşeti alıp cebime attım.
Çantamı alıp çıktım.
Babam kapının önünde seslendi:
“Tek başına mı gidiyorsun?”
Kafamı sallayıp çıktım.
Ve yürümeye başladım.
Biraz aşağı doğru yürüdüm.
Serhat orada oturuyordu.
Beni görünce kalktı ve koluma girdi.
Biraz aşağı yürüdük.
Selen,
Cemre,
Gece…
Otobüs durağında beklemeye başladık.
Gül yazdı:
“Bugün bir şeyler yapalım mı?”
“Sabahtan babama söz verdim ama hava kararmadan önce neden olmasın.”
Fotoğraf attı.
Evden çıkmadan önce çektiğim fotoğrafı attım.
Durağın içinde volta atarken tabak parçaları birbirine değiyordu.
İnce, kuru bir ses…
Sadece benim duyduğum.
Uçlarındaki derin sızıyı bileğimde hissediyordum.
Kaşıdım.
Gece bileğimi tuttu.
Parmakları soğuktu.
Bana baktı.
“Niye kaşınıyor?”
Dudaklarımı büzdüm.
“Bilmiyorum.”
Cemre sordu:
“Kanka, sen sizinkilerden nasıl izin aldın?”
“Sadece Serhat, sen, ben, Selen olduğumuzu biliyorlar,” dedim.
Otobüs geldi.
Bindik.
Kartlar okunduğunda mekanik bir ses çıktı.
Bip.
Bip.
Bip.
Bip.
Okulda yok yazılmak aklıma geldi.
Ebeveyn numarası teyzemdi.
Okulu kırmama bir şey diyeceğini düşünmedim.
Kafamı geriye yasladım.
Serhat solumdaydı.
Camdan dışarı baktım.
Geçen arabalar,
kırpılan ışıklar,
birbirine karışıyordu.