İçeriğe geç

Ağlayan Melek Beyaz Güller ve Bir O Kadar Tuhaf Gariplikler

Bölüm 18 · 5 dk okuma

Ağlayan Melek Beyaz Güller ve Bir O Kadar Tuhaf Gariplikler

Bölüm 18

18. Bölüm: Anneme üzgün olduğumu nasıl söyleyebilirim?

Gece üzerime doğru yürüdü.

Saçlarını geriye doğru hızla çekti.

“Annenin ölmesi, aldatman için sebep mi?”

“Değil.”

“O zaman?”

Bir iki adım geriye gitti,

geri döndü.

“Benimle buraya geliyorsun ve ikimiz de yediğimiz bokun farkındayız.”

Parmağı dikleşti.

Bana doğru salladı.

“Bana buraya gelip ‘ben sevgilimi aldatıyorum’ deyip ağlayarak dövünemezsin.”

Şangırt!

İkimiz de döndük.

Bir şey düşmüştü.

Taş mı?

Hayır.

Bu bir tabaktı.

Koşarak gittik.

Tabak parçalara dağılmıştı.

Parçalar güneşte hafif hafif parlıyordu.

Tek bir parçası farklı renkteydi.

O parçanın rengi…

Gece kolumu tuttu.

“Ben korkuyorum artık.”

Alnından öptüm.

Çenem kitlenmişti.

Konuşsam kırılacak gibiydi.

Parçayı aldım ve cebime attım.

Gece elini cebime koydu.

Parçayı tuttu.

“Bununla kendine bir şeyler mi yapmayı düşünüyorsun?”

Öptüm.

Tekrar.

Tekrar.

Karşılık verdi.

Yavaşça ilerlerken kıyafetlerimizi çıkardık.

Sıcaklık sadece sudan gelmiyordu.

Etraf bulanıklaştı.

(…)

Hava karardığında üzerimde uzanıyordu.

Yavaşça kolunu sıvazlıyordum.

İkimiz de çırılçıplaktık.

Koyda böyle durmak…

Birisi kesinlikle izliyor olmalıydı.

Umursamıyordum artık.

Umursamamalıydım.

Sebep de bendim—

Sonuçta…

Eve doğru yürümeye başladım.

Bir park gördüm.

Oturdum.

“Düşün.”

İç sesim tekrar etti:

“Annen öldü, tamam.

Sonra İzmir’e taşındınız, tamam.

Fransa’dakilere ‘annem öldü’ dedin, telefonları açmadın… onlar alan bırakır, tamam.

Serhat, Selen… annem—

Teyzem ve babam biliyor, tamam.

Gece biliyor, tamam.

Şimdi ne yapacağım?

Gül’le ayrılacağım.

Yavuz abiyle konuşacağım.

Bu kadar.”

Öne doğru eğildim.

Ellerimle kafama sıkıca bastırdım.

“Lan, Güneş.”

Selen.

Serhat.

Yanlarında bir kız daha.

Üçü de yanıma gelip oturdular.

“Bu kim?”

Selen parmağıyla gösterdi.

“Cemre.”

Pat.

Pat.

Pat.

Serhat basketbol topunu sektiriyordu.

Ani bir hamle yaptım.

Topu alıp koştum.

“Lan!”

Cemre ve Selen de koştu.

Selene pas attım.

Basketbol sahasına girdik.

Selen benim yanıma geçti.

Karşıda Serhat ve Cemre kaldı.

Serhat ani bir hamleyle koştu.

Topu kaptı.

Düşer düşmez geri aldım.

Cemre önümde durunca Selene pas attım.

Hızla koştum.

Serhat, Selen’in önünü kapattığında

Selen bana attı.

Tuttum.

Potaya doğru zıplayıp topu bıraktım.

Top çemberde kısa bir süre döndü…

ve içeri düştü.

Devam ettik…

Oyun bittiğinde Cemre, Serhat’a bir şey anlatacaktı.

Selen bana baktı.

“Gel, aşağıdaki büfeden su alalım.”

Beraber sokakta yürümeye başladık.

Her turuncu sokak lambasında gölgemin kaybolup sonra tekrar çıkmasını izliyordum.

Tam altında yok oluyor,

bir adım sonra tekrar uzuyordu.

“Aaa, napıyorsun!”

Selen karnıma parmağını bastırmaya başlamıştı.

İki eliyle bastırıp durdu.

Refleksle geri çekildim.

“Söyle artık.”

“Neyi?”

“Gül’e.”

Gözlerimin içine baktı.

“Her şeyi.”

“Söyleyeceğim, Selen.”

Sinirlendi.

“Acele et!”

Büfeye para koydum.

“Abi, dört su!”

Selen büfeye yaslandı.

“Bugün gördüm… onunla da şey yapıyorsun.”

Ellerimi iki yana açtım.

“Ne yapayım yani?”

“Tamam da yani… biraz seni fazla göz ardı ediyoruz—”

Parmaklarıyla yaptıklarımı saymaya başladı.

“Kollarını kesiyorsun.

Aldatıyorsun.”

“Ne?”

Bana baktı.

“Ney ne?”

“Kollarımın kesik olduğunu nereden biliyorsun?”

“Güneş… gözükmediğini mi düşünüyorsun sen onun?”

Bileklerime baktım.

Kollarımı çektim.

Gizleyemiyordum.

Geri dönerken pek konuşmadık.

Suları içtiğimizde banka çökmüştük.

Serhat’ın omzu omzumdaydı.

Selen de en sağımızda.

Cemre’nin babası aramıştı.

Eve gitti.

Üçümüz oturup boşluğa bakıyorduk.

Selen kalkıp ellerini çırptı.

“Hadi, atölyeye gidelim.”

Serhat kafasını geriye yatırdı.

“Ya of, niye?”

Selen kafasını salladı.

“Sebebi yok yani?”

Ben kalktım.

“Gece de orada, değil mi?”

Selen bana hafif hafif vurdu.

“Gül’e söyle, söyle, söyle.”

Gözlerimi devirdim.

“Bunu az önce konuştuk, sürekli niye diyorsun?”

Selen elini salladı.

“Üff, hadi canım, hadi.”

Serhat da kalktı.

Atölyeye yürümeye başladık.

Yolun nasıl geçtiğini anlamadım.

Bir an konuşuyorduk,

bir an atölyenin önündeydik.

Selen güldü.

“Lan, ne ara geldik biz buraya?”

Serhat kapıyı açtı.

Güm!

Serhat arkasını dönüp bize baktı.

Dişlerini gösterdi.

“Serhat, sakin!” dedim.

Merdivenlerden çıkarken:

“Burası niye bu kadar karanlık?” dedim.

“Merdivenlerde lamba koyacak yer yok çünkü.”

Üst kapıyı açtık.

Ve atölyeye girdik.

İçerisi nispeten sakindi.

Gece’yi gördüm.

Geçip yanına oturdum.

Biraz geriye çekildi.

Omuzları hafif gerildi.

“Ne oldu?” dedim.

İstemsizce koluna değmişim.

Kolunu hemen çekti.

Sanki temas edince yanacakmış gibi.

Kafamı sağa yatırdım.

Yüzümden ne dediğim anlaşılıyordu.

Konuşmaya gerek yoktu.

Ayağa kalktı.

Camdan dışarı baktı.

Ama bakmıyordu aslında.

Girdiği odaya girip kapıyı kapattım.

Önüne geçtim.

“Ne bu hâlin?”

“Sırf se—”

İşaret parmağıyla dudaklarımı kapattı.

Parmağı hafif titriyordu.

Parmağına bir öpücük bıraktım.

Elini çekti.

Kollarını bağdaştırdı.

Kendini tutuyordu.

Bana bakıyordu.

Konuşmuyordu.

Sesim yükseldi.

“Lan, konuşsana!”

Göz kontağını kesti.

Gözleri bir an kapıya kaydı.

Kapıyı açtım.

Çıktım.

Selen seslendi:

“Noluyor?”

Üst kapıyı açtım.

Güm!

Bir hocanın sesi duyuldu:

“Bu kapılar niye çarpılıyor, arkadaşlar!”

Kapı tekrar açıldı.

Arkamdan iki farklı ayak sesi geliyordu.

Kim olduklarını düşünmeye gerek yoktu.

Alt kapıdan geçer geçmez bir şey oldu.

Anlamadım.

Ağlıyordum.

Nefesim kesik kesikti.

Soldan gelmiştik.

Sağa doğru koşmaya başladım.

Serhat seslendi:

“Lan, kaçma, gel buraya!”

Selen’in “Ay, dur!” sesleri arasında koşmaya devam ettim.

Koşarken ağlıyordum.

Neden bilmiyorum.

Kıyı kenarı bir yerde durdum.

Ellerimle yüzümü kapattım.

Selen ve Serhat bana sarıldı.

Bir süre öyle kaldık.

Uzakta birinin sesi duyuldu.

Beyaz bir kafeden bir adam:

“Gençler, gelin, dondurma ikram edeyim.”

Benim dondurmam naneli ve yoğurtluydu.

Selen’inki çilekli çikolatalı.

Serhat’ınki orman meyveli limonlu.

Serhat bana baktı.

“Güneş, bu arada özel değilse… annen neden öldü?”

Parmağımı doğrulttum.

“Bakın, şu lamba patladı patlayacak.”

Lambadan ufak bir cızırtı geliyordu.

Işık titriyordu.

Yanıp yanıp sönüyordu.

Serhat’a ve yanımda oturan Selen’e baktım.

“Tek bildiğim şey, yakın bir zamanda öleceğiydi.”

Nefes aldım.

“Nasıl olacağını öğrenmek istemedim.”

Selen ellerini birleştirdi.

“Amk, ben olsam her detayını bilip tedavi, doktor falan araştırırdım.”

Serhat elini kaldırdı.

“Lan, Avrupa’da, Paris’in ortasında sence her şey denenmemiş midir?”

Selen güldü.

“Doğru.”

Selen konuşmaya devam etti.

“Siz Gece’yle garip bir şey mi yaptınız?”

Ona döndüm.

“Garip?”

Selen güldü.

“Tanımlamak istemiyorum, ondan işte…”

Devam ettim.

“Ne değiştirir?”

Serhat devraldı.

“Utanabilir, korkabilir Güneş… o kadar şey oldu.”

Selen böldü.

“Balonlar patlıyor. Tabaklar düşüyor…”

Bana baktı.

Durdum.

Kalbim bir anlığına boşluğa düştü.

“Lan… sen tabağı—“

Cümlem ağzımda kaldı.

Bir anda kalktı.

Koşar adımlarla uzaklaştı.

Atölyeye doğru koşmaya başladım.

Kalbimi yerinde hissetmiyordum.

Sanki bir adım geriden geliyordu.

Serhat’ın arkadan seslendiğini duydum.

“Arkadaşlar, hesap bende ya, sakin olun!”

İnanamıyordum.

Her şey ya bitecekti…

Ya da başlayacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.