Eve varır varmaz babamla teyzemi çağırdım.
Salonda iki yanıma oturdular.
Kolumu açtım.
Babam ve teyzem koluma uzunca bir süre baktı.
Teyzem yere çöktü.
Ellerini dizime koydu.
Dizimdeki kıllar kaşındı.
“Güneş, artık durman gerekiyor—
üzgünsün ama çok fazla yanlış yapmaya başladın.”
Babam bana baktı.
“Başka ne yanlışı var?”
Teyzemden önce davrandım.
“Gül’ü aldatıyorum. Başka biriyle ilişkim var. O kişinin Gül’le sevgili olduğumdan haberi var.”
Cevap vermedi.
“Ne zaman öğrenecek?”
“Yakında.”
“Elini çabuk tutsan iyi olur.”
Devam etti:
“Beni buna mecbur bırakma.”
Nefesi titredi.
Ama ağlamadı.
Kafasını kafama yasladı.
Teyzem kalktı.
Bileğimi tuttu.
Baş parmağını tam yaranın üstüne koydu.
Kafasını omzuma koydu.
Konuşmadık.
Konuşamazdık.
Tek bir şey biliyordum:
Ben artık hiçbir şey bilmiyorum.
(—)
Sabah uyandığımda Gül’ü aradım.
“Efendim?”
Durdum.
“Günaydına ne oldu?”
Cevap gecikti.
“Ya moralim bozuk, sal beni.”
Göğsüm hafifçe inip kalktı.
“Neden?”
Derin bir nefes aldı.
“Havada ayrılık kokusu var.”
Güldüm.
O da güldü.
“Bugün canım sıkkın, seninle uğraşıcam tamam mı?”
Güldüm.
“Tamam.”
Telefonu kapattık.
Kalktım ve banyoya girdim.
Ellerimi yüzüme vurdum.
Aynada kendime baktım.
Sözler zihnimde belirdi:
“Sen de, sen de…
Sen karım olabilirdin.
Sen de.
Sizinle tartışırdık.
Siz benim Montmartre’ımın Mon Grand Amour’ları olurdunuz.
Belki size sarılır ve sizi öperdim.
Herhalde bunu siz de isterdiniz, değil mi?
Koylarda ateşli buluşmalar yapar,
Güney Fransa’da tatlı çiçekler toplardık.
Onlardan iki taç yapardım.
Biri sana, biri de sana.
Çok sorgulardım…
Bu da kim acaba?
Hangisi ‘benim’ de, diğerine de diyebiliyorum?
Ben ne istiyorum?
Bilemiyorum.
Seviyor muyum?
Sanmıyorum.”
Tak.
Tak.
Tak.
“Oğlum, çık artık!”
Seslendim:
“Tamam, baba!”
Banyodan çıkarken soğuk fayansların beni alkışladığını hissettim.
Komite alkışlarını hissettirdi.
Arkadaşlarım bana “Bugün niye gelmedin?” yazmayı akıl etmişlerdi.
Cevap vermedim.
Şu an onlara kendimi anlatacak vakitte değildim.
Uğraşmak istemedim.
Kahvaltı masasında çayın dumanı üstündeydi.
Bir an durup izledim.
Nefes aldım.
“Annem öldü.”
Bunu muhtemelen iki saat sonra okuyup beni arayacaklardı.
Açar mıydım?
Şu an değil.
Teyzem önümden çay bardağını aldı.
“Teyze, niye aldın?”
“Meyve suyu sıktım sana.”
“Teyze…”
“Efendim?”
“16 yaşındayım.”
“Eee?”
“Çay içebilecek kadar büyüdüm.”
“Tamam, bugün de portakal suyu iç.”
“Tamam.”
Canım çok çay çekmişti.
Portakal suyundan bir yudum aldım.
Yüzüm hafifçe buruştu.
Babama baktım.
“Bu portakallar Adana portakalı.”
Güldü.
“Nereden anladın?”
Gözlerimi kırpıp elimi kaldırdım.
“Adanalıyım ya, oradan.”
Kahvaltıya geri döndüm.
Teyzem babama sordu:
“Bu arka çardak ne zaman düzenlenir?”
Babamın gözleri büyüdü.
“Şu an paramın son harcanacağı yer orası.”
Babama baktım.
“Bana da para ver.”
Gözleri yine büyüdü.
Cüzdanından biraz para çıkarıp uzattı.
Alıp cebime koydum.
Kahvaltıyı biraz daha yedim.
Doyunca su içmek için mutfağa girdim.
Dolaptan soğuk suyu aldım.
İçtim.
Evden çıktık.
Yolda hiç kara kedi yoktu.
Demek ki şans da yoktu.
Teyzemi bıraktık.
Babam beni bıraktı.
İnmeden sordu:
“Eve erken gelebilir misin?”
“Neden?”
“Bir şeyler yapardık.”
“Hafta sonunu bekleyelim mi?”
“Tamam, olur.”
İndim ve okula yürümeye başladım.
Babam, kapıdan içeri girene kadar beni izliyordu.
Yandan arkaya doğru bakmaya çalıştım.
Göremedim.
Hafifçe bir nefes aldım.
Ellerim fark etmeden kasıldı.
Sınıfa girdiğimde Selen de çantasını yeni koyuyordu.
Yanında Almila, Serhat, Fahri ve Gamze vardı.
Selamlaştık.
Çantamı koydum ve oturdum.
Fahri, Selen’e döndü.
“Dün şu olayı anlatacaktın.”
Selen ellerini çırptı.
“Bak, ne oldu biliyor musun—”
Devam etti:
“Şu karşıdaki diğer okul var ya…”
Hepsi başını salladı.
“Jale var, oradan tanıyorsunuz.”
Herkes tekrar başını salladı.
“Tamam işte, o bizim Fikret’e açıldı—
Fikret de ‘bir sohbet edelim arkadaşça, ben de hoşlanırsam olur’ dedi. Flört oldu bunlar.”
Serhat güldü.
“Bu ne kadar saçma bir şey lan?”
Selen de güldü.
“Hadi neyse, o bizi bağlamaz. Sonra—”
Olabilecek en sessiz şekilde bir isim verdi.
Ben hariç herkes anladı.
Selen devam etti:
“O da işte ‘sen misin Fikret’le konuşan’ diye—”
Ellerini birbirine vurdu.
“Ortalık elli altı.”
Gül görünce yanına gittim.
Beraber benim sırama geçtik.
Serhat kalkıp Selen’in bir arkasına geçti.
Gül’ün koluna dokundum.
İttirdi.
Tekrar dokundum.
Yine ittirdi.
Sarıldım.
Güldü.
“Ya git kızım, git git.”
Omuzlarımı kaldırdım.
“Gitmiyorum, ne yapabilirsin?”
Yanağından öptüm.
“Ya öpme.”
Tekrar öptüm.
İçimden bir ses vardı.
Bağırıyordu.
“Güneş, sen ne yapıyorsun!”
Ses kısılmıyordu—
ama benden başka duyan da yoktu.
Parmaklarım bir anlığına dondu.
Sonra hiçbir şey olmamış gibi devam ettim.
Sınıfa başkaları gelmeye başladı.
Zil çaldı.
Ders başladı.
Dün gördüğüm matematik öğretmeni sınıfa girdi.
“Evet, nerede kaldık?”
Orta sıradan bir kız cevapladı:
“Hocam, sayfa 179’daki ikinci etkinliğin b bölümü yarım kalmıştı. Siz a bölümüyle birlikte soruyu baştan tekrar anlatacağım demiştiniz.”
Sınıfta hafif bir iç çekme yayıldı.
Sıralar gıcırdadı.
Gül’e baktım.
Aynı anda gözlerimizi devirdik.
Kısa bir an birbirimize baktık.
Kafamızı sıraya gömdük.
Defterin üstüne yanağımı koydum.
Gözlerimi kapattım.
Uyuduk.