İçeriğe geç

Ağlayan Melek Beyaz Güller ve Bir O Kadar Tuhaf Gariplikler

Bölüm 14 · 12 dk okuma

Ağlayan Melek Beyaz Güller ve Bir O Kadar Tuhaf Gariplikler

Bölüm 14

14. Bölüm: Günaydın

Gül çevrimiçiydi.

Bir ses kaydı attım:

“günaydın”

İki dakika içinde cevap geldi.

“günaydın”

Aradım.

Üçüncü çalmada açtı.

Arka bahçe yemyeşildi.

“Efendim Güneş?”

“Bugün okula kayda geliyorum.”

“Oha— erken değil mi?”

“Kayıt sadece.”

“Hımm… anladım.”

“Sen gitmiyor musun okula?”

“Kahvaltı yapıyorum.”

“İyi, afiyet olsun.”

“Hadi, bı bı.”

“Bı bı.”

Telefonu masanın kenarına bıraktım.

Gözlerimi kapattım.

Kapı açıldı.

“Ben birilerinin sesini duydum.”

“Yaa… hayır.”

Elimi yüzüme kapattım.

Yanıma geldi.

Beni mıncırmaya başladı.

“Ya ben çocuk muyum, sal beni.”

Kafasını iki yana salladı.

“Çocuk gibi ilgi istiyorsun ama.”

“Yok öyle bir şey.”

“Var.”

Sonra hafifçe itti.

“Kalk hadi. Kahvaltı hazırladık babanla.”

“Babam konuşuyor mu benimle?”

“Uzatma. Hadi.”

Kapıdan çıkarken seslendi:

“Elini yüzünü yıkamadan gelme.”

Kapıyı açık bıraktı.

“Ya kapıyı niye açık bırakıyorsun?”

Cevap yok.

“Of…”

Kalktım.

Banyoya geçtim.

Aynaya baktım.

“İyi… idare eder.”

Yüzümü yıkadım.

Dişlerimi fırçaladım.

Masaya oturdum.

“Günaaaaydıın.”

Babam karşılık verdi:

“Günaydın.”

Yanına oturdum.

“Emrah Bey, sabah şerifleriniz hayrolsun.”

“Sağ olun Güneş Bey, sizinki de.”

Gülmüyordu.

Elimi uzatıp karnını kıstırdım.

Bana baktı.

Sonra güldü.

“Yapma.”

Teyzem geldi.

Babamın soluna oturdu.

“Güneş, benim şimdi kısa bir işim var. Onu halledelim babanla, sonra okul kaydını yaparız. Oradan da babanı işe bırakırız.”

Gözlerini kırptı.

“Sonra ne istersen.”

Babam parmağıyla beni gösterdi.

“Şımartma şunu.”

Elini hafifçe ittirdim.

“Allah Allah…”

Sesimi incelttim:

“Sanane.”

Burnunu sıktı, gözlerini kapattı.

Yemeğine döndü.

Ben de tabağıma baktım.

Çok yememek için kendimi tuttum.

Karnımda hâlâ…

ıspanaklı yoğurt muydu,

yoğurtlu ıspanak mıydı…

Neyse işte.

Ondan vardı.

Okul için çıktığımızda kapının önünde dolaşan bir kara kedi gördüm.

Babama baktım.

“Şansımı aldım demek ki… okul iyi geçecek.”

Durdu.

Bir an baktı.

Güldü.

Arabaya geçtik.

Teyzeme döndüm.

“İşinizi ne çabuk hallettiniz?”

“Yakındı zaten,” dedi.

Sessizlik.

Motor sesi.

Okula vardık.

Babama baktım.

Ben bir şey demeden o konuştu:

“Binası… eski okuluna benziyor.”

“Evet,” dedim, düşünmeden.

Ama aklım başka yerdeydi.

Paris’tekiler bugün arayacaktı.

“Niye gelmedin?” diye.

Cuma’dan beri yazmamıştım bile.

Derin bir nefes aldım.

İçeri girdim.

Gül’ü gördüm.

Bir grubun içindeydi.

Yanındaki bir çocuk… tanıdık geldi.

Onlar bize yaklaştı.

El salladılar.

Gül düz bir sesle:

“Yukarı mı çıkıyorsunuz?”

Kafamı salladım.

“Tamam. Müdür gezdirir zaten. Biz buradayız, gelirsin sonra.”

“Tamam.”

Yukarı çıktık.

Müdürün odası.

Tak.

Tak.

Tak.

Teyzem kapıyı açtı.

İçeri girdik.

Müdür hafifçe başını eğdi.

“Telefonla konuşmuştuk, öğrenci kaydı.”

“Ha, İnci Hanım.”

Elini uzattı.

“Hoş geldiniz.”

Bana baktı.

“Delikanlı bu mu?”

Babam başını salladı.

“Maşallah.”

Bana döndü.

“Hoş geldin.”

“Hoş buldu—”

Duraksadım.

Bulduk mu diyorduk, buldum mu?

Babama baktı.

“Türkçemiz biraz boğazdan geliyor sanki?”

Babam güldü.

“Aksanlı biraz.”

Müdür kağıtları düzeltti.

“Hiç sorun değil, hallederiz. Burada güzel arkadaşlıklar da edinir.”

Teyzem araya girdi:

“Zaten aşağıda bekliyorlar, gezdirecekler.”

Müdürün kaşı kalktı.

“Öyle mi… ne güzel.”

Boğazını temizledi.

“Şimdi sana kuralları kısaca anlatayım—”

Anlatmaya başladı.

Forma.

Telefon.

Etkinlikler.

İzin kağıtları.

Disiplin.

Dinlemedim.

Sesi akıyordu sadece.

Sonra—

“Arkadaşlarının yanına gidebilirsin.”

Kafamı salladım.

Çıktım.

Aşağı indim.

Gül merdivende bekliyordu.

“Ne anlattı bu Şinasi sana yarım saat?”

“Bilmiyorum… susmadı.”

Güldü.

Arkadaşlarıyla tek tek selamlaştık.

Biraz gezdirdiler.

Zil çaldı.

“Biz sınıfa giriyoruz, hadi bay bay.” Dedi gül,

“Bay bay.” Dedim, vurgulu.

Gül bana baktı.

Arkadaşlarına döndü,

“Siz gidim”

Arkadaşları gitti.

“Ya… ‘bı bı’ diyecektim aslında,” dedi gülerek.

Kaşımı kaldırdım.

Elini koluma attı.

“Utanıyor musun benden?” dedim gülerek.

“Hayır, hayır.”

Yanımızdan geçen bir kız:

“Okulun ortasında cilveleşmeyin.”

Gül güldü.

“Bu kim?” dedim.

“Arkadaşım o, yakın.”

“Hmm.”

“—ama haklı,” dedim.

Kolumu bıraktı.

“Hadi, dersine gir.”

“Tamam. Bı bı.”

“Bay bay.” Dedim tekrar.

“Ya—”

“Hadi git.”

Sırtından ittim.

Arkamı döndüm.

(…)

“Hay sikiyim…”

Gecenin kursundan bir kız.

Göz göze geldik.

Beni tanıdı.

Yanına gittim.

Çardakta oturuyordu.

Oturdum.

“Adın neydi?”

“Selen.”

“Ben de Güneş.”

“Biliyorum.”

“Biliyor musun?”

“Gece senden bahsetti. Tüm gün.”

Yüzüm ısındı.

“Sarmayacak ha okul,” dedi.

“Niye?”

“Paris mi burası?”

“Değil ama… deneriz.”

Bana baktı.

“Gül’ün bazı arkadaşlarından uzak dur.”

“Niye?”

“Gül’den değil. Bazılarından.”

Durdu.

“Her şeyini paylaşma.”

Arkamızdan biri geldi.

Selene yaklaştı,

Gözlerini kapattı.

“Ben kimim?”

“Serhat, çocuk musun?”

Güldü.

Elini uzattı bana.

“Sen Gece’nin arkadaşısın, değil mi?”

Elini sıktım.

“Evet.”

“İyi, hoş geldin.”

Uzaktan bir ses:

“SERHAT!”

Koşarak gitti.

Ben de kalktım.

“Selen, görüşürüz.”

“Akşam Gece’den hesabımı al, yaz bana.”

“Tamam.”

Bugün buluşacağımızı nereden biliyordu?

Teyzem elinde kağıtlarla geldi.

Arabaya doğru yürüdük.

Arabada teyzemin omzuna dokundum.

“Teyze, sen ne zaman Hollanda’ya dönüyorsun?”

“Şu an İzmir ofisinde takılıyorum ama döneceğim.”

Teyzem durdu.

Babam inmeden önce boynumdan tuttu;

yakınlaştı,

yanağımdan öptü.

Sonra çıkıp gitti.

Teyzem bir an bile durmadı, radyonun sesini fulledi.

Yüzümde istemsiz bir gülümseme yayıldı.

Öne geçtim.

Emniyet kemeri.

Klik.

“Eee, nereye gidelim?”

“Gül’ü aldatıyorum.”

Kıstı sesi.

Bir boşluk daha.

Bakmadı bana.

“Alışveriş merkezine gidelim.”

Radyonun sesini açtı.

“Vuhuuuuu!”

Konuşmaya devam etti:

“Sinemada güzel film var mı la?”

“Yok ya, sarmaz. Başka şeyler yapalım.”

“Tamamdır.”

Yola devam ettik.

Yol uzadı.

Radyo konuştu.

Biz sustuk.

AVM’ye varınca önce koridorda boş boş dolanıyorduk.

Kırmızı bir dükkân dikkat çekti:

“Yaz kreasyonları.”

Teyzem bana baktı.

“Burası yağışlı Paris değil—sana yazlık bir şeyler almalıyız.”

Yere baktım.

“Gerek yok, teyze.”

Güldü.

“Salak baban kartını verdi, sana bir şeyler alalım diye.”

“Hee.”

Devam ettim:

“Ben de diyorum bu cimri bana niye böyle şeyler soruyor… yoksa annem öldü diye mi—”

Ağzı açık kaldı.

“Cimri mi?”

Dükkâna girerken konuşmaya devam etti:

“Açıksözlülüğünü takdir ederim ama bu kadar değil ya.”

“Ne var, söylemeyince olmamış mı oluyor?”

“Aaa, şunlara bak… tam senlik.”

Ve 45 dakika boyunca poşetler dolusu yazlık alışverişi yaptık.

Ayakkabı.

Şort.

Tişört.

Ve daha fazlası.

Bir pizzacıya geçip oturduk.

Pizzayı yerken bana baktı.

“Bana söylemek istediğin başka şeyler var mı, Güneş?”

“Gece’yle buluşacağız, o yüzden burada çok vakit harcamayalım.”

“Tamamdır.”

Pizzayı yerken fazla konuşmadık.

Gerek varmış gibiydi.

Ama konuşmadık.

Eve dönerken ona konum attım.

“Beni direkt burada indir.”

Konumu açtı.

“Vay… baya romantik bir yer.”

Güldüm.

O da gülüyordu.

Dönüş yolunda radyonun sesi biraz daha kısıktı.

“Gece’nin haberi var.”

“Hmm.”

“Ne ‘hmm’? Niye konuşmuyorsun?”

“Ne diyeyim Güneş… ‘aferin oğlum, elinin kiridir’ mi?”

“Yok öyle deme.”

“Ee o zaman?”

Devam etti:

“Gül’ün haberi var mı?”

“Tabii ki hayır.”

“Anladım.”

Araba durduğunda bana döndü.

“Seni buradan almama gerek var mı?”

“Hayır, ben gelirim.”

“Tamam. Geç kalma.”

“Tamam. Bay bay.”

Arabayı hızlı bir manevrayla karşıya döndürdü ve ilerlemeye devam etti.

Taşların arasından aşağıdaki koya baktım.

Oradaydı.

Sekerek aşağı indim.

Adımlarımı duyunca koşarak bana doğru geldi.

Bugün daha bir güzeldi.

Etraf bir anlığına anlamsızlaştı.

Sarıldık.

Dudaklarımız değdi.

Kiraz tadı geldi.

Bir an daha…

Sonra durduk.

“Gelmeyeceksin sandım,” dedi.

“Ben de seni…”

Geçip suyun hafifçe değdiği bir yere oturduk.

“Dün performansın çok iyiydi.”

“Sağ ol.”

“O çocuk kim?”

“Dün konuştuğun mu?”

“Evet.”

“O Baran… bizim asistanımız gibi bir şey.”

“Hollywood yıldızı mısınız, staff’ım diyor bir de havalı havalı.”

“Fondan para alıyorlar ama benim iki tane var, öyle düşün.”

“Ne yapıyorlar peki?”

“Taşıma, yerimize gitme, dükkân, sosyal medya… gibi şeyler işte.”

Çok anlamsızmış gibi anlatıyordu.

Mimikleri ilgisizdi.

“Baya basit bir şeymiş ya.”

Güldü.

“Ne?”

“Yardımcın var hani.”

Elini salladı.

“Aman.”

Elini suya değdirdi.

“Ee sen ne yaptın?”

“Okula gittim. Önce Gül’le okulu gezdik, kayıt için falan.

Sonra Selen’le Serhat’la tanıştım. Seni tanıyorlarmış hatta. Selen hesabımı istedi, ‘akşam yaz bana’ dedi.”

Kafasını salladı.

“Dur, Selen’in hesabını vereyim.”

Gözlerine baktım.

Telefona bakıyordu.

“Gül şey… bu arada—”

“Biliyorum,” dedi ve telefonu uzattı.

Selen’in hesabını yazdım.

“Tamam, yazdım.”

Telefonunu cebine attı.

Dizime uzandı.

“Evde ne yaptınız?” diye sordum.

Gözlerini kapattı.

“Ne yapabiliriz ki… tabii ki eve gidip kavga ettik.”

Anlatmaya başladı.

“Annem şu an çalışmadığı için yapabilecek başka bir şey bulamıyor.”

“Babam güzel kazanıyor ama sevdiği iş değil. Zamanında ona iş teklif eden bir adam varmış, tamam mı…”

Anlattı.

Gözlerimi bir saniye bile kırpmadım.

Dediklerini ezberledim.

“Aslında annemin bu özelliği anneannemle dedemin baskısından geliyor işte…”

“Zaten akrabalarımız ilk başta, yani ben bu konuma gelene kadar, arkamdan bir ton laf ettiler. Boş işlerle uğraşıyor diye.”

En son durdu.

Derin bir nefes aldı.

“Öyle yani.”

Konuştum:

“Korkunçlar.”

Güldü.

“Evet, maalesef.”

Bir elimle yanağını okşarken, diğer elim kumdan destek alıyordu.

Ben de uzandım.

O da yanıma geldi.

Kafasını omzuma koydu.

Gözlerimiz kapandı.

Biraz öyle kaldık.

Gözlerimi açtığımda Gece’yi bileğimi öperken gördüm.

“Napıyorsun?”

Bileğimi gösterdi.

“Bu ne?”

Bir yarık ve keskin bir çizik…

Yaralar hâlâ oradaydı.

Bana baktı.

“Bir daha yaptığını görmeyeceğim.”

Güldüm.

“Sen mi karar vereceksin?”

“Evet, ben karar vereceğim,” dedi.

“Ya göremeyeceğin bir yerime yaparsam?”

Tuttu ve şak diye tişörtümü çekti.

“Göremeyeceğim yerin neresiymiş?”

İki elini göğsümün üzerine koydu.

Sonra üstüme uzandı.

Saçları bedenimi gıdıklıyordu.

Saçlarını okşuyordum.

Fısıldadım:

“Bugün denize girmeyecek miyiz?”

Kalktı.

Kıyafetlerini çıkardı.

Sadece iç çamaşırları kaldı.

Ben de eşofmanımı çıkardım.

Elimi tuttu, beraber suya yürüdük.

Güneş tam karşıdan batıyordu, gözümü alıyordu.

Hafifçe kırpıştırdım.

Bana baktı.

“Senin astigmatın mı var?”

“Evet.”

“Neden gözlük takmıyorsun?”

“Okulda takıyorum—o da derste.”

İki elimi tutup beni biraz daha ortaya çekti.

“Yüzmeyi biliyorsun da sudan korkuyorsun.”

“Kızım, Montmartre’da deniz mi vardı?”

“Suya nerede giriyordun?”

Baş parmağımla onay işareti yaptım.

“Havuz.”

Yaklaştı ve başparmağıma bir öpücük kondurdu.

Aklıma dün yaptığım geldi.

Şimdi o yapmıştı.

Dün onu öptükten sonra taziyeye gitmiştim, Gül’e sarılmıştım.

Şimdi buradaydım.

Arkamı döndüm, kulaç atarak sudan çıktım.

Gece peşimden geldi.

“Güneş!” diye seslendi.

“Deniz, gelme.”

“Gece der misin?” diyerek peşimden gelmeye devam etti.

Sudan çıkınca durdum.

Gelip arkadan sarıldı.

“N’oldu?”

Ona döndüm.

Kulağına fısıldadım:

“Su soğudu.”

“Hee… tabii, alışık değilsin.”

“Giyin de ısın.”

“Isınmak için kıyafet giymekten başka çözüm önerileri de var.”

Bana baktı.

“Ya yürü git, giy kıyafetlerini hadi.”

O da giyinmeye başladı.

Yukarıdaki taşlardan birine oturduk. Suyu izliyorduk.

Bana döndü:

“Burada eskiden çok huzursuz hissediyordum ama yine de geliyordum,” dedi.

“İyi ki gelmeye devam etmişsin,” dedim.

Güldü.

“Ya yürü git!”

Güneş artık gözükmüyordu.

Saat sekizi geçmişti.

“Yarın ne yapacağız?” dedim.

“Aynı saatte buradayız.”

“Burada yakında etkinlik olmayacak mı? Görünürsek…”

“Kimse asla buraya gelmez.”

Durdu.

“Etkinlik, bir sağdaki koyda olacak zaten.”

“Niye?”

“Bu ikimizin girdiği koya lanetli deniyor çünkü.”

“Ne alaka?”

“Sadece turistler yılda birkaç kez ‘öyle saçmalık mı olur’ diyenler gelir. Onun haricinde yerli halk asla buraya gelmez.”

“İnanmadım.”

Gözlerini devirdi.

“İnanma amk, buraya senden benden başka niye gelen yok o zaman?”

Cevap vermedim.

Telefonu çaldı.

“Babam arıyor,” dedi.

Dudağıma bir öpücük bırakıp kalktı.

“Alo efendim baba.”

Ayakkabıları sessizliği kırıp geçti.

“Ya tamam geliyorum, geliyorum.”

Benim de teyzem aradı.

“koyda mısın”

“evet, çıkacağım şimdi”

“yolun üstüne gel, seni alayım. Şeyma halanlara gidiyoruz”

Demek ki Yavuz abinin dediği doğruydu.

Artık bir nevi çok evliydim.

Ya da evsiz miydim?

Teyzem şoför koltuğundaydı.

Arkaya atladığımda babama bakıp,

“sağ koltuk prensesi oldun,” dedim.

“sen böyle sudan çıkıyorsun, tuzlu tuzlu kaşınmıyor musun?”

Teyzeme baktım.

Dudağıyla “bilmiyor” dedi.

Babam devam etti:

“biz hani beraber denize girecektik, sen niye gülle burada ikiniz girip girip duruyorsunuz?”

Durdu.

“tövbe estağfurullah.”

Güldü.

Ben de güldüm.

Telefonu çıkarıp güle yazdım:

“pişt”

“he”

“napıyon”

“hiç”

“okul nasıldı”

“senin dedikonu yaptık”

Gözüm büyüdü.

“NE—NEDEN?”

Gülen emoji attı.

“yarın geliyor musun okula”

“evet”

“tamam, okulda konuşuruz.”

“tamam”

“bı bı”

“bı bı”

Aklıma Selen’e yazmak geldi ama beklemek istedim.

Şeyma halanın evine vardık.

Yavuz abiyi gördüm. Şeyda abla ilerlerken onu izliyordu.

Sağ kolu katlanmıştı.

Kolundaki kıllar ışık vurdukça parlıyordu.

Ama sol kolu örtülüydü.

Arabadan indiğimizde doğruca yanına gidip elimi uzattım.

Sıktığında sol koluna dikkatlice baktım.

Bileğine kadar tek bir tüy bile yoktu.

Muhtemelen daha yukarısında da yoktu.

Yavuz abi babamla ve teyzemle selamlaştı.

Önümüzden içeri girdi.

Halam hemen mıncırdı beni.

İçerisi çok doluydu.

“herkes neden hala burada?” dedim.

“paşam, daha taziye bitmedi”

“kaç gün sürüyor bu iş?”

“ilk bir hafta yoğunluğu gider. Sonra da 40’ı çıkınca gelecekler, o zaman da böyle olacak. O zaman biter.”

Babama baktım.

Omuzlarını kaldırdı.

İçeri girdik.

“bak, her şeyim var.

kızartmam var, balığım var, çorbam var.”

Babam tabak alıp kendine bir şeyler koydu.

Ben karnımı tuttum.

“hala, ben daha yeni yedim. Haberim yoktu buraya geleceğimizden”

Bana kızgın kızgın bakıp parmağını salladı.

“her gün halandasın artık, bir daha unutmuyorsun”

Beni neden bu kadar seviyordu?

Telefonumu çıkardım.

Selen’e yazdım:

“selen, benim güneş”

Üç dakika sonra mesaj geldi.

“hee”

Yazmaya devam etti:

“şuben ne”

“D”

“oha bizim şubedesin”

“hee, güller de orda”

“amk gülle konuş da bak, onların yanına fazla gitme”

“ya nereden biliyorsun, niye sana güveneyim.”

“sen güvenilmez birisin diye ben de öyle olmayacağım, güneş.”

“neyse ne bok yiyorsan ye de şu kızıl saçlıyla akyaz olandan uzak dur”

“tamam”

“serhat hangi şubede”

“D”

Devam etti:

“hepimiz D’yiz”

“serhat geceyle seni bilmiyor, öğrenmesin”

“niye”

“ağzından çok şey kaçırıyor.”

“tamam”

“tamam, okulda gelirsin yanıma”

Telefonu kapattım.

Ve oturup zamanın geçmesini bekledim.

Şeyma hala yine Yavuz abiye kızıyordu.

“ya bu ne ya, böyle bir işten anladığın yok. Koca adam oldun artık ya”

Yavuz abi “bağırma” dedikçe Şeyma hala daha çok kızıyordu.

“ya çekil şuradan, kaybol gözüme gözükme. Servis yap içeridekilere.”

Ama bu ufak anne-oğul atışması—

bölündü.

Apar topar bahçeye çıktık.

Dedem teyzeme, teyzem dedeme bağırıyordu.

“ben mi dedim git oraya kendini rezil et diye”

Teyzem cevap verdi:

“beni sen rezil ettin.”

“orospu!”

“düzgün konuş benimle.”

“sana var ya, şuncacık hakkım geçtiyse haram zıkkım olsun.”

“ne hakkı? Söyle, ne hakkı?

Kendi kendime çalışıp paramı biriktirip, bin bir bursla okul okudum ben.

Telefonumdan vakıflara yazıp para istiyordum ben, sen mi okuttun beni?”

“biricik kızın da çekti gitti Avrupa’ya, ona dedin mi ha bunları?”

“edebiyle, namusuyla gitti o. Senin gibi milletin altına yatmadı.”

Telefonum düştü.

Annemden bahsediyorlardı.

Telefonu kaldırıp kırılmış mı diye baktım.

Cebime koydum.

Dedem teyzeme el kaldırdı.

Erkekler hemen kalkıp tutup onu kenara çektiler.

Teyzem ağlayarak çıkıyordu.

Peşinden gittim.

Dedem arkadan geldi.

Kapının önünde durdu.

Arkama baktım.

Dedem ağlıyordu.

“İnci!”

Peşinden gidiyordum.

Hızlandı.

Adeta koşuyordu.

Peşinden 10 dakika takip ettim.

Bir koyda durdu.

Geceyle gittiğimiz koyun bir küçüğüydü.

Hiç düşünmeden suya girdi.

Telefonumu kuma bırakıp yanına koştum.

Suyun içinde kolundan tutup kendime çektim.

Yarı suda yarı dışarıdayken sarıldım.

“sorun yok”

“sorun yok”

“çocuktun”

Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.

Kulağıma fısıldadı:

“zorundaydım”

Saçlarını okşadım.

“biliyorum teyze”

Nefes aldım.

“biliyorum.”

Onu yavaşça kendime doğru çektim.

Sudan çıkarıyordum.

“napıyorsun” dedi.

“su çok soğuk”

Birden beni itti.

Geri geri kulaç atarak uzaklaştı.

Fazla açılmıştı.

Durup ne yaptığını izledim.

Tek bir çığlık attı.

Soldaki dağdan kuşlar havalandı.

Eliyle kafasını tutuyordu.

Sesi kısılana kadar susmadı.

Artık durması gerekiyordu.

Ona yaklaştıkça—

ölümü görüyordum.

Teyzemde değil.

Suda.

Kalbimin attığını hiç olmadığı kadar hissettiğim bir andı.

Ayak bileğinden tutup teyzemi kendime çektim.

Bana sarıldı.

Yavaşça kumlara çıktık.

Sırtını bana yasladı.

Ellerimi karnında birleştirdim.

Kafasına öpücükler bırakıyordum.

Kolumu sıkıca tutuyordu.

İçim titriyordu.

Zangır zangır.

Yattığı yerden bana baktı.

“hollandaya dönemeyebilirim” dedi.

Eğildim.

“neden?”

“tüm arkadaşlarım öğrendi”

“ofisteki arkadaşlarım da”

Şakağından bir öpücük bıraktım.

Kulağına yaklaştım:

“teyze, çok soğuk. Kalkmamız lazım.”

“tamam” dedi.

Biraz daha bekledi.

Sonra kalktık.

Biraz geriden telefonumu aldım.

Babam “nerdesiniz” yazmıştı.

Konum attım.

Beklemeye başladım.

Koyun üstüne çıkınca hava sıcaklamıştı.

Hasta olma endişem gitti.

Babamın arabası göründü.

Farlar bir anda çoğaldı.

Çizgi çizgi gözümü yaktı.

Gözümü açamadım.

Teyzemle beraber arkaya bindik.

Babam konuşmadı.

Doğruca eve sürdü.

Teyzem omzuma çökmüştü.

Gözyaşları omzumu ıslatıyordu.

Aldırmadım.

Eve varınca o kendini misafir odasına kapattı.

Bense banyoya girdim.

Suyu açtım.

İlk kez ılıktı.

Musluğu çevirmeye gerek kalmadan.

Suyun altından çıkmak istemedim.

Çıktım.

Bornozuma sarıldığımda titreme gelmedi.

Çıkıp odama girdim.

Kıyafetlere baktım.

Giymek istemedim.

Yatağın içine girdim.

Nevresim çok inceydi.

Biraz üşüyünce iç çamaşırlarımı giydim.

Bir görüntülü arama geldi.

Gül.

Açtım.

Dışarıdan boğuk sesler geliyordu.

Bağırdı:

“Aşkım!”

Güldüm.

“Aşkım, neredesin?” dedim.

“Aşkım, bilmiyorum.”

Durdum.

“nasıl yani, neredesin?”

“arabadayım”

“niye aradın.”

“özledim”

“hee”

“niye, sen özlemedin mi?”

“özlemedim”

Durdu.

“A”

“çünkü her gün görüşüyoruz”

Güldü.

“tamam, artık uzun sürelerce görüşmeyiz. Beni özlemen için”

Güldüm.

“hayır, hayır”

Sırıttım.

“o zaman çok özlerim.”

Omzunu kaldırdı.

“özle.”

Telefonu kapattı.

Telefonum kapandığında hâlâ gülüyordum.

Telefonu şarja takıp yatağa geri döndüm.

Ve uyku beni çekip aldı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.