Salondaki herkes kapıya döndü.
Piyanistin parmakları tuşların üzerinde durdu.
Müzik kesildi.
Kapının önünde duran adam siyah takım elbisesinin içinde nefes nefeseydi. Yağmurdan saçları ıslanmıştı.
Ha-rin'in yüzündeki gülümseme tamamen silindi.
"...Jae-min."
Adam birkaç adım yaklaştı.
"Konuşmamız gerekiyor."
Salondaki davetliler fısıldaşmaya başladı.
"Kim bu?"
"Ha-rin'i tanıyor galiba."
"Eski sevgilisiymiş."
Do-hyun, hiçbir şey söylemeden ikisini izliyordu.
Yüzünde yine o okunması zor ifade vardı.
Ha-rin derin bir nefes aldı.
"Konuşacak hiçbir şeyimiz yok."
"Var."
"Yok."
"Ha-rin, lütfen."
"İki yıl önce beni bırakıp giderken de böyle 'lütfen' dememiştin."
Adamın bakışları yere indi.
"Sana her şeyi açıklayabilirim."
Ha-rin hafifçe güldü.
Ama o gülüşün içinde hiç neşe yoktu.
"İki yıl."
Sessizlik.
"Tam iki yıl boyunca tek bir mesaj bile atmadın."
Jae-min konuşmaya çalıştı.
"Ben..."
"Doğum günüm geçti."
Ha-rin'in sesi titremeye başlamıştı.
"Annem hastalandı."
"İş değiştirdim."
"Hayatım altüst oldu."
"Sen ise... yoksun."
Salon tamamen sessizdi.
Ha-rin gözlerinin dolmasına izin vermedi.
Çünkü kendine yıllar önce bir söz vermişti.
"Beni terk eden biri için bir daha ağlamayacağım."
Jae-min cebinden küçük bir kutu çıkardı.
"Bu senin."
Ha-rin kutuya bile bakmadı.
"İstemiyorum."
"Lütfen."
"Üçüncü kez söylüyorum."
Jae-min şaşırdı.
"Ne?"
Ha-rin sakin bir ifadeyle konuştu.
"Hayatımda herkese üç şans veririm."
"Birincisi hata içindir."
"İkincisi pişmanlık."
"Üçüncüsü ise son uyarıdır."
Jae-min sessizce dinliyordu.
"Sen o üç şansı da yıllar önce bitirdin."
Kutuyu adamın eline geri itti.
"Artık bende yerin yok."
Arkasını döndü.
Tam yürümeye başlayacaktı ki...
Jae-min bileğini tuttu.
Ha-rin'in yüzündeki ifade anında değişti.
Sakin sesi bu kez buz gibiydi.
"...Elimi bırak."
Jae-min bırakmadı.
"Ha-rin, dinle."
Bir saniye...
İki saniye...
Üç...
Do-hyun ağır adımlarla yanlarına geldi.
Tek kelime etmedi.
Sadece Jae-min'in Ha-rin'i tutan eline baktı.
Sonra soğuk bir sesle konuştu.
"Bırakın."
Jae-min kaşlarını çattı.
"Bu sizi ilgilendirmez."
"Yanılıyorsunuz."
Do-hyun'un sesi hâlâ sakindi.
"Şirketimin çalışanına, şirketimin düzenlediği davette izinsiz dokunuyorsunuz."
Jae-min elini çekti.
"Demek patronusun."
"Evet."
"Aramıza girme."
Do-hyun bir adım daha yaklaştı.
"Ben aranıza girmedim."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Geç kaldınız."
Jae-min'in yüzü dondu.
"Ne?"
"Onu kaybetmek için iki yıl beklemişsiniz."
Do-hyun'un sesi ne yüksek ne de öfkeliydi.
Ama söylediği cümle salondaki herkesi susturmuştu.
"Şimdi geri gelip onu rahatsız etme hakkınız yok."
Ha-rin şaşkınlıkla CEO'ya baktı.
İlk kez biri, onun yerine konuşmuştu.
Do-hyun başını Ha-rin'e çevirdi.
"Siz iyi misiniz?"
Ha-rin birkaç saniye cevap veremedi.
"...İyiyim."
"Aslında değilsiniz."
"Nasıl anladınız?"
"Çünkü ilk kez gülmüyorsunuz."
Ha-rin istemsizce durdu.
Do-hyun onu sadece birkaç gündür tanıyordu.
Ama bunu fark etmişti.
Tam o sırada organizatör yeniden yaklaştı.
"Sayın Başkan..."
"Buyurun."
"Davetliler hâlâ ilk dansı bekliyor."
Do-hyun, Ha-rin'e baktı.
"Karar sizin."
"İsterseniz geceyi iptal ederiz."
"İsterseniz dans ederiz."
"İsterseniz de sizi hemen eve gönderirim."
Ha-rin ilk kez rahat bir nefes aldı.
Kimse ona ne yapması gerektiğini söylemiyordu.
Kararı tamamen ona bırakmıştı.
Ha-rin yavaşça gülümsedi.
"O zaman..."
Tam cevabını verecekken...
Salonun ışıkları bir anda söndü.
Ve karanlığın içinden bir kadının çığlığı yükseldi.
"Kolye... Kolyem çalındı!"
Bir anda salonda panik başladı.
Do-hyun'un bakışları keskinleşti.
"Kimse dışarı çıkmasın."
Ama o sırada bir kişi çoktan kalabalığın arasından kaçmaya başlamıştı...
Devam edecek...