Ofisin içi bir anda sessizliğe gömüldü.
Kang Jae-min elindeki kırmızı güllerle gülümsedi.
"Ha-rin."
Ha-rin ise olduğu yerde kıpırdamadan duruyordu.
Şirket çalışanları bilgisayar başında çalışıyormuş gibi yapıyor ama herkes kulak kesilmişti.
Jae-min birkaç adım yaklaştı.
"Bunlar senin için."
Ha-rin bukete baktı.
Sonra tekrar Jae-min'e.
"İstemiyorum."
"En sevdiğin çiçeklerden."
"Artık değil."
"Ha-rin..."
"Buraya neden geldin?"
"Seni özledim."
Ha-rin acı bir gülümsemeyle başını eğdi.
"İnsan iki yıl boyunca özlediği birini hiç aramaz mı?"
Jae-min cevap veremedi.
Tam o sırada Do-hyun sessizce ayağa kalktı.
Ceketinin düğmesini ilikledi.
Ve ağır adımlarla yanlarına geldi.
Kimse nefes almıyordu.
Jae-min, Do-hyun'a dönüp alaycı bir şekilde gülümsedi.
"Patron olduğun için her şeye karışabileceğini mi sanıyorsun?"
Do-hyun'un sesi sakindi.
"Hayır."
"O zaman?"
"Burası çalışma alanı."
"Çalışanlarımın huzurunu bozmanıza izin veremem."
Jae-min güldü.
"Bu bizi ilgilendirir."
Do-hyun cevap vermedi.
Bakışlarını Ha-rin'e çevirdi.
"Kararı siz verin."
"Eğer konuşmak istemiyorsanız güvenliği çağırırım."
Ha-rin'in en sevdiği şey buydu.
Kimse onun yerine karar vermiyordu.
Bir süre sessiz kaldı.
Sonra Jae-min'e döndü.
"Birinci kez 'git' dedim."
Jae-min sustu.
"İkinci kez de söyledim."
Ofistekiler birbirine baktı.
Ha-rin bir adım daha yaklaştı.
Sesi hâlâ sakindi.
"Şimdi üçüncü kez söylüyorum."
"Git."
Jae-min olduğu yerde kaldı.
"Gitmeyeceğim."
Ha-rin'in yüzündeki gülümseme tamamen kayboldu.
Ofiste onu tanıyan herkes aynı şeyi düşündü.
"Bitti..."
Ha-rin çantasından telefonunu çıkardı.
Tek tuşla güvenliği aradı.
"Merhaba."
"Altıncı katta izinsiz biri var."
"Çıkmayı reddediyor."
"Lütfen yardımcı olur musunuz?"
Jae-min şaşkınlıkla ona baktı.
"Gerçekten güvenliği mi çağırdın?"
Ha-rin gözlerinin içine baktı.
"Sana üç şans verdim."
"Dördüncüsü yok."
İki dakika sonra iki güvenlik görevlisi geldi.
"Efendim, bizimle gelir misiniz?"
Jae-min öfkeyle Do-hyun'a baktı.
"Bu senin yüzünden."
Do-hyun sakince cevap verdi.
"Hayır."
"Bu, onun kararı."
Jae-min istemeyerek güvenlik görevlileriyle birlikte çıktı.
Asansör kapısı kapanırken son kez Ha-rin'e baktı.
"Açıklayacağım."
Ha-rin tek kelime söyledi.
"Geç."
Kapılar kapandı.
Ofiste ölüm sessizliği vardı.
Sonra...
Muhasebeden biri fısıldadı.
"Vay be..."
Diğeri cevap verdi.
"Üç şans kuralı gerçekmiş."
Ha-rin derin bir nefes aldı.
Tam masasına dönecekti ki...
Bir kahve bardağı uzatıldı.
Do-hyun.
"Sade."
Ha-rin şaşkınlıkla baktı.
"Benim sade kahve sevdiğimi nereden biliyorsunuz?"
Do-hyun omuz silkti.
"Her sabah aynı kahveyi alıyorsunuz."
Ha-rin birkaç saniye dondu.
"Bunu fark etmiş..."
Kahveyi aldı.
"Teşekkür ederim."
Do-hyun başını hafifçe salladı.
"Bugün güçlüydünüz."
Ha-rin gülümsedi.
"Ben hep güçlüyüm."
Do-hyun'un dudaklarında küçücük bir tebessüm oluştu.
"Bunu görüyorum."
Tam o sırada Ha-rin kahvesinden bir yudum aldı.
Yüzü bir anda buruştu.
"..."
Do-hyun kaşını kaldırdı.
"Bir sorun mu var?"
Ha-rin ona baktı.
Sonra bardağa.
Sonra tekrar ona.
"Sayın Başkan..."
"Evet?"
"Bu benim kahvem değil."
"Neden?"
"Ben şekersiz severim."
"Bu..."
Ha-rin kapağı açtı.
"...Vanilyalı, karamelli, ekstra kremalı."
İkisi de birkaç saniye bardağa baktı.
Do-hyun ilk kez hafifçe öksürdü.
"Sanırım..."
"Yanlış kahveyi aldım."
Ha-rin kahkahayı bastı.
"Bana sürekli kahveyle rezil olduğumu söylüyordunuz."
Do-hyun da istemsizce gülümsedi.
"Bu sefer sıra bendeymiş."
Ve ofiste ilk kez...
İkisi aynı anda güldü.
Bölüm Sonu