Toplantının üzerinden iki gün geçmişti.
Şirkette herkes hâlâ Ha-rin'in sunumunu konuşuyordu.
"Projektör bozulunca hiç paniklemedi."
"Sayın Başkan bile etkilenmiş."
"Gerçekten başarılı."
Ha-rin masasındaki dosyalarla uğraşırken bir kutu çikolata bırakıldı.
Üzerinde küçük bir not vardı.
"Sunumun harikaydı. Seninle bir akşam yemeğine çıkmak isterim. – Finans Departmanı / Park Min-woo"
Ha-rin kutuya baktı.
Sonra sessizce kalkıp çikolatayı sahibine geri götürdü.
Finans departmanındaki genç adam şaşkınlıkla ayağa kalktı.
"Beğenmedin mi?"
Ha-rin nazikçe gülümsedi.
"Çikolata güzel görünüyor."
"O zaman?"
"Kalbim şu an kimseye açık değil."
"Bir kahve bile mi içmeyiz?"
Ha-rin yine aynı gülümsemeyle başını salladı.
"Hayır."
"Bir gün fikrini değiştirirsin."
"Sanmıyorum."
Bunu söylerken sesi sert değildi.
Ama o kadar netti ki Min-woo daha fazla ısrar etmedi.
Tam o sırada koridorun diğer ucundan Do-hyun geçti.
İkisini konuşurken gördü.
Bakışları bir anlığına Ha-rin'de kaldı.
Hiçbir şey söylemeden yürümeye devam etti.
Öğle arasında...
Şirket yemekhanesi her zamanki gibi kalabalıktı.
Ha-rin elinde tepsisiyle boş masa arıyordu.
Tam oturacakken biri karşısındaki sandalyeyi çekti.
Lee Hye-jin.
Şirketin pazarlama müdürü.
Her zamanki kusursuz gülümsemesi yüzündeydi.
"Yanına oturabilir miyim?"
"Tabii."
İlk birkaç dakika sessizce yemek yediler.
Sonra Hye-jin çatalını bıraktı.
"Dün CEO'yla yine uzun süre toplantıdaydınız."
"Evet. İş toplantısıydı."
"Şanslısın."
"Şans mı?"
"Sayın Başkan kimseye o kadar vakit ayırmaz."
Ha-rin omuz silkti.
"Ben işimi yapıyorum."
Hye-jin hafifçe gülümsedi.
"İnsanlar yanlış anlayabilir."
Ha-rin bu kez çatalını bıraktı.
"Neyi?"
"Aranızda bir şey olduğunu."
Ha-rin kahkaha attı.
"Sayın Başkan mı? Beni bir haftada en az on kere sinir etti."
"O zaman neden sana farklı davranıyor?"
Ha-rin cevap vermedi.
Çünkü bunu o da bilmiyordu.
Akşam...
Mesai bitmek üzereydi.
Çalışanlar yavaş yavaş çıkıyordu.
Ha-rin bilgisayarını kapatırken telefonu çaldı.
Arayan...
Kang Jae-min.
Telefonu birkaç saniye izledi.
Sonra reddetti.
Beş saniye sonra tekrar aradı.
Yine reddetti.
Üçüncü kez aradı.
Ha-rin derin bir nefes aldı.
Telefonu açtı.
"Ne istiyorsun?"
"Beş dakika konuşalım."
"Hayır."
"Ha-rin lütfen."
"Sana üç kez 'hayır' dedim."
Sessizlik.
"Bir daha arama."
Telefonu kapattı.
Tam arkasını dönecekti ki...
Do-hyun kapının önünde durmuştu.
Ne zamandır oradaydı, bilmiyordu.
"Her şey yolunda mı?"
Ha-rin gülümsemeye çalıştı.
"Tabii."
Do-hyun birkaç saniye ona baktı.
"Yalan söylüyorsunuz."
Ha-rin şaşırdı.
"Bu kadar belli mi?"
"Normalde gözleriniz güler."
"Şu an sadece dudaklarınız gülümsüyor."
Ha-rin ilk kez cevap veremedi.
Kimse bunu daha önce fark etmemişti.
Do-hyun masasına doğru yürüdü.
Sonra durdu.
"Bir kahve içer misiniz?"
Ha-rin gözlerini büyüttü.
"Mesai çıkışı mı?"
"Evet."
"Patronumla mı?"
"Eğer istemiyorsanız unutun."
Ha-rin birkaç saniye düşündü.
Sonra hafifçe gülümsedi.
"Aslında..."
Tam cevap vereceği sırada kapı sertçe açıldı.
İçeri öfkeli bir adam girdi.
Kang Jae-min...
Elinde büyük bir gül buketi vardı.
Ve yüksek sesle konuştu.
"Yoon Ha-rin! Seni almaya geldim."
Ofiste kalan herkes aynı anda başını kaldırdı.
Ha-rin gözlerini kapattı.
"Bugün gerçekten sabrım bitecek..."
Do-hyun ise sessizce bukete baktı.
Sonra Jae-min'e.
Ve ilk kez yüzündeki sakin ifade tamamen kayboldu.
Devam edecek...