İçeriğe geç

Aethelgard

Bölüm 7 · 4 dk okuma

Aethelgard

Bölüm 7

Belleğin Mimarisi

Cıva dolu devasa kürenin içindeki ince gümüş teller, bir kalp gibi düzenli aralıklarla mor ışıkla atıyordu. Her parlama, kule odasındaki devasa pirinç dişlilere görünmez bir güç dalgası yayıyor, devasa sarkacın sallantısını biraz daha hızlandırıyordu.

WOOSH... TIK. WOOSH... TIK.

Lucian, adımlarını cıva havuzunun kenarına doğru attığında gözlerini o fener benzeri küreden ayıramadı. Beyinler sadece biyolojik birer motor değildi. Kürenin içindeki kılcal tupleri kaplayan berrak sıvının yüzeyine, tıpkı kırık bir projeksiyondan yansır gibi, mikro görüntüler düşüyordu: Bir çocuğun gülüşü, eski bir ahşap evin kokusunu andıran sararmış bir renk tonu, bir düğün dansı, fırtınalı bir denizin dalgaları...

Bunlar yakıt değildi. Bunlar, Aethelgard’ın yüz elli yıldır ciğerlerine çektiği Pirinç Nefesi aracılığıyla insanlardan azar azar çekilen, damıtılan ve burada depolanan canlı hatıralardı. Şehrin tüm geçmişi, unutulan tüm isimler, silinen tüm sevdalar bu cıvalı rahmde koruma altına alınmıştı.

"Sistemi yok edemem..." diye mırıldandı Lucian. Sesi kuledeki çarkların gürültüsünde bir yaprak fısıltısı gibi eridi.

"Ne dedin sen?" dedi Silas, dumanlar çıkaran mekanik kolunu tutarak yanına yaklaşırken. "Lucian, o mor hibrit çekirdeği ana dişliye tak! Sistemi patlatmamız lazım, çan vurmadan önce!"

"Anlamıyor musun Silas?!" diye bağırdı Lucian, arkasına dönüp Silas’ın gözlerinin içine bakarak. İlk kez sesi Kontes Vespera’nın karşısındaki kadar kendinden emin değildi. Parmakları cebindeki mor çekirdeğe gitti ama eli orada takılı kaldı. "Bu sistemi patlatırsak, Aethelgard uyanmayacak! Bu kürenin içindeki yüz binlerce insanın geçmişi, çocukluğu, kim olduğu yok olacak. Sistemi yok etmek, şehirdeki herkesi sonsuza kadar köksüz birer kabuk haline getirmek demek!"

Lucian, ömrü boyunca kırık mekanizmaları tamir etmiş, zemberekleri kurmuştu. Bir problemin her zaman net bir çözümü olduğuna inanırdı. Ama şimdi, tarihinin en büyük çıkmazının ortasındaydı:

Silas, şehri bedeli ne olursa olsun yakıp küllerinden uyandırmak istiyordu.

Vespera, bu muazzam bellek arşivini kendi bilincine bağlayıp tanrılaşmayı hedefliyordu.

Konsey, insanları bu geçmişten mahrum bırakarak piyon gibi yönetmeyi sürdürüyordu.

Ve kendisi... Lucian ise bu hafızayı patlatırsa insanları yok edeceğini, korursa köleliğe devam ettireceğini biliyordu. Hiçbir seçenek insanları kurtarmıyordu. Lucian ilk kez ne yapacağını, hangi dişliye müdahale edeceğini bilemeyerek öylece kalakaldı.

"Usta..."

Asansörün soğuk zemininde büzülmüş olan Vane, bilinci güçlükle yerine gelerek doğrulmaya çalıştı. Kafasındaki ince pirinç tellerin bıraktığı kızarık izler şakaklarında parıldıyordu. Gözleri odaklanamıyor, sürekli sağa sola kayıyordu.

Lucian hemen çocuğun yanına çöktü. "Vane! Kımıldama, gücünü toplaman lazım."

"Usta... duyuyorum..." dedi Vane, eliyle şakaklarını sıkarak. Sesi titriyordu. "Bana taktıkları cihaz... beynimi kuledeki ana frekansa kilitledi. Dişlilerin sesini duymuyorum Usta, düşünceleri duyuyorum. Bu Kule bir saat değil... Bu Kule büyük bir org. Hangi vana açılırsa, o anı dışarı salınıyor. Mor frekans... mor frekans ana kilidi açmıyor, o frekans cıva denizini buharlaştırıp bellekleri gökyüzüne yayıyor!"

Silas ve Lucian bakıştı. Vane, o sancılı deneme sürecinde istemeden de olsa Kule’nin dilini çözmüştü.

"Eğer... eğer 3. Ana Sıkıştırma Dişlisi’ni ters çevirip, mor çekirdeği frekans vanasına bağlarsak," diye devam etti Vane, Lucian’ın tulumunun yakasına yapışarak, "hafızayı patlatmayız. Onu Pirinç Nefesi’nin geçtiği ana bacalara pompalarız! Ama... ama bunun için birinin kontrol panelinde kalıp frekansı elle dengelemesi gerek."

"Ben yaparım," dedi Silas öne atılarak. "Benim kaybedecek bir geçmişim kalmadı zaten."

"Nihayet doğru bir noktaya temas ettin, Silas."

Kule’nin üst balkonundan süzülen yankılı ve tok bir ses, odadaki tüm dişlilerin sesini bastırdı.

Balkonun yüksek pirinç korkuluklarının arkasından, sırtında gümüş renkli uzun bir büstiyer, elinde ise fildişinden yapılma bir baston taşıyan yaşlı bir adam belirdi. Konsey Başmühendisi Vaneus. Saçları dökülmüş, gözlerinin üzerine pirinçten ince bir vizör çekilmişti. Yüzünde ne bir panik, ne de bir öfke vardı. Aksine, bir tiyatro oyununun son perdesini izleyen bir yönetmenin gururlu tebessümü taşıyordu.

"Sizi buraya kadar getirmek için kaçmanızı sağladım," dedi Başmühendis Vaneus, bastonunu yere vurarak. Balkonun altındaki gizli merdivenler tıkırdayarak dışarı çıktı. "Yeraltındaki o küçük buluşmanız, Vespera’nın aptalca hırsları, senin o acınası intikam planın Silas... Hepsini ben yönlendirdim. Büyük Saat’in kolektif belleği yenilemesi için dışarıdan yüksek frekanslı bir zihinsel şoka ihtiyacı vardı. Ve siz, o mor çekirdeği ayağıma kadar getirdiniz."

Lucian tabancasını hızla Başmühendis’e doğrulttu. "Bunu yapmana izin vermeyeceğim, Vaneus. Bu insanları birer pil gibi kullanmayı bırakacaksın!"

Başmühendis hafifçe güldü. "Benim bir şey yapmama gerek yok, Usta Lucian. Mekanizma zaten kuruldu. Ve en sadık dişlim de tam yanında duruyor."

Başmühendis cebinden küçük, gümüş bir diyapazon çıkardı ve bastonunun ucuna hafifçe vurdu. ÇİNNN...

Tiz, ince bir ses dalgası kule odasını kapladı.

O an, Silas birden donakaldı. Sol kolundaki mekanik pistonlar çılgın gibi buhar püskürtmeye başladı. Protez gözü hızla dönerek kırmızı bir ışık yakarken, Silas ellerini kafasına götürüp acı içinde kükredi.

"Ağğğghh! Hayır... Hayır, zihnimden çık!" diye bağırdı Silas. Vücudu kasılıyor, mekanik kolu kontrolsüzce kendi göğsüne doğru hareket ediyordu.

"Beş yıl önce seni madenlere sürmedim Silas," dedi Başmühendis soğuk bir sesle. "Senin zihnine tek bir emir gömdüm: 'Büyük Saat tehlikeye girdiğinde, tehdidi yok et.' Sen bir isyancı değildin. Sen benim en kusursuz koruma protokolümdün."

Silas’ın mekanik kolunun ucundaki buhar bıçağı tıslayarak dışarı fırladı. Silas tek canlı gözüyle acı içinde Lucian’a baktı. Gözyaşları, yüzündeki yanık izlerinin arasından süzülüyordu.

"Lucian..." diye inledi Silas, sesi kendi iradesi ile implantın emirleri arasında bükülerek. "Kaç... Durduramıyorum... Kolum... kolum beni dinlemiyor!"

Silas, devasa mekanik kolunu kaldırarak Lucian’a doğru ölümcül bir darbe indirmek üzere ileri atıldı. Kendi zihniyle savaşmaya çalışsa da, metalik bedeni Başmühendis’in frekansına tamamen teslim oluyordu.

Gök gürültüsünü andıran çan sesine sadece üç dakika kalmıştı. Lucian, bir yanda kendisini öldürmek üzere olan en yakın dostu, diğer yanda şehri köleleştiren Başmühendis, aşağıda ise Vane’in titreyen elleriyle baş başa kaldı.

Bölüm sonu

1 yorum