Laboratuvarın soğuk, mermer zeminine akseden pirinç ışıklar, havalandırma şaftındaki iki adamın üzerine titrek gölgeler düşürüyordu. Aşağıda, Vespera’nın metalik bacak mekanizması her adımda tıkırdayan bir ölüm ritmi tuttururken, Konsey muhafızlarının tüfeklerinden çıkan buhar hışırtısı odayı doldurmuştu.
Lucian, elindeki ağır mekanik tabancayı indirmedi; ancak namlusunu Silas’tan çekip aşağıdaki sahneye kilitledi. Silas ise yanık izleriyle kaplı yüzünü Lucian’a çevirdi, protez kolunun eklem yerlerinden sızan sıcak yağın kokusu dar şaftta keskinleşmişti.
"Şimdi, saat ustası," diye fısıldadı Silas. Sesi bir dişlinin son dönüşündeki gıcırtıyı andırıyordu. "İkimizin de planı çöktü. Ama Vane hâlâ o camın içinde."
"Benim bir planım var," dedi Lucian kısık, ürkütücü bir dinginlikle. "Ama ikinizden birinin haklı olup olmadığına Saat Kulesi’nin çekirdeğinde karar vereceğim. Şimdi dediklerimi harfiyen yapacaksın."
Lucian, cebindeki iki nesneyi de çıkardı: Silas’ın insan teni gibi sıcak duran pirinç küpü ve Vespera’nın soğuk, mavi ışıklı kristal silindiri. İki düzeneği de avucunun içinde yan yana getirdi. İkisi de aynı frekansta, hafif ama hissedilir bir titreşim yayıyordu. Lucian bir an için gözlerini kapattı. Yıllardır kırık saatlerin zembereklerini incelerken geliştirdiği o hassas parmak duyusuyla, iki nesnenin içindeki mikro-dişlilerin hareketini dinledi. İkisi de aynı mekanizmanın iki farklı parçasıydı; Vespera da Silas da birbirlerinin eksik yarısını taşıdıklarının farkında değillerdi—ya da bunu kabul etmek istemiyorlardı.
Lucian, belindeki antika inceleme pensesini çekti. Hiç tereddüt etmeden, Vespera’nın silindirindeki mavi kristal çekirdeği söküp Silas’ın pirinç küpünün üstündeki mikro yuvaya sıkıştırdı. İki farklı kaynak birleştiği an, odada kısa, tiz bir frekans ıslığı çınladı. Küpten yayılan mavi ve turuncu ışıklar birbirine karışarak morumsu, koyu bir parıltıya dönüştü.
"Ne yapıyorsun sen?!" diye soludu Silas, gözündeki mercek çılgınca büzülüp genişleyerek. "İki frekansı birleştirirsen—"
"Aşırı yükleme yapacağız," dedi Lucian. "Ama şehre değil, bu odaya."
Lucian, birleştirilmiş düzenekle birlikte belindeki yüksek basınçlı buhar kapsülünü çıkardı. İkisini birbirine kelepçeleyip havalandırma ızgarasının aralığından tam da Vespera’nın metalik bacak mekanizmasının dibine bıraktı.
Cisimlerin yere düşme sesi yankılandı: CLANG.
Vespera’nın protez gözü anında aşağıya kilitlendi. "Ne—"
Sözünü bitiremeden, birleştirilmiş kristal ve pirinç çekirdek, buhar kapsülünün yüksek basıncıyla rezonansa girdi. Odaya ne Silas’ın korktuğu gibi bir frekans patlaması yayıldı, ne de Vespera’nın planladığı gibi zihinsel bir ağ kuruldu. Bunun yerine, laboratuvarın ortasında mor renkte, yerçekimini büken devasa bir nöro-manyetik dalga patladı.
Tüm elektronik ve mekanik aksamlar aynı anda kilitlendi. Konsey muhafızlarının zırhlarındaki buhar pistonları patlayarak geriye doğru fırladı. Vespera’nın sırtındaki devasa mekanik bacaklar çatırdayarak olduğu yere çöktü; Vespera çığlık atarak mermer zemine yuvarlandı, sol protez gözünden kıvılcımlar saçılıyordu.
"Şimdi!" diye bağırdı Lucian.
Izgarayı tekmeyle söküp aşağı atladılar. Zemin manyetik alanın etkisiyle hafifçe titriyordu. Silas, devasa mekanik kolunun son gücüyle Vane’in içinde bulunduğu cam fanusa yüklendi. Cam büyük bir gürültüyle patladı, içindeki mavi koruyucu sıvı zemine saçıldı. Silas, baygın haldeki Vane’i kucağına aldı.
Lucian, yerdeki yarı felçli haldeki Vespera’ya doğru bir adım attı. Kadının sol gözü kararmış, cildindeki kılcal mavi damarlar morarmıştı. Yüzünde ilk kez o kusursuz soğukluk yerine, insanı andıran bir dehşet vardı.
"Sen... ne yaptın..." diye fısıldadı Vespera, titreyen eliyle Lucian’ın paçasına sarılarak. "Dengeyi bozdun... Kule... Kule kendi kendine tetiklenecek..."
Lucian eğildi, Vespera’nın elini yavaşça paçasından kurtardı. "Denge zaten bir yalandı, Kontes."
Yerde duran, birleşmiş ve mor renkte parıldayan o tuhaf, hibrit çekirdeği cebine attı. Silas, sırtında Vane ile birlikte laboratuvarın arka tarafındaki yük asansörüne doğru koşuyordu. Lucian da arkalarından seğirtti. Asansörün manuel kolunu asılarak kapıları kapattılar.
Yukarıya, Saat Kulesi’nin en üst katına, "Büyük Sarkaç"ın bulunduğu odaya doğru tırmanırken asansörün içindeki gerilim elle tutulur cinstendi. Vane hafifçe kıpırdandı, gözlerini araladı fakat bilinci henüz yerinde değildi; dudaklarından sadece anlaşılmaz fısıltılar dökülüyordu.
"Çocuğu aşağı giden buhar bacasına bırakacağız," dedi Lucian, Silas’a bakarak. "Bacadan kayarak dükkanın arka sokağına çıkar. Orada güvende olur."
"Peki ya sen?" diye sordu Silas. Mekanik kolu manyetik patlamadan dolayı dumanlar çıkarıyordu, yürümekte zorlanıyordu. "O hibrit çekirdeği Kule’ye tek başına mı götüreceksin? Ne yapacağını bile bilmiyorsun!"
"İkinizin de yapamadığı şeyi yapacağım," dedi Lucian. Asansörün ızgaralı kapısından dışarıya, Aethelgard’ın gecesine baktı. Şehrin üzerindeki sis, Titanyum Teraslar’a kadar tırmanmıştı. "Şehri kimsenin zihnine mahkûm etmeyeceğim. Ne Konsey’in, ne Vespera’nın, ne de senin intikamının."
Asansör büyük bir sarsıntıyla Kule’nin alt platformunda durdu. Dışarı çıktıklarında karşılarında uzanan manzarayla ikisi de donakaldı.
Büyük Saat’in içi, devasa bir katedrale benziyordu. Ancak burada sütunlar taştan değil, binlerce pirinç ve çelik dişliden oluşuyordu. Odalığın ortasında, tonlarca ağırlıkta cıva kaplı devasa bir sarkaç, uzayın derinliklerinden geliyormuş gibi ritmik bir gürültüyle sallanıyordu:
WOOSH... TIK. WOOSH... TIK.
Fakat tuhaf olan bu değildi. Sarkacın hemen altında, devasa çarkların birleştiği ana merkezde, Konsey Başmühendisi—Vespera’nın babası—yoktu. Muhafızlar da yoktu.
Merkezde, yüksek basınçlı buharın ve dönen çarkların tam ortasında, cıva dolu devasa bir kürenin içinde askıda duran yüzlerce insan beyni duruyordu. Beyinler, ince gümüş tellerle doğrudan Büyük Saat’in ana dişlilerine bağlanmıştı. Şehrin kaybettiği tüm o hatıralar, silinen tüm o geçmiş... Bu kulede, bu cıva denizinin içinde bir pil gibi kullanılıyordu.
Büyük Saat bir makine değildi. Aethelgard’ın çalınan hafızasıyla çalışan canlı, devasa bir organizmaydı.
"Aman Tanrım..." diye mırıldandı Silas, adımı geri atarak. "Biz... biz yıllardır neyle savaşıyormuşuz?"
Sarkacın tepesinden, kulakları sağır eden bir çan sesi yankılandı. Gece yarısına sadece altı dakika kalmıştı. Ve cıva denizinin içindeki gümüş teller, mor ışıkla parıldamaya başlamıştı. Şehir uyanmıyordu; şehir kendi geçmişini yakarak yok olmak üzereydi.