İçeriğe geç

Aethelgard

Bölüm 8 · 5 dk okuma

Aethelgard

Bölüm 8

Dalga Dalga Uyanış

Silas’ın mekanik kolundaki döküm çelik parmaklar, Lucian’ın boğazına bir santim kala havada asılı kaldı. Metalin üzerindeki perçinler, yüksek basınçlı buharın hışırtısıyla sarsılıyor, Silas’ın gözünden süzülen yaşlar yanaklarındaki yanık dokulara damlıyordu.

"Vur beni Lucian..." diye inledi Silas, sesi boğuk bir gürültüyle çınlayarak. "Kolumu kır... Yoksa seni öldüreceğim!"

Lucian, karşısındaki devasa çelik gövdeye bakarken cebindeki ağır mermili silahına dokunmadı bile. O bir asker ya da fatih değildi; o bir saat ustasıydı. Silas’ın kolu bir silah değildi; frekansla tetiklenen, zembereği dışarıdan kurulan karmaşık bir mekanizmaydı.

Lucian, önlüğünün iç cebinden gümüş akort diyapazonunu ve ince, mikro pensesini çıkardı. Silas’ın üzerindeki muazzam baskıya rağmen, adımlarını bir milim bile geri çekmedi.

"Sen bir makine değilsin Silas," dedi Lucian, gözlerini dostunun mekanik gözüne dikerek. "Ve ben bozuk mekanizmaları parçalamam. Onları akort ederim."

Lucian, gümüş diyapazonu Silas’ın omuz hizasındaki ana frekans vanasına sertçe vurdu. ÇİNNN... Çıkan tiz tınlama, Başmühendis’in gümüş diyapazonunun yaydığı dalgayla çakıştı. Tam o mikro saniyelik rezonans aralığında Lucian, ince pensesini Silas’ın şakak omuruna bağlanan iletken bakır tele sapladı.

Pense teli kestiği an, mavi bir kıvılcım çaktı. Silas’ın devasa mekanik kolu bir anda gücünü kaybetti ve ağır bir hurda yığını gibi yere düştü. Yüzündeki kasılma bitti, protez lensindeki kırmızı ışık sönerek yerini sakin bir kehribar rengine bıraktı. Silas dizlerinin üzerine çöküp derin bir nefes aldı. Zihnindeki o karanlık emir, tellerin kopmasıyla sonsuza dek susmuştu.

"Etkileyici bir teknik, Usta Lucian," dedi Başmühendis Vaneus, yukarıdaki balkondan onları izlerken. Yüzündeki vizör hafifçe parıldadı. "Ama süreniz bitti."

Vaneus, elindeki fildişi bastonu Kule’nin ana kumanda paneline sokup hırsla çevirdi. ÇAT-ÇAT-ÇAT! Devasa cıva sarkacının salınımı bir anda iki katına çıktı. Ağır çan çarkları dehşet verici bir hızla dönmeye başladı.

"Geri sayım üç dakikadan kırk beş saniyeye düştü!" diye bağırdı Vaneus. "Kolektif bellek cıva denizinde yanacak!"

"Usta!" Vane’in sesi Kule’nin alt katındaki kontrol sütunundan yükseldi. Çocuk, kafasındaki pirinç tellerin sızısına aldırış etmeden devasa göstergelerden birine yapışmıştı. "Frekans değişiyor! 3. Ana Sıkıştırma Dişlisi kilitlendi. Onu manuel olarak çevirmezsek mor çekirdeği bacalara bağlayamayız!"

"Ben hallederim," dedi Silas, güçlükle ayağa kalkarak. Göğsündeki basınç kapakçıklarından dumanlar yükseliyordu. İzsiz elini Vane’in işaret ettiği devasa iron dişliye koydu. "Siz çekirdeği hazırlayın."

"Silas, hayır!" dedi Lucian. "O dişliyi bu hızda elle çevirirsen, implantın geri tepme yapar. Mekanik kolunu tamamen kaybedersin!"

Silas, Lucian’a dönüp gülümsadı. Yıllardır ilk kez yüzünde bir hırs ya da intikam gölgesi yoktu. "Bir şeyi yok etmek için değil, birilerini yaşatmak için ödenen bedel... Ağır değildir Lucian. Mor çekirdeği vana ile birleştir!"

Silas, tek insan kolu ve dumanlar çıkaran protez kolunun kalıntılarıyla devasa dişliye yüklendi. Kasları, kemikleri ve çelik parçaları aynı anda çatırdadı. Dişli yavaşça, santim santim ters yöne dönmeye başladı.

Tam o sırada, yukarıdaki kumanda panelinden bir çığlık yükseldi.

Yarı felçli halde yerde yatan Kontes Vespera, sırtındaki kırık mekanik bacakları sürüyerek Başmühendis Vaneus’un ayaklarına sarılmıştı. Vaneus, kendi kızı olan kadını bastonuyla kenara itmeye çalıştı.

"Kıpırdama, aptal kızım!" diye kükredi Vaneus. "Seni ben yarattım, bedeninin kontrolü bende!"

"Bedenimi sen tasarladın Vaneus..." dedi Vespera, ağzından süzülen mavi sentetik kanı silerek. Sol protez gözü yeniden parıldadı. "...ama irademi ben dövdüm!"

Vespera, göğsünden söküp çıkardığı kendi ana enerji kablosunu doğrudan babasının vizöründeki giriş soketine sapladı. İkisi birden yüksek voltajlı bir aşırı yüklemeyle sarsıldı. Vaneus’un elindeki kontrol bastonu yere düşüp parçalandı. Vespera, babasının sistemi tek başına ivmelendirmesini kendi bedenini feda ederek kilitlemişti.

"Lucian, şimdi!" diye haykırdı Vane aşağıdan. "Frekans kapısı açık!"

Lucian, elimdeki mor renkte parıldayan o birleştirilmiş hibrit çekirdeğe baktı. Vane’in dediği gibi, bu çekirdek cıva denizindeki yüz binlerce hafızayı tek bir anda Pirinç Nefesi bacalarına pompalayabilirdi. Fakat bir anda...

Bir anda yayılırsa ne olur? diye düşündü Lucian, parmakları çekirdeğin üzerindeki vidalarda gezinirken.

Yüz binlerce insanın onlarca yıllık hatırası Aethelgard’ın üzerine bir tsunamiden farksız şekilde çökerdi. İnsanlar zihinsel çöküş yaşar, delirir ya da kim olduklarını kaldıramayıp akıllarını yitirirlerdi. Sisteme bir saatçi eli değmeliydi. Bir patlama değil, ritmik bir salınım gerekiyordu.

Lucian, pensesini çekirdeğin üzerindeki mikro zamanlama zembereğine taktı. Zembereğin dişlerini tek tek büktü, salınım aralığını saniyeden saatlere, saatlerden günlere yayacak bir geciktirme mekanizması kurdu.

Anılar patlamayacaktı. Anılar, Aethelgard’ın gökyüzüne bir yağmur gibi, dalga dalga, tatlı bir fısıltı halinde serpilecekti.

Lucian, modifiye ettiği mor çekirdeği ana vananın kalbine yerleştirdi ve kilidi kapattı.

ÇATLAK!

Mor bir ışık huzmesi, Kule’nin devasa pirinç bacalarından yukarı doğru fışkırdı. Cıva denizindeki yüzlerce insan beyninden çıkan gümüş teller, tatlı bir mırıltıyla titremeye başladı. Kürenin içindeki görüntüler —çocukluklar, kayıp sevdalar, unutulmuş isimler— bir buhar gibi yükselip şehrin devasa havalandırma kanallarına aktı.

Aşağıda, Silas’ın mekanik kolu büyük bir gürültüyle patlayarak gövdesinden koptu. Silas acı içinde yere yuvarlandı ama yüzünde huzurlu bir tebessüm vardı. Dişli tersine dönmüş, vana kilitlenmişti.

Gök gürültüsünü andıran çan sesi vurdu: BUM!

Şehrin sokaklarını kaplayan o yoğun, isli Pirinç Nefesi isi yavaşça çözülmeye, rengi morumsu bir berraklığa dönmeye başladı. Dışarıda, sokaktaki bir adam yıllardır adını hatırlamadığı karısının yüzünü hatırlayarak duraksadı. Başka bir işçi, cebindeki eski bir fotoğraf parçasına bakıp gözyaşlarına boğuldu. Tsunami değil, şifalı bir yağmur başlamıştı.

Lucian, derin bir nefes alarak elindeki pensesini cebine koydu. Vane koşarak yanına geldi, Silas’ın omzuna sarıldılar.

Balkonun üzerinde, felç olmuş bedeninin içinde sıkışıp kalan Başmühendis Vaneus, kızının cansız gibi duran bedeninin yanında duruyordu. Lucian, Vaneus’un yüzünde bir yenilgi, bir öfke aradı.

Ama Vaneus birden gülümsemeye başladı. Yavaş, ürkütücü, kesik kesik bir kahkaha attı.

"Kusursuz bir ayar, Usta Lucian..." dedi Vaneus, kanayan vizörünün arkasından. "Anıları dalga dalga yaydın. Frekansı mükemmel dengeledin. Ama unuttuğun bir şey var..."

Lucian’ın kaşları çatıldı. "Sistem kapandı Vaneus. Hafıza serbest kaldı."

"Bu sistem..." dedi Vaneus, parmağıyla Kule’nin yüksek pencerelerinden dışarıdaki karanlık ufku göstererek. "...sadece Aethelgard’ı taşımıyordu. Bu Kule, bir ağın sadece ilk dişlisiydi. Sen frekansı dengeleyerek, uyuyan devin ana şalterini kaldırdın."

Şehrin üzerindeki yoğun sisler, mor ışıklı yağmurun etkisiyle dağılmaya başladı. Aethelgard’ın sınırlarının ötesinde, kapkaranlık dağların arkasındaki meçhul ovada bir şey oldu.

Kilometrelerce uzakta, karanlığın kalbinde devasa bir başka kule silueti belirdi.

O kulede kırmızı bir ışık yandı. Bir.

Birkaç saniye sonra ikincisi tutuştu. İki.

Ve üçüncüsü... Üç.

Aethelgard sadece küçük bir deney sahasıydı. Ve Lucian, saatin kurma kolunu tüm dünya için çevirmişti.

Bölüm sonu

2 yorum