"Emris!"
Alp arkasını döndü, Emris'in uzun sapsarı saçlarıyla başını ağaçtan sarkıttığını görünce kendine hakim olamadı. Kahkaha atmaya başladı. Emris de onu görüp ister istemez gülümsemişti. Beraber masumca gülüştüler. Henüz çok küçüklerdi, ufacık şeylerden bile mutlu olabiliyorlardı. Emris elini uzattığı daldan bir yaprak kopardı, Alp'e doğru fırlattı. Yaprağın hafifliğinden olmuş olacak ki yaprak atılan yere doğru gitmeden, tam zıttı tarafa doğru süzüldü. Alp bunu görünce koşarak yaprağa uzanmaya çalıştı ama ufacık boyu yaprağa ulaşmaya yetmiyordu. Ki yaprak da bir türlü aşağı inmiyor, bir sağa bir sola doğru süzülüp durdu. En sonunda ilginçtir ki biraz havalanıp Emris'in alnına düştü. Buna şaşırmadan gülüşmelerine devam ettiler.
Alp Emris'e doğru seslendi: "Emris, yeter bu kadar! Hadi in aşağı. Saklambaç oynayalım. Bak düşeceksin."
Emris, kocaman ağacın en tepesine bir şekilde tırmanmış, tatlı bakışlarıyla Alp'e gülümsüyordu. Her ikisi de henüz 5 yaşındalardı. Ünlü mavi malikanesinin merkezinde bulunan mavi evin hemen yanındalardı. Alp, malikanenin sahibi olan Sancak ailesinin küçük çocuğuydu. Emris ise yetimhane yurdunda kalan, arada Alp ile oynamaya gelen evin fakir hizmetlisinin çocuğuydu. Kadın öyle fakirdi ki borç batağına girmişti. Koskoca malikanenin tek bir Odası dahi verilmeyen kadın mutfakta yatıyor, oğlunu da yetimhane yurduna bırakıp arada getiriyordu.
Saat 18.00'i geçmişti. Mavi Ev ahalisi çoktan yemeğe oturmuşlardı. Hava kararmaya başlarken Eylül soğuğu da etkisini belli etmeye başlamıştı. Tarih 13 Eylül'ü gösterirken yazın etkileri de süregelen rüzgarlarla azar azar gidiyordu. Rüzgar iyice kuvvetlenince Emris'in dengesi bozulmuştu. O sırada onları evin mutfak camından izleyen kır saçlı bir adam endişeli görünüyordu. Donuk bir şekilde nefes alıp veriyor, hiçbir mimiği olmayan suratıyla iki çocuğu izliyordu. Saatin farkındaydı. Ama bekleyecekti. Çünkü rüzgarın elbet şiddetleneceğini biliyordu.
"Emris, in dedim sana. Beni burada yalnız bıraktın. Çıkamıyorum zaten."
"Şu köşedeki ağaç kovuğunu görüyor musun?"
"Evet."
"İşte ona bas, ardından ben seni tutarım."
"Yetişemezsin ki. Emris, hadi içeri girelim. Ben kurt gibi acıktım ve çok üşüyorum."
Emris, Alp'i dinlemeden anın tadını çıkarmaya devam ediyordu. Haklıydı da, bir aydır okul dışında yurttan dışarı adımını atamıyordu. Acısını şu an çıkarıyordu. Yüzündeki mutluluk bir ömüre bedel çocuğun kaşları, kartal şeklinde yanlara doğrulmuştu.
Sağ taraftan ilerleyen bir kelebek her ikisinin de gözlerinden kaçmamıştı. Turuncu, siyah çizgileriyle gözleri kamaştıran kelebek saniyede birkaç kanat çırpışıyla Emris'in omzuna kadar ilerledi. Ve tam da buraya kondu. Elbette Emris ve Alp de bu duruma karşı tepkileri, fal taşı gibi açılmış gözlerinden anlaşılıyordu. "Alp bu kelebek çok güzel." dedi Emris. Öyle yufka yürekliydiler ki Emris konuşurken omuz hareketinden dolayı kelebeği korkutmamak için fısıldayarak konuşuyordu.
"Okşasana!" dedi Alp. Her ikisinin de gözleri parlıyordu. Büyülenmişçesine bu iki zarif kanada ve muhteşem antenlere bakıyorlardı. Alp yeniden konuştu: "Kelebeklerin yalnızca birkaç gün ömrü olurmuş. Biliyor musun?"
Emris onu duymuyordu. Gözleri yalnızca kelebeğin hareketlerindeydi. Kelebek ağır hareketlerle kanatlarını çırpıyordu. Usulca Emris'in omzundan doğruldu ve göğe doğru kanat çırptı. Emris bu durumu onaylamadı. "Gitme." dedi. Ellerini kelebeğe doğru uzattı. Ancak yetişemedi. Doğruldu, oturmuş olduğu dalda ayağa kalktı. Kelebeğe doğru zıpladı. Ellerini birleştirdi ve kelebeği yakaladı.
Emris bir anda ağaçtan yere düştü.
"Emris! İyi misin, Emris. Uyan. Aç gözlerini... Baba, dede!" Emris yere düştüğü gibi başında kanama başlamıştı. Tam da kafasına doğru düşmüştü çünkü. Alp, Emrisin kanlarını silmeye çalışıyordu ama sildikçe daha çok artıyordu. "Gözlerini aç Emris." Emris gözleri kapanmış, soluğu durmuş halde yerde sırtüstü konumda yatmaktaydı. Alp bağıra çağıra ağlıyor ve Emrisi uyandırmak için bütün çabasını harcıyordu.
İçeriden bir adam geldi. Çocukların yanına kadar hızlıca yürüdü. Alp'e sordu: "Az evvel ne oldu?"
Alp kekeleyerek küçük ağzından çıkan birkaç garip kelimeyle açıklamaya çalıştı. Adam Emris'i kucağına doğru kaldırdı. Taşıyarak ilerledi. İlerideki ahıra götürdü.
Alp sevindi. Babasına çok güveniyordu. Arkadaşını kurtaracaktı. Bundan bir şüphesi yoktu. Babası, can dostunu öldürecek değildi. Onu iğileştirmek için buraya getirmişti tabii ki.
"Baba, onu kurtar. Lütfen baba. Yalvarırım kurtar onu."
Babası yalnızca sırıttı.