İçeriğe geç

adelina

Bölüm 2 · 9 dk okuma

adelina

Bölüm 2

2. bölüm

Gözlerimi araladığımda zifiri bir karanlık beni kucaklıyordu. Her şey aynıydı; değişen hiçbir şey yoktu. İlerlemeye devam ettim, nereye gittiğimi bilmeden. Devasa bir dairede mi dönüp duruyordum, yoksa zamanın ötesinde bir döngüde miydim? Saatler, belki de günler boyu bu karanlığın içinde yürüdüm, ancak ne bir sona ulaşabildim ne de bir ize rastladım.

"Ölüm denilen şey bu kadar basit miydi yani?” diye fısıldadım. Sesim, bir yankı bulamadan karanlığın içinde eriyip gitti.

Karanlığın içindeki o yabancı ben miydim, yoksa bu karanlığın ta kendisi mi bendim? Belki de en başından beri hiçbir yere gitmiyordum. Olduğum yerde sayıyordum, tıpkı hayatımın geriye kalan o on sekiz yılı gibi. Açık sandığım gözlerim belki de mühürlüydü.

Açık olan gözlerimi usulca kapattım, yürüyüşümü noktalayıp beklemeye başladım. Burada ne arıyordum? Gerçekten de Tanrı'nın nefret ettiği çocuk ben miydim? Her zaman uyumluydum, bu yüzden en uyumsuzları hep bana verirlerdi. Peki karşılığında ne aldım? Kocaman bir hiç. Belki de Tanrı uslu çocukları değil, dünyayı yakan yaramaz çocukları seviyordu?

İç hesaplaşmamın derinliklerinde, Tam o anda, karanlığın damarlarından sızan zayıf bir ışık süzmesi belirdi. Uzaklardan gelen, boğuk ve anlaşılmaz bir ses yankılanmaya başladı. Işık benden kaçıyordu. Ayağa fırladım. Onu yakalamalıydım. Neler olduğunu öğrenmeliydim. Karanlığın içinde körlemesine koşmaya başladım; ancak ben hızlandıkça o daha da uzaklaşıyordu.

Hayır, onu kaçıramazdım; o benim son ümidimdi. "LÜTFEN DUR! S-SEN ÖLÜM MÜSÜN?" diye ardından haykırdım. Çok hızlı ilerleyen ışık aniden durdu, bu da onu yakalamak için harika bir fırsattı.

Sonunda bu bilinmezlik dolu yerde bir sonuca ulaşacaktım. Ona yaklaştıkça ilerlemek daha da zorlaşıyordu; sanki bir oyunda harita dışına çıkmışım da daha ileri gitmemem gerektiğini bildiren bir uyarı alıyordum. Ama umurumda değildi, ona ulaşmam gerekiyordu.

Burada biraz daha kalırsam zihnen parçalanıp yok olacaktım. Bu yüzden kendimi daha çok zorlayarak ileri gitmeye ittim, ancak bir yerden sonra hareket etmem imkansız hale geldi; vücudumdaki hiçbir kas oynamıyordu, resmen felç olmuştum.

Yine o his, asla kurtulamadığım 'çaresizlik' duygusu beni tüketip bitiriyordu. Hep böyle olurdu; bir şey için sonuna kadar çabalardım, ama benim tek başıma yapabileceklerim sınırlı olduğu için her işin sonunda çaresizce kenara çekilmem gerekirdi.

Işıkla aramızda neredeyse bir kulaç mesafe vardı. Orada durarak resmen benimle dalga geçiyordu. Bu durum beni daha da sinirlendiriyordu. Sadece insanlar değil, tüm doğa benimle oyun oynuyormuş gibi hissettiriyordu.

Kendi halinde parlayan ışık, önce sağa sonra sola yalpalarayak bana doğru yaklaşmaya başladı. Yaklaşırken o ufacık ışık süzmesi bir silüet şeklini alıyordu. Net hatları olmasa da, az önceki haline göre daha büyük bir formu vardı.

Aramızdaki mesafeyi hızla kapatan silüet, el benzeri bir uzvunu omzuma koydu. Bana yaklaşıp, daha önce anlamadığım kelimeler yerine, neredeyse duyulması imkansız bir ses tonuyla kulağıma "uyan" dedi.

Dünya çatırdamaya başladı. Karanlık duvarlar binlerce parçaya ayrılarak yıkıldı ve yerini kör edici bir beyazlığa bıraktı. Silüet yok olmuştu. Çevremdeki her şey sanki bir depremle yerle bir oluyordu.olmuştu. Ve az önceki felçli durumumun aksine hareket yeteneğim geri gelmişti, ancak çevrem yıkılmaya başlamıştı. Buradan kaçmam gerekiyordu.

Ben ne kadar hızlanırsam, çevremdeki duvarlar da o kadar hızlı çatlıyor ve yok oluyordu. İleri gittikçe bulunduğum yer küçülüyor gibiydi; sonu olmadığını düşündüğüm yerin sonuna ilerliyordum ve sona yaklaştığım her an, başlangıç daha da yaklaşıyordu. Sonun ve başlangıcın arasında eziliyordum...

Yüksek bir sesle bağırarak sıçrayıp, nihayet gerçekliğe döndüm. Gözlerim deli gibi etrafı taradı; hiçbir şeye odaklanamadım, sadece algılarımın geri gelmesini bekliyordum. Ne kadar zaman geçmişti? Kaç yaşındaydım, neredeydim, ben kimdim? Olanlar neydi? Kafam o kadar doluydu ki kendime gelemiyordum. Aklımı yitirmeme ramak kalmıştı.

Ama bir anda görüşüm yine bulanıklaştı. İlk önce yine bilincimi kaybediyorum sandım, ta ki elimde ıslaklık hissedene kadar. Başımı aşağı eğdim ve odaklayamasam da gözyaşlarımın aktığını fark ettim. Bunun ardından vücudumu derin bir titreme sardı. Histeri krizi geçiriyordum.

Elimle gözyaşlarımı silmeye çalıştım, ama ben sildikçe daha çok geliyordu. Tutamıyordum, sanki musluktan boşalırcasına akıyordu.

Tam o sırada kolumda yumuşak bir dokunuş hissettim. İlk refleksim kendimi geri çekmekti ama o dokunuşla birlikte damarlarıma huzur dolu, ılık bir sakinlik yayıldı. Titremem dindi. Nefesim yavaşladı.

Ve birkaç dakika sonra kendime gelmiştim. Histeri krizim sona ermiş, algılarım yavaşça geri dönüyordu. Artık ne ağlıyor ne de titriyordum. Tamamen normale dönmüştüm.

Bana yakın duran ve tahminen kolumu tutan kadın çok yumuşak bir sesle "Sanırım kendine geldi," dedi.

Yere dikilmiş olan gözlerimi kaldırdım ve yanımdaki kadına baktım. Çok genç görünmüyordu ama fiziksel olarak çok sağlam duruyordu. Kızıla çalan kahverengi, upuzun saçları vardı ve saçına eşlik eden orman yeşili gözleri, yarım çerçeveli gözlüklerinin ardında parlıyordu. Kadın, benim ona bu kadar dikkatli baktığımı görünce gülümseyen bir ifadeyle elini kaldırarak "Bu kaç?" dedi.

Boğazım ağlamaktan kurumuştu, o yüzden güç bela titrek bir ses tonuyla "Ü-üç," diyebildim sadece. Bana bakan kadın onaylar şekilde başını sallayarak ilgisini benden çekip yatağın tam karşısında oturan yaşlı adama yöneltti.

"Şimdi rahatlamış ve kendine gelmiş vaziyette," dedi ve ben de kadının baktığı yöne doğru döndüm. Karşımda büyük bir edayla oturan adama baktım. Adam resmen parlıyordu; Adam, odanın atmosferini tek başına domine ediyordu. Bembeyaz teni, ipek kıyafetleri ve gümüş rengi sakalıyla bir heykel kadar kusursuz görünüyordu. Saçlarının üstü gece karası, yanları ise kış beyazıydı. Ama asıl sarsıcı olan gözleriydi; derin bir safir taşı gibi parlıyorlardı.

Onu süzdüğümü fark eden adam, az önce kadının yaptığı gibi hafifçe gülümsedi ve bana "Uyandın mı çocuğum?" dedi.

Adamın varlığından etkilenmiştim ve ne diyeceğimi ya da ne yapacağımı bilemedim, sadece yavaşça başımı salladım.

Sonra yavaşça içinde bulunduğumuz odayı süzdüm. Burası bulunmam gereken hastane odası değildi; tamamen bambaşka bir yerdi. Camdan dışarı baktığımda, manzarada kara kara bulutlar, yoğun bir sis ve çok sık bir orman gözüküyordu.

İlgimin onlardan kaydığını fark eden adam narin sesiyle "Sanırım bizim çocuklar seni biraz korkutmuş. Onlar adına özür dilerim, Adelina," dedi ve o an dank etti. Hastanede tartıştığım adam ve diğer o ikisi.

Odağımı hemen karşımda oturan adama çevirerek "Siz kimsiniz, beni nereye getirdiniz, benden ne istiyorsunuz? Şunu söyleyeyim, önceki adam gibi saçma sapan şeyler söyleyecekseniz hiç konuşmayın daha iyi," diye açıkça sordum. Sonra hala kolumu tutan kadını fark ettim ve kolumu kurtarmaya çalıştım. Bunu fark eden kadın kolumu bırakıp iki elini de havaya kaldırarak teslim olduğunu gösterdi.

Karşımda oturan adam bacak bacak üstüne atarak "Oh doğru, nasıl olur da ilk nezaket kuralını unuturuz? Hemen kendimizi tanıtalım. Ben Edmund White... Beni okul müdürün olarak düşünebilirsin. Yanında duran hanımefendi ise Bayan Dorothy Bennett... Okulumuzun hemşiresi diyebiliriz. Sıradaki soruna gelecek olursak, sen şu an okulun revirinde yatıyorsun, yani okuldayız. Ve galiba en önemli soruya gelecek olursak..." dedi, uzun bir süre üzerine bir şey söylemedi.

Ağzını açtı açtı kapattı, sanki ne diyeceğini bilmiyordu, aklındaki cümleleri nasıl ifade edeceğini bulamıyordu. Bu derin sessizliğe dayanamadım. "Ne yani, beni hastaneden kaçırıp bir tarikat okuluna mı getirdiniz?" dedim.

Hem yanımda duran kadın hem de karşımdaki adam, dediğim şeyleri duyduktan sonra kahkaha seviyesinde olmasa da kısık bir şekilde güldüler. "Hayır çocuğum, biz seni asıl ait olduğun yere getirdik," dedi adam ve ayağa kalktı. Bana doğru yaklaştı: "Buraya gelene kadar başına açıklayamayacağın bir ton değişik şeyler geldi, değil mi çocuğum?" diye sordu.

Adam soru soruyordu ama zaten cevabı biliyor gibi konuşuyordu: "Hayatının tamamını bu kavramdan izole yaşadın ve bir anda... 'Büyü gerçek' denilmesi muhtemelen deli saçması geliyordur sana, değil mi çocuğum?"

Kulaklarım yanlış mı duyuyordu, yoksa karşımda tüm ihtişamıyla duran adam da diğerleri gibi büyü hakkında bir şeyler mi saçmalıyordu?

Benim onlara inanmadığımı çok iyi biliyorlardı. Kadın yatağın kenarına oturdu ve benimle göz teması kurarak "Bize inanmıyorsun, peki ya kendine?" diyerek bembeyaz olan saçlarımı tutarak gösterdi: "Bildiğim kadarıyla albino değilsin, Adelina."

Saçlarıma tekrar baktım, benim güzel sarı saçlarım tüm ihtişamını kaybetmişti. Bu çok kötü bir 1 Nisan şakası falan olmalıydı. Hala hiçbir şey mantıklı gelmiyordu. Bu nasıl olabilirdi ki? Daha net cevaplara ihtiyacım vardı.

"Bakın, hala tek kelimenize inanmıyorum ama benimle dürüstçe konuşun, tam olarak benden ne istediğinizi söyleyin," diye tekrar sordum.

Adam derin bir iç çekerek "Sana karşı herhangi kötü bir niyetimiz yok, Adelina. Sadece senin hakkında biraz meraklıyız," dedi. Ben de hemen peşi sıra "Meraklı mı? Ne demek istiyorsun, açıkla," diye büyük bir merakla sordum.

Adam camdan dışarı bakarak, "Normal bir büyücü güçlerini 6 yaşında, en geç 8 yaşında göstermeye başlar. 10 yaşında ise dipsiz kuyudan temel yeteneğini öğrenir ve yetiştirilmeye başlanır. Senin gibi dışlanmış çocuklar ise çoğu 10 yaşını bile göremez ve ölür, çünkü güçlerini nasıl kontrol edeceklerini bilmezler ve içten içe yok olurlar. Tabii aralarında bir şekilde yaşamına devam edenler ve bazı büyücüler tarafından bulunup sahiplenilmiş şanslı çocuklar da var. Seni diğerlerinden ayıran kısma gelecek olursak: Büyü gücünün olması gerekenden 10 yıl daha geç ortaya çıkması. Onca yıllık hayatımda buna ilk kez şahit oluyorum. Birkaç yıllık sapmalar çok nadir de olsa oluyordu ama bu kadar geç ortaya çıkması ilginç ve onca şeye rağmen hala hayatta olman..."

Onu dinlerken son sözleri bana çok kronik geldi ve sözünü keserek "Hala hayatta olmam mı? Size kötü bir haberim var müdürüm, ben çoktan... mı öldüm ve bu bana verilen ikinci şans?" dedim, biraz ironik bir ses tonuyla.

Söylediğim şeyleri duyunca belki biraz şaşırırlar sanmıştım ama ikisinin de yüzünde herhangi bir şaşkınlık yoktu. "Ahh evet, ilk uyanış herkes için sanki bir ölüm simülasyonu gibi gelir ama işin sonunda hala yaşamaya devam edersin," dedi.

Evet, bu doğruydu ama ben zaten gerçekten ölmek üzereydim. Nasıl ölmüş olamam? "Uyanıştan bahsettiğimi kim söyledi? Ben gerçekten o yetimhanenin bodrumunda ölüyordum. Huzura kavuşmayı beklerken bir ses uyanmam gerektiğini söyledi ve ölümden daha korkunç bir acı hissettim," diye kendimi açıklamaya çalıştım.

Bu deli saçması şeylere ben de bulaşmıştım. Adam bana dönerek biraz şaşkın bir yüz ifadesiyle "Bir ses sana uyanmanı mı söyledi? Hmm, ilginç," dedi ve elini çenesine götürerek düşünür bir pozisyon aldı. "Normalde uyanış, içindeki mananın artık vücuduna sığamamasından kaynaklanır ve mana çekirdeğini oluşturmak için katlanmamız gereken bir durumdur. Mana çekirdeği oluşturmak o kadar çok enerji ortaya çıkarır ki, bazılarınınki bir dağı yaracak kadar ya da bir yetimhaneyi yok edecek kadar çok büyük bir enerji ortaya çıkarır. Çoğu dışlanmış, uyanış esnasında başarısız olur ve uyanamadan ölür. Sende ise tam tersi, ölüm esnasında o kadar dengesiz bir durumda gerçekleşip olumlu sonuçlanması şaşırtıcı bir şey," diye uzun bir açıklama yaptı.

Söylenen şeyleri artık kafam almıyordu, başıma ağrılar giriyordu. Çocuk fantazi kitabından kaçmış gibi duran bu durum karşısında ne demem gerekiyordu şimdi?

Durumumun biraz kötüye gittiğini fark eden kadın hemen tekrar kolumu tutmaya başlamıştı. Her şey kocaman bir yalan gibi geliyordu ama ne zaman bu kadın beni tutsa tüm acım ve öfkem yok oluyordu ve bunun nasıl olduğunu açıklayabilecek tek bir argümanım bile yoktu.

Ayakta duran adam tekrar koltuğa oturdu: "Ve biraz ailen hakkında araştırma yaptık. Normalde sıradan ebeveynlerin olsaydı onları bulmak çok kolay olurdu ama şu anki durum tam tersi gibi duruyor. Aile üyelerinden birini sadece üstün körü tahmin edebiliyorum, o da sadece tahminden başka bir şey değil. İşte tam da bu yüzden seni onlarla görüştüreceğim," dedi sakin bir ses tonuyla.

"Ne, beni ailemle mi görüştüreceksiniz?" diye şok içinde sordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.