İçeriğe geç

adelina

Bölüm 3 · 14 dk okuma

adelina

Bölüm 3

3. Bölüm

Az önce duyduğum şeyler beni hem derin bir merakın içine sürüklemişti hem de duyduklarım kulağa son derece saçma gelmişti. Çünkü bu adam, daha birkaç saniye önce bana ailemin bulunmasının neredeyse imkânsız olduğunu söylemiş, hemen ardından ise beni onlarla görüştürmek istediğini belirtmişti. Zihnim bu çelişkinin yarattığı girdapta çalkalanıyordu.

"Biliyorsun değil mi, şu an kendinle çelişiyorsun?" dedim, sesimdeki güvensizliği gizlemeye gerek duymadan. "Önce ailemin bulunamayacağını söyleyip, hemen arkasından beni ailemle görüştürmek istediğini söylüyorsun. Bir dediğiniz bir dediğinizi tutmuyor resmen. Söyleyin bana, size bu durumda nasıl güvenebilirim ki?" diyerek kendimi korumacı bir savunma pozisyonuna aldım. Oturduğum yatakta dikleşmiş, gözlerimi adama dikmiştim.

Karşımda bütün heybetiyle oturan adam, odadaki loş ışığı kırarak yavaşça ve tüm ihtişamıyla ayağa kalktı. Boyu posu, üzerindeki asil kıyafetlerle birleşince odada baskın bir figür haline gelmişti.

"Çocuğum, 'aile' derken galiba kendimi yanlış ifade ettim," dedi, sesi kadife gibi yumuşak ama bir o kadar da otoriterdi. "Burada bahsetmek istediğim annen ve baban değildi; daha çok akrabaların, soyundan gelenler diyebilirim. Kar beyazı saçların sayesinde hangi kökten, hangi soydan geldiğini anlamak benim için çok da zor olmadı."

Kendini bu sözlerle açıklayarak bana doğru ağır adımlarla yaklaştı. Tam önümde durup, yüzündeki karmaşık ifadeyle derin bir iç çekti. Gözlerinde hem geçmişin yükü hem de geleceğin bilinmezliği vardı. Ellerini, omuzlarımdan aşağı dökülen uzun, beyaz saçlarıma doğru uzattı. Parmaklarının ucunda saç tellerim parıldarken, "Genetik olarak bu beyaz saçlara sahip olan tek bir aile var bu topraklarda," diye açıklamasına devam etti.

Saçlarımla biraz oyalandıktan, sanki o tellerde saklı olan bir efsaneyi doğrulamak ister gibi inceledikten sonra gövdesinin yönünü ağır ahşap kapıya doğru çevirdi. "Sen biraz daha dinlen çocuğum ve bu süre zarfında başına gelen olayları anlamlandırmaya çalış. Biz yarın tekrar geleceğiz, merak etme," dedi. Kapının üzerinde asırlık bir emeğin ürünü olduğu belli olan, ince ahşap işlemeli kulpunu tuttu ve kapıyı yavaşça araladı. Kapı açıldığı anda, o ana kadar odanın sınırlarında hapsolmuş olan dış dünyanın sesleri bir sel gibi içeri hücum etti.

Uyandığım andan beri bu oda ve çevresi o kadar derin, o kadar ürkütücü bir sessizliğe gömülmüştü ki, bana anlattıkları bu 'okul' dedikleri yerin tamamen zihnimde uydurduğum bir kurmaca olduğunu düşünüyordum; ta ki o dışarıdan gelen canlandırıcı ses cümbüşünü duyana kadar.

Yanımda bir gölge gibi sessizce bekleyen Dorothy, hızlı ve hafif adımlarla Edmund’ın peşinden gitti. Tam kapıdan çıkmadan hemen önce, omzunun üstünden bana doğru dikkatli, korumacı bir bakış fırlattı.

"Burada zaman hızlı akar, canın bile sıkılmadan yarın olmuş olur," diyerek sevecen bir tavırla göz kırptı. Tam ayrılacakken, son bir şeyler daha eklemek ister gibi dudaklarını araladı, arkasını dönüp fısıldar gibi konuştu: "Aklından geçen o kaçış yöntemlerini hiç deneme bile. Kapı ve pencereleri açabilirsin ama buradan çıkamazsın. Ha, bir de... Kendini iyi hissetmezsen hemen yandaki zili çal. Yoğun olduğum için muhtemelen ben gelemesem de seninle ilgilenmek için muhakkak birileri gelecektir."

Bu sözlerin ardından Dorothy de odadan dışarı çıktı. Ağır ahşap kapı arkalarından kapandı ve dışarıdan gelen tüm o ses cümbüşü, sanki bıçakla kesilmiş gibi bir anda yok oldu. İkisi de odadan çıkar çıkmaz, az önce zihnimi ayakta tutan o yapay açıklık ve güç hissi yavaş yavaş kaybolmaya, yerini ağır bir bitkinliğe bırakmaya başlamıştı.

"Olayları sorgulamak ve hazmetmem için beni yalnız bırakıyorsunuz ama aynı zamanda beni büyüyle ya da yorgunlukla bayıltıyorsunuz... Ah, ne büyük bir ironi ama!" diye içimden geçirdim, dudaklarımda acı bir tebessümle.

Yavaş yavaş yatakla birleşiyordum; sanki şilte beni içine çekiyor, bedenim ağır bir kurşuna dönüşüyordu. Zihnim yine duman altı oluyor, düşüncelerim birbirine karışıyordu. *"Neyse, zaten yarınki o büyük karşılaşma için enerjiye ihtiyacım var. Belki de gözlerimi açtığımda tüm bu tuhaflıklar sadece kötü bir rüya olarak kalır,"* diye düşünürken, bilincimin ipleri tamamen koptu ve çoktan derin bir uykuya dalmıştım. Bu sefer rüyamda o karanlık, garip kabuslar yoktu; sadece saf bir huzur vardı.

Zihnimin dumanlar arasında dağılması ve gözlerimin kapanmasıyla, tekrardan geri açılması arasında sanki sadece birkaç saniye geçmiş gibi hissetmiştim.

Ancak kendime geldiğimde, üzerimdeki o ölü toprağını atmış, çok daha dinç ve hafiflemiş hissediyordum. Gün henüz yeni yeni aydınlanıyordu. Odanın yüksek tavanına vuran o tanıdık, sabahın ilk ışıklarına ait ılık parıltıyı gördüm. Henüz tam anlamıyla uyanamamış, uyuşuk bedenimi yatakta hafifçe doğrultup başımı büyük pencereye doğru çevirdim. Gördüğüm manzara karşısında göğsümün ani bir hayranlıkla sıkıştığını, kalbimin tatlı, heyecanlı bir ritimle çarpmaya başladığını hissettim.

Dışarıda, gökyüzünün sonsuz tuvaline eşsiz, ilahi bir fırça darbesi vurulmuş gibiydi. Gece, yerini usulca ve asaletle yeni güne bırakırken, ufuk çizgisi göz alıcı, büyüleyici bir kızıllıkla yıkanıyordu. O kadar göz alıcı, o kadar hoş bir kızıllıktı ki bu; sanki gökyüzü alevden dokunmuş ipek bir tül kuşanmış, tüm dünyayı selamlıyordu. Bu muazzam şöleni sadece yattığım yerden izlemek bana yetmedi; içimde o güzelliğe dokunma, o serin sabaha karışıp onun bir parçası olma isteği uyandı.

Uzandığım yataktan tek bir hamlede sıyrılıp ayaklarımı soğuk taş zeminle buluşturdum. Tabandaki o soğukluk beni tamamen uyandırdı. Adımlarım, iradem dışında neredeyse kendiliğinden pencereye doğru yöneldi. Parmaklarım devasa pencerenin ahşap pervazlarına doğru uzandı, mandalları çevirip camı ardına kadar açtım. O an, sanki o dakikaya kadar hiç nefes almıyormuşum gibi hissettim. Bu harika, uçsuz bucaksız manzaraya karşı göğsümü şişirerek derin bir nefes aldım.

Sabaha karşı doğanın bağrından salınan o ilk serin hava dalgası, sabırsızca içeri süzülüp doğrudan yüzüme çarptı. Bu taze esinti tenimi tatlı tatlı ürpertti, saçlarımı geriye doğru savurdu.

Tam o sırada, dün Dorothy’nin söylediği o gizemli cümleler zihnimde yankılandı: *"Kapı ve pencereleri açabilirsin ama çıkamazsın."*

Merakıma yenik düşerek elimi açık camdan dışarıya, boşluğa doğru uzattım. Elim belli bir mesafeye kadar rahatça gidebilse de, görünmez bir duvara çarpmış gibi bir yerden sonra daha fazla ileri gidemedi. Havada asılı kalan parmaklarımı ne kadar güçlü ittirirsem ittireyim, karşımda esnek ama aşılmaz bir kalkan vardı; elim asla ilerlemiyordu. Bu görünmez engel, şu ana kadar bana denilen her korkunç ve fantastik şeyin gerçekliğini kesin bir şekilde onaylıyordu.

"Yani yaşananların hiçbiri bir rüya değildi... Hepsi, her bir detayı gerçekti," diye homurdanarak camdan dışarıyı izlemeye devam ettim. Odanın camı, uçsuz bucaksız, devasa ağaçlarla bezeli kadim bir ormana doğru bakıyordu. Gökyüzü ne kadar aydınlık, ne kadar kızıl olursa olsun, ormanın derinliklerine çökmüş olan o gri, yoğun sis sanki yüzyıllardır oradaymış ve hiç kalkmayacakmış gibi kasvetli duruyordu.

Gözlerimi ileriye dikmek yerine, bu sefer görebildiğim kadarıyla binanın dış cephesini süzdüm. Kaçıncı katta olduğumu anlamaya, konumumu çözmeye çalıştım. Burasının heybetli, kale benzeri bir bina olduğu dışarıdan bakınca çok daha net belli oluyordu. Kısıtlı bir görüş açım olmasına rağmen, mimari açıdan büyülenmemek imkansızdı. Yılların, belki de asırların geçmişinin yükünü omuzlarında taşıdığı her bir taşından, her bir çatlağından okunuyordu. Duvarları oluşturan devasa, zamanla kararmış taşların aralarından sızan yeşil sarmaşıklar, binayı adeta doğanın kalbinden fırlamış bir parça haline getirmişti. Ancak bu yaşanmışlık ve eskilik, ona köhne ya da yıkık bir hava değil; tam aksine insanın dizlerini titreten, saygı uyandıran muhteşem bir asalet katıyordu.

Ben büyülenmiş bir şekilde binayı süzüp düşüncelere dalmışken, odamın kapısı bir anda sertçe çalındı. Gelenlerin kim olduğunu tahmin etmek hiç de zor değildi. Bu yüzden, kapının dışında duranların kolayca duyabileceği net ve soğukkanlı bir ses tonuyla "Girebilirsiniz," dedim. Yerimden hiç kıpırdamadan, sırtımı pencerenin pervazına yasladım ve kollarımı göğsümde çaprazlayarak beklemeye başladım.

Odanın ağır kapısı gıcırdayarak açıldı. İçeriye ilk olarak, her zamanki gibi yavaş, temkinli ve kendinden emin adımlarla Edmund girdi. Düne kıyasla bugün çok daha resmi, asil kumaşlardan dikilmiş koyu renk bir kıyafet giymiş gibi görünüyordu. Odaya adım atıp benim halihazırda uyanmış, cam kenarında dikilen siluetimi görünce hafifçe gülümsedi. "Birileri çoktan uyanmış gibi," dedi ve bana doğru yaklaşmaya başladı.

Onun hemen peşinden ise içeri Dorothy süzüldü. Dorothy’nin tarzı, Edmund’a göre çok daha salaş, rahat ama yine de kendine has bir şıklık barındırıyordu. Yüzünde hafif, dostane bir tebessüm vardı. Odaya girer girmez gözlerini bana çevirdi ve açık olan camı işaret ederek, "Günler sonra ilk yaptığın şey odadan kaçmaya çalışmak mı yoksa?" diyerek takıldı.

Onun bu şaşırtıcı sözünün ardından, içimi kaplayan hafif bir merakla başımı kaldırıp gözlerimi Dorothy’ye diktim. "Günler sonra derken?" diye sordum, sesimdeki şaşkınlık belirgindi.

Tam o sırada, odanın açık kapısından içeriye yeni biri daha girdi. Bu adamın saçları da en az benimkiler kadar kar beyazıydı ve beline kadar uzun, düz tellere sahipti. Adam olarak düşündüğüm bu yeni kişinin yüz hatlarını net olarak göremiyordum; çünkü yüzünün alt kısmını tamamen kapatan gri, metalik detaylara sahip gizemli bir maske vardı. Sessiz, adeta bir hayalet gibi hissettirmeyen adımlarla odaya girdi ve kapının hemen yanındaki gölgede yerini aldı. Konuşmaya, kelimeler harcamaya karşı hiç hevesi yok gibi duruyordu. Odadaki diğer insanların o hiç yokmuş gibi davranmasına karşı da en ufak bir negatif fikri, tepkisi yoktu; adeta canlı bir heykel gibiydi.

O sırada tam karşımda, ellerini rahat bir tavırla ceplerine koymuş olan Dorothy soruma cevap verdi: "Dört gündür uyuyorsun, Adelina."

Ani ve soğuk bir şok dalgası tüm bedenimi vurdu. Göğsüm hızla inip kalkarken, "Ne? Dört gündür mü uyuyorum?" diye soludum. "Nasıl olabilir? Sadece gözlerimi kapattım ve açtım... Sabah oldu sanmıştım. Ama ben... Gerçekten dört gündür mü uyuyorum?" diyerek yaşadığım o derin şoku kelimelere dökmeye çalıştım. Zaman algım tamamen altüst olmuştu.

Dorothy ise bendeki bu panik halini yumuşatmak ister gibi esprili bir tonda, "Bir an senin kış uykusuna yattığını sanmıştık," dedi ve kendi kendine kısık bir sesle güldü.

O sırada kapının yanında, derin bir sessizlik içinde bekleyen o maskeli, beyaz saçlı adam boğazından ufak, tok bir öksürük sesi çıkardı. Bu yapay ses, bir kelimeden ziyade "Biraz daha hızlı olmamız gerekiyor, zaman kaybediyoruz" mesajını vermeye çalışan bir uyarı gibiydi.

Gözümün ucuyla o gizemli adama doğru baktım, onu dikkatle süzdüm. Çok ciddi, sarsılmaz bir duruşu vardı. Maskesinin üzerinden görünen gözlerinde herhangi bir duygu belirtisi, insani bir sıcaklık kırıntısı yoktu. Bakışlarımı üzerindeki o tekinsiz baskıdan çektim.

O esnada Edmund, benim merak ve şaşkınlık dolu bakışlarıma karşılık vererek durumu netleştirdi: "Bedenin ve zihnin, son zamanlarda olan biten tüm o sarsıcı olaylar yüzünden çok yorulmuştu. Bu yüzden sen bilincini tamamen kapatıp kendine gelene kadar, vücudun otomatik olarak yoğun bir yenilenme sürecine girdi. Bedenin, içindeki mana çekirdeğini kabul etmeye, onunla uyum sağlamaya çalışıyor; bu yüzden düşündüğünden çok daha fazla enerji harcıyor. Aslına bakarsan, bizim beklediğimizden bile erken uyandın."

Edmund bu bilimsel ve büyüsel açıklamayı yaptıktan sonra yatağa doğru birkaç adım yaklaştı. Havaya kaldırdığı elinin parmaklarını şık bir hareketle, tek bir kez şıklattı. O an havada hafif bir ışık parıltısı büküldü ve yatağın boş olan yüzeyinde, aniden yaklaşık on tane, birbirinden tamamen farklı tasarımlarda, göz alıcı elbiseler belirdi.

İşte, büyü dedikleri o mucizevi şeyi ilk defa bu kadar somut, gözümün önünde canlı olarak görmüştüm. Fakat bu ani görsel şölene rağmen içimde garip bir tatminsizlik vardı.

"Hmm... Büyü işini kafamda hiç böyle hayal etmemiştim," diye mırıldandım, dürüstçe. "Bu bana çok... Nasıl desem, sıkıcı gibi geldi. Daha komplike, daha gösterişli, havada rünlerin uçuştuğu bir şey bekliyordum resmen." İçimden geçen bu çocuksu hayal kırıklığını açıkça dışarı vurmuştum.

Edmund yüzündeki o babacan, hafif tebessümle beraber kafasını salladı. "Keşke her şey bu kadar kolay ve sadece görsellikten ibaret olsaydı," dedi. Ama cümlesinin devamında, bu işin arkasındaki o zorlu, karanlık kısmı açıklamaya yanaşmadı. Bana olan bakışları daha çok, *"İleride ne tür zorlukların, nasıl büyük bedellerin var olduğunu zaten kendin deneyimleyerek öğreneceksin"* tarzında, gizemli bir şefkat barındırıyordu.

Dorothy yatağın üzerindeki kumaş yığınına yaklaşarak, "Hangisini giymek istersin?" diye sordu. Elbiselerden birini narin parmaklarıyla eline alıp şöyle bir süzdü; sonrasında ise uzaktan, ölçü almak ister gibi benim üstüme doğru tuttu. Dorothy’nin elindeki elbise zarif bir krem rengindeydi. Sıradan bir kıyafet olmak için fazla pahalı, elit duruyordu ama aynı zamanda gündelik olarak da rahatça giyilebilecek, insanı boğmayan, fazla abartıdan uzak bir tasarımdı. Yatağın üzerindeki diğer tüm elbiseler de hemen hemen bu tarza yakındı. Dokularından ve ışık altındaki parıltılarından, hepsinin tamamen saf, birinci sınıf ipek kumaştan yapıldığı açıkça belli oluyordu.

Yatağın yanına kadar giderek elbiselere daha yakından baktım. Parmak uçlarımı kumaşların üzerinde gezdirdim ve içlerinden en çok ilgimi çeken, rengiyle beni cezbeden su yeşili elbiseyi elime aldım. Şöyle bir kaldırıp alıcı gözüyle süzdüm. Elbiselerin hemen hemen hepsi, sihirli bir şekilde tam da benim bedenime göre ayarlanmış gibi duruyordu. Bu su yeşili elbise; bedene tam oturacak, aşağıya doğru ise akıcı, asil ve düz kesim bir siluete sahipti. Kumaş olarak, attığım her adımda adeta suyun üzerindeki dalgalanmaları yaratacak ama gözü yormayacak şekilde, parlamayan mat bir ipek kumaş tercih edilmişti. Tasarımı çok asildi.

Elimdeki elbiseyle birlikte Dorothy’ye dönerek, "Bunu alacağım," dedim net bir sesle.

Dorothy de elimdeki su yeşili kumaşı baştan aşağı süzdü, seçimi beğenmiş gibi onaylayan bir yüz ifadesi takındı. Ardından arkasına dönerek odadaki erkeklere baktı. "Evet, beyler... Erkekleri odadan dışarı alalım lütfen. Biz de hemen hazırlanıp geleceğiz, merak etmeyin," diyerek kapıyı açtı ve odada bulunan diğer iki kişiyi dışarıya doğru yönlendirdi.

Edmund gayet rahat ve kibar bir tavırla odadan çıktı. Ancak o beyaz saçlı, maskeli heykel adam, uzun boyu ve geniş omuzlarıyla kapı eşiğinden geçerken cüssesinden dolayı biraz zorlanarak, adeta sığamayarak dışarı çıktı.

İkisini de odadan güvenli bir şekilde çıkardıktan sonra Dorothy, yüzünde hafif bir gülümsemeyle bana doğru geldi. Beni omuzlarımdan tutarak odadaki büyük boy aynasının tam önüne yerleştirdi. Ben daha ne olduğunu, elbiseyi nasıl giyeceğimi düşünmeye fırsat bulamadan, Dorothy’nin ellerini havada hafifçe oynatması yetti. Çok bir şey yapmasına gerek kalmadan, o su yeşili elbise sihirli bir şekilde çoktan bedenime kusursuzca oturmuştu. Hatta bununla da kalmamış, tek bir göz kırpma süresinde elimi yüzümü temizlemiş, saçlarımı düzeltmiş ve ayaklarımdaki ayakkabı işini bile tek seferde halletmişti. Aynadaki görüntüme şaşkınlıkla baktım.

Tek kaşımı hayretle kaldırarak arkamda duran kadına doğru döndüm. "Bunu büyüyle bu kadar kolay, bir saniyede halledebiliyorsak... Onları neden odadan çıkardık ki?" diye sordum. Sonra tekrar aynaya doğru döndüm; hem kendimin bu yeni, asil haline hem de Dorothy’nin aynadaki yansımasına baktım.

Kadın ellerini arkasında birleştirerek sakin adımlarla yatağın kenarına oturdu. "Bir şeyi büyüyle yapabiliyor oluşumuz, onu her zaman büyüyle yapmamız gerektiği anlamına gelmiyor Adelina," dedi. Beni baştan aşağı, gurur duyan bir ifadeyle süzdü ve konuşmasına şu sözlerle devam etti: "Ve ayrıca, bu bir temel görgü kuralıdır. Büyü, mahremiyeti ve saygıyı ortadan kaldırmamalı."

Duyduklarım karşısında yetimhane yıllarımın o katı, acımasız anıları zihnimde canlandı. "Yapmak zorunda değilsiniz ama yapabilirsiniz... Yetimhanede 'Anne' denilen o başımızdaki kadına her cuma günü zorunlu bir karşılama töreni yapılırdı. Sadece o törene kıyafetlerle hazırlanmamız saatlerimizi alırdı. Böyle bir büyü, o zamanlar elimizde olsaydı çok işe yarardı. Elinizde olan bu tarz harika imkanları kullanmıyorsanız, bu sizin salaklığınız olmaz mı?" diyerek içimdeki o eski, birikmiş kırgınlığı ve mantığı dışarı döktüm.

Yatakta oturan kadın, bu sert çıkışım karşısında sadece hafifçe omuz silkti. "Farklı hayatlar, farklı bakış açıları getirir çocuğum," diye mırıldandı. Ardından ayağa kalkıp açık olan büyük cama doğru ilerledi ve içeri giren serin havayı keserek camı kapattı. Tekrar bana dönerek, "Artık dışarı çıkmaya hazırız," dedi ve kapıya doğru yol aldı. Kapıyı yavaşça açtı ama kendisi önden çıkmak yerine, kapıyı benim geçmem için nazikçe tuttu. Eliyle dışarıyı işaret eden zarif bir "buyurun" hareketi yaptı ve benim kapı eşiğinden geçmemi bekledi.

Ben başımı dik tutmaya çalışarak kapıdan dışarı çıktıktan sonra, o da hemen arkamdan dışarı süzüldü ve kapıyı arkamızdan kapattı. İşte tam o anda, arkamı döndüğümde gözlerime inanamadım. Az önce içinden çıktığımız o koca ahşap kapı, kapandıktan sonra bir anda havada sönümlenerek yok oldu; arkasında düz, masif bir taş duvar bırakmıştı. Sanki orada az önce bir oda hiç var olmamış gibiydi. Bu kalede, bu okulda durduğum her saniye başka bir sihirli şeye şaşırmaktan en sonunda aklımı kaçıracaktım galiba. Ama garip olan şuydu ki, tüm bu imkansızlıklara içten içe alışıyor gibiydim de. İçimde çok tuhaf, karmaşık bir his curcunası, kabullenme ile şaşkınlık arasında gidip geliyordu.

Koridordan binanın dış alanına doğru çıktığımızda, yüzüme açık havanın o taze, serin esintisi çarptı ve içimde kapalı kalmaktan ötürü biriken o tüm bunaltı hissini tek bir seferde alıp götürdü. Ve artık etrafta belirgin sesler vardı; çok aşırı yoğun olmasa da, uzaklardan yankılanan birkaç gence ait neşeli ve hararetli konuşma sesleri geliyordu.

Odada tek başımayken buranın tamamen boş olduğunu sanmıştım ama dışarı çıkınca fark ettim ki, bu ilk bakışta devasa bir yokluk hissi veren tarihi binada, aslında yan yana geldiklerinde ses cümbüşü yaratacak kadar hatırı sayılır insan yaşıyordu. Etrafta dolanan öğrencilerden bir kısmı, binanın taş koridorlarında birbirleriyle bazı teorik veya büyüsel konularda çok hararetli bir şekilde tartışıyorlardı; diğer bir kısım ise kale duvarlarının önündeki o devasa, yeşilliklerle dolu bahçede oturmuş, çimlerin üzerinde kendi aralarında kurdukları garip bir strateji oyununa odaklanmışlardı. Hepsi ya tam olarak benimle yaşıt ya da benden en fazla birkaç yaş büyük duran, dinamik genç insanlardı.

Benim etrafı büyük bir dikkatle ve şaşkınlıkla incelediğimi fark eden Edmund, adımlarını yavaşlatıp yanıma yaklaştı. "Nasıl, beğendin mi?" diye sordu, sesi gururlu geliyordu. "Bakma şu an sayımızın az olduğuna, henüz tüm öğrenciler akademiye geri dönmedi. Şu an okulda sadece ilk sınıflar ve diğer tüm üst sınıf kademelerinin yetkili temsilcileri bulunuyor. Diğer öğrencilerin tamamı önümüzdeki iki hafta içinde burada olacaklar."

Ben etrafı incelemeye, o binaları ve insanları süzmeye o kadar çok dalmıştım ki, adam yanımda aniden konuşmaya başlayınca anlık bir ürkmeyle irkildim ve heyecandan hemen cevap veremedim. Kendimi toparlamaya çalıştım.

Onun bu sorusuna karşılık olarak, buradaki ihtişamı inkar edemeyeceğim için başımı hafifçe onaylayarak salladım. Bu tarz asil ve kalabalık yerlere, topluluklara hiç alışık değildim; o yüzden gördüklerimi tam olarak zihnimde nasıl yorumlamam gerektiğini, ne hissetmem gerektiğini tam bilemiyordum. Bu yüzden sadece, "Evet... Güzel, canlı bir ortam var gibi görünüyor," diyerek konuyu kısa kesmeyi ve geçiştirmeyi tercih ettim.

Edmund, bendeki bu mesafeli onaylamayı olgunlukl

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.