İçeriğe geç

adelina

Bölüm 1 · 8 dk okuma

adelina

Bölüm 1

1. bölüm

Saat tam gece yarısını vurduğunda, dünya yeni bir güne uyanıyordu. Benim içinse bu, yıllardır bir kurtuluş halatı gibi beklediğim o kutsal gündü: 18 yaşım. Bu lanet olası lağımdan, ruhumu kemiren bu prangasız hapishaneden yasal olarak yürüyüp gidebileceğim gündü. Fakat o an, sabırsızlıkla beklediğim bu yaş gününün, aynı zamanda bu dünyadaki son günüm olacağını nereden bilebilirdim?

Yetimhanenin bodrumunda, soğuk ve nemli zeminin üzerinde kanlar içinde yatıyordum. Beton, vücudumdan akan kanı emmişti; tenime yapışan o ıslaklık hissi midemi bulandırıyordu. Küf kokusu genzimi yakarken başımın üzerindeki floresan lamba düzensiz aralıklarla yanıp sönüyordu. Her sönüşünde dünya bir anlığına yok oluyor, tekrar yandığında ise daha bulanık ve daha uzak bir şekilde geri geliyordu.

Bu hâle düşmeye aslında alışkındım.

Buradakiler benden nefret ederdi. Nedeni hiçbir zaman açık değildi ama bunun bir önemi de yoktu. İtilmek, kakılmak, görmezden gelinmek… bunlar günlük hayatımın sıradan parçalarıydı. Ama bu sefer… farklıydı. Bu sefer gerçekten sınırı aşmışlardı.

O titrek ışığın altında, ciğerlerime batan kaburgalarımın arasından zorlukla nefes almaya çalışıyordum. Bırakın ayağa kalkmayı, göz kapaklarımı aralamak bile dünyanın en ağır yükünü kaldırmak gibiydi. Dudaklarımın kenarından sızan kanın sıcaklığını hissederken, kendime acı bir gülümseme gönderdim.

"Ne kadar gülünç," diye geçirdim içimden. "Doğum günü hediyesi olarak bana ebediyeti sunuyorlar."

Burada çektiğim tüm o işkencelere, 18 yaşıma girdiğim gün özgür olacağım yalanına tutunarak katlanmıştım. Ama görünüşe göre hayatımın bu "ikinci perdesini" görecek kadar vaktim kalmamıştı.

Hiçbir şey olarak doğmuştum ve hiç kimse olarak ölecektim. Bir yetimin yokluğu bu dünya için o kadar ehemmiyetsizdi ki... Muhtemelen bedenimi bahçedeki çöp fırınında yakacaklardı ve kimse beni bir daha aramayacaktı. Bu düşünce, ölmekten daha çok canımı yakıyordu.

'ne kadar sinir bozucu'

Bilincim yavaş yavaş bedenimden ayrılıyordu. Sesler uzaklaşıyor, kalp atışlarım ağırlaşıyordu. Nefes alışverişim kesik kesik hâle gelmişti.

“Eğer yeniden doğarsam…” diye düşündüm son bir çabayla, “her şey yine aynı mı olurdu?”

Bu, aklımdan geçen son net düşünceydi.

Bu dünyadan tamamen yok olmayı beklerken…

Bir ses duydum.

Çok kısık. Neredeyse yok denecek kadar zayıf. Ne dediğini anlayamadım. Belki bir görevliydi… belki de sadece hayal görüyordum. Ama bunun bir önemi yoktu artık. Bu noktadan sonra biri gelse, hastaneye götürse bile kurtulamazdım.

Boş yere umutlanmanın anlamı yoktu.

Sonra…

Başka bir ses.

Hızlı. Keskin. Tedirgin edici.

Sanki küçük bir şey—bir fare gibi—odanın içinde delice koşturuyordu. Önce uzaktaydı ama her saniye biraz daha yaklaşıyordu. Ses büyüdükçe, içimdeki o sönmek üzere olan bilinç aniden alarma geçti.

Korku.

Saf, ilkel bir korku.

Ve ardından…

Acı geri döndü.

Ama bu… az öncekiyle aynı değildi.

Bu çok daha derindi.

Ciğerlerim yanıyordu. Sanki içimde bir ateş yakılmıştı. Kemiklerim tek tek kırılıyor, dişlerim parçalanıyormuş gibi hissediyordum. Her hücrem çığlık atıyordu.

"Az önceki gerçek ölümse... Bu da neydi…”

Bu başka bir şeydi.

Tam o anda—

Kulak zarımı parçalayacak kadar güçlü bir ses zihnimin içinde yankılandı:

“UYAN!”

Ani derin bir çığlıkla gözlerimi bir anda açtım.

Oksijenle buluşunca nefesim aniden kesildi.

Az önceki o dayanılmaz acı… bir anda yok olmuştu.

Ama gördüğüm şey… daha az sarsıcı değildi.

Her yer kırmızı ve turuncu tonlara bürünmüştü. Alevler yükseliyor, duman gökyüzünü kaplıyordu. Yetimhane… tanınmaz hâle gelmişti. Duvarlar yıkılmış, tavan çökmüş, her yer harabeye dönmüştü.

Sanki bir deprem olmuştu.

Ama ben…

İçimdeki tüm o yıllanmış kinin ve nefretin dışarıdaki alevlerle birlikte dans ettiğini inanılmaz bir netlikle görebiliyordum.

Yavaş yavaş işitmem de geri geldi. Bağırışlar, emirler, koşuşturmalar…

İtfaiye. Kurtarma ekipleri.

Gerçeklik yavaşça tekrar yerini alıyordu.

Molozların üzerinde yankılanan sert bot sesleri bana doğru yaklaşmaya başladı. Önümdeki devasa beton yığını itinayla kaldırılldı ve bir çift gözle karşılaştım.

"Burada bir çocuk var! Acil yardım ekibi buraya!"

Adam, üzerime çöken göçükten beni çıkarmaya çalışırken titreyen sesindeki paniği hissedebiliyordum. Bana elini uzattı: "Hadi, ver elini. Yapabilirsin, değil mi?" Cevap veremiyordum. Bacaklarımı, kollarımı kontrol eden ben değilmişim gibi hissediyordum. Zor bela elini tuttum ve o harabeden dışarı süzüldüm.

Dışarı çıkarıldığımda yetimhaneyi tamamen görebiliyordum.

O taş yığını gerçekten yanıyordu.

Bir an için içimde bir sızı hissetmeyi bekledim; sonuçta çocukluğumun geçtiği yerdi. Ama hayır... İçimde en ufak bir hüzün kırıntısı bile yoktu.

Yaralarından dolayı beni hemen ambulansla hastaneye yollamaya karar verdiler. Kapının önünde bekleyen Ambulanslardan birinin içine girdim. İçeri girer girmez sağlık görevlileri başıma üşüştü. Yetkili görünen bir kadın, gözlerime ışık tutarak sordu: "Aktif olarak acıyan bir yerin var mı?"

Damarlarımda dolaşan o garip adrenalin yüzünden hiçbir şey hissetmiyordum. Ancak normal görünmek adına, halihazırdaki yara izlerimi işaret ederek hafifçe başımı salladım.

Ambulans içinde ilk müdahaleyi yaptılar ve daha iyi tetkikler için hastanede bir kaç gün yatış kararı verdiler. Beni yerden göğe kadar mide bulandırıcı bir seviyede beyaz olan bir odaya getirdiler.

Yanımdaki Güler yüzlü hemşire odamdan çıkmadan önce bana bir serum verdi ve bana dönerek "bu seni rahatlatacak tamam mı, şuanda hem vücudun hemde zihninin dinlenmeye ihtiyacı var" diyerek odadan sakince bir şekilde ayrıldı .

Günün yorguluğundan ve yediğim serumdan dolayı kendimi daha fazla uyanık tutamadım ve yavaşça gözlerimi kapattım.

Ve uzun zaman sonra…

Gerçekten uyudum.

O huzurlu uykudan bir boşluğa düşüyormuş gibi sıçrayarak uyandım.

Uyandığımda, kanımdaki adrenalin tamamen çekilmiş ve gerçekler birer tokat gibi yüzüme inmişti. Kalbim deli gibi atıyordu. Gözlerim panikle odayı taradı.

“Bu nasıl mümkün olabilir?”

Zihnim kabul etmiyordu.

“Ben… ölmüştüm.”

“Yoksa burası cennet mi?” diye fısıldadım.

"Daha kötüsü," dedi bir ses.

Kapı çalma gereği duymadan içeri giren üç dağ gibi adamla birlikte odadaki havayı anında değişti.

“Siz kimsiniz bilmiyorum ama lütfen odamdan çıkın,” dedim, sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak.

Ama beni umursamadılar.

Yaklaştılar.

“Bakın… yetimhanede ne oldu bilmiyorum ama… ben artık reşitim. Sosyal hizmetlerin benimle işi kalmadı. Sadece… sessiz bir hayat yaşamak istiyorum.”

En genç olan adam güldü.

“Sosyal hizmetler mi? Bu gerçekten tatlıydı.”

Adamın yüzündeki gülümse… çok rahatsız ediciydi.

" Ama maalesef biz senin ismini bile telaffuz edemeyeceğin bir yerden geliyoruz küçük hanım."

Adam konuştukça içimde bir şeyler sıkıştı.

Gizli ajanlar mıydı? Üzerimde deney mi yapacaklardı?

Odaya girdiğinden beri benimle göz teması kurmaya çalışan adam ise yanındaki adama arka çıkmak için “Gerçekten okunması ne kadar kolay bir insansın,” dedi.

"Tamam, yeter bu kadar," dedi en arkada durup camdan dışarı bakan adam. Sesi diğerlerinden daha olgun ve derindi. "Abraham, Aston... Bizi küçük hanımla yalnız bırakın. Onunla özel konuşmam gerek."

Diğer ikisinin yüzünde az önceki muzursuz yüs ifadelerinden eser kalmamıştı , anında ciddileşip adamın önünde saygıyla eğildiler: "Emredersiniz, efendim."dediler ve sorgulamadan odadan ayrıldılar.

'efendim mi? Yoksa bütün bu saçmalıklar bir tarikat işi falan mı , aman tanrım ben neyin içine düştüm tam olarak'

Yalnız kaldığımızda, "Usta" dedikleri adam benim dalgın halimi anlamış olacak ki dikkatimi toplamak için bana yumuşak ama delici bir bakış fırlattı ve ardından da "Ne kadar gürültülüler, değil mi?" Diyerek sahte bir samimiyetle konuşmaya çalıştı.

"Efendim... Gereksiz samimiyete gerek yok," diye kestim sözünü. "Siz kimsiniz ve benden ne istiyorsunuz?"

Adam hafifçe gülümsedi.

“Ölümden dönmüş biri için dilin oldukça sağlam.”

O an…

Hava ağırlaştı.

Nefes almak zorlaştı.

Gözlerimi kapattım. Dengemi kaybediyordum.

Benim bu dengesiz halimi fark eden adam sanki her şeyden habermiş gibi bana emirler vererek acıyı dindirmeme yardım etmeye çalıştı “Sakin ol,” dedi. “Nefes alışımı taklit et... benim gibi yap.” dedi.

Ne saçmaladığı hakkında gram fikrim yok ama zaman geçtikçe ciğerlerimdeki acı azalıyordu ama asla tamamen yok olmuyordu.

Biraz daha iyi olduğumu fark eden adam konuşmaya devam ediyor: “Korkma , biz seni öldürmeye gelmedik—”

Gözlerimi açtım.

Ve donakaldım.

Adamın etrafından koyu mor, neredeyse siyaha yakın bir enerji yayılıyordu. Odayı dolduruyordu.

Bu… gerçek değildi.

Gerçek olamazdı. Bu bir ışık oyunu olmalıydı. Gözlerimle tüm odayı taradım. Bu yoğun enerji bütün odayı bir sis gibi sarmıştı.

Parmaklarını şıklattığında enerji dalgaları sanki hiç var olmamış gibi yok oldu ve nefesim normale döndü. Tüm Ağrı ve acılarım bir anda geçti.

Az önce var olan tüm acılarımın sebebi 'beni öldürmeyeceğini' söyleyen bu adamdan başkası değildi.

Aniden üzerinde bulunduğum yatağın üzerinden ayağa fırladım . Karşımdakinin kim ve ne olduğunu bilmiyordum ama bana bahşedilen bu ikinci yaşamda eskisi gibi olmaya hiç niyetli değilim.

Adamın yakasına yapışarak “Sizde kimsiniz?!”

Öfkem patladı.

“Beni öldürmeyecekseniz ama işkence mi edeceksiniz?! Bunun için birde teşekkür etmem gerek mi?! Biliyor musunuz hepiniz aynısınız ! Hepiniz… Canı cehenneme!”

Öfkem bir sel gibi taşıyordu. Fakat adam korkmak yerine, sanki bir hazine bulmuş gibi hayranlıkla bakıyordu bana.

"Demek gerçekten... Bu kadar sene kendini saklamayı başaran bir büyücü varmış."

"Saçmalamayı kes!" diye gürleyerek adamı kendimden uzağa iktirdim. "Siz hepiniz tarikatçı birer ruh hastasısınız! Sakın bana yaklaşmayın bile deneme seni ruh hastası psikopat!"

Adam onca kafa rağmen çok sakin duruyordu. Ortam da bir ruh hastası varsa o da benmişim gibi duruyordu ve bu durum benim canımı daha çok sıkıyordu. Burada hatalı olan ben değildim.

Adam sakin ve yavaş adımlarla bana doğru geldi ve meraklı bir yüz ifadesiyle "Adelina, Adelina Hill saçını ne zaman beyaza boyadın" diye saçma sapan bir soru sordu.

Sinirden tir tir titrerken sorduğu sorunu beynimi error verdirdi "yine ne saçmalıyorsun sence bu altın saçlar hangi renk olabilir" diyip saçımı tuttum ama saçlarıma baktığımda gördüğüm şey sarı saçlarım değildi onlar yerine kar kadar beyaz saçlardı. Var olan dünya bir kez daha kaydı. Bu… benim saçım olamazdı. Ben hayatımda hiç saçımı boyatmamıştım. Yetimhanede bu, doğrudan hücre cezası demekti.

Acaba bu garip olay ben hastaneye gelirken ya da baygınken mi oldu karşımda duran adam sanki düşüncelerimi okumuş gibi "Hayır,Hastaneye gelmeden önce de böyleydi." Dedi

Bu insanların düşüncelerime kadar girmiş olmaları beni yine bir öfke alevine attı “Evet! Ben boyadım! Ne olmuş yani?! Şimdi odamdan siktir olup gidin yoksa birazdan bu oda da hiç iyi şeyler yaşanmayacak”

Artık sinirden başım dönüyordu.

Yatağa oturdum.

Beni öfke nöbetime tanık olan adam tehditlerimden hiç etkilenmemiş gibiydi. Yatağa doğru yaklaştı ve "maalesef küçük hanım, biz Gökkubbe tarafından sizi teslim almak için görevlendirildik. Ve son olarak şunu bilin ki; biz bir tarikat değiliz."

Ona karşı itiraz etmeme fırsat vermeden parmaklarını tekrar şıklattı ve zihnim tekrar gerçeklikten kopuyordu.

Bilincim kapanırken son duyduğum şey—

“Raporu yarına hazırlayın.”

Ve ben…

Bir kez daha karanlığa gömüldüm.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.