Hyunjin, yatağın üzerinde doğrulmuş ve ne kadar da salak olduğunu düşünmeye başlamıştı bile.
Bu esnada Jiwoo yeniden sırıttı ve son sözlerini bu sefer kendisi alay ederek söyledi.
"İşte böyle Hwang Hyunjin, işte böyle..."
Yüzünü buruşturdu. Sağ eliyle sıkıca tabancayı tutarken sol eliyle dudağını kazırcasına silmeye başladı.
Yaptığı şeyden ötürü resmen kendisinden iğreniyordu.
Jiwoo, hunharca dudaklarını silmeye devam ederken Hyunjin öfkeyle bağırdı.
"Sen ne yaptığını zannediyorsun? Burası benim mekânım. Gerçekten elini kolunu sallaya sallaya çıkabileceğini mi zannettin?"
Jiwoo kısa bir gülüş bahşetti karşısında uzanmakta olan adama.
Ardından sağ eli ile doğrulttuğu silahı daha da sıkarak sözlerine devam etti.
"Evet, aynen öyle. Buradan elimi kolumu sallaya sallaya çıkacağım."
Daha sonra gözleri ile elindeki parlak gümüş grisi silahı göstererek:
"Bu bebeği nasıl kullanmam gerektiğini biliyorum. -Ki bunu daha önce de gördün. Hatta... İz bile bırakmışım pürüzsüz yanağında. Şimdi uzatma da kalk ayağa, hadi!" dedi.
Hyunjin, ayağa kalkmak yerine yüzüne yeniden bir tebessüm yerleştirdi ve yatağa daha çok yayılarak gülmeye başladı.
Onun sergilediği rahat rahat hareketler yüzünden bu sefer de Jiwoo'nun gülen yüzü solmuştu.
"Ölümden korktuğumu mu düşünüyorsun sahiden? Sen gerçekten aptalsın. Aptal!"
"Sen gelsen de, gelmesen de ben gideceğim! Eğer benimle gelir de önüme düşersen seni öldürmem. Ama eğer engel olmaya kalkarsan ilk kurşunu senin kafana sıkarım. Karar senin."
Bu kız nasıl bu kadar akıllı olmayı becerebiliyordu? Hyunjin'i çıldırtıyordu resmen! Çünkü çok fena sıkışmış ve bu asi kadının kendisiyle, kedinin fareyle oynadığı gibi oynamasına izin vermişti.
Ellerini yumruk yaptı ve kalktı yataktan.
'Bakalım ne kadar ciddisin Kim Jiwoo?' diye geçirdi içinden ve yavaş yavaş Jiwoo'nun üzerine yürümeye başladı.
Jiwoo onun bu hareketi ile bir an şaşırıp ilk önce gözlerini irileştirdi. Ama oda zaten o kadar büyük değildi. Hyunjin üzerine geldikçe kendisi de geri geri gitti.
Jiwoo'nun kendisini vurma konusunda ciddi olmadığını anlayan Hyunjin de sırıta sırıta ilerlemeye devam etti. Ta ki Jiwoo'nun sırtı buz gibi duvarla buluşuncaya dek!
Jiwoo hissettiği soğukluk ile kendisini toparlayabildi ve yapması gereken şeyi yaparak hızla tabancanın emniyetini açtı.
Ardından Hyunjin'in koluna bir saniye bile düşünmeden soğukkanlılıkla bir el ateş etti.
Bu hareketi hiç beklemeyen Hyunjin'in sağ kolu kurşunun etkisiyle geriye giderken, sol eli refleks ile kanamaya başlayan omzuna yerleşmişti.
Olduğu yerde, Jiwoo'nun bir adım ötesinde acıyla donakaldı.
Bir yandan oluk oluk sıcaklıkla akan omzunu tutuyor, bir yandan da genç kıza bakıyordu.
"Sana söylemiştim. Anladın mı şimdi ne kadar ciddi olduğumu? Daha fazla ısrar etme ve sadece önüme düş. Bak söz, adamlarını atlatır atlatmaz seni bırakacağım. Hadi..."
Hyunjin ne kadar güvenebilirdi ki karşısında adalet için çalışan bir savcıya?
Ama gözlerine bakınca bu kız ona gerçekten güvence veriyordu. Aklı ona sadece 'git' diyordu. Gitmeyebilirdi de! Gerçekten ölümden korkmuyordu çünkü. Ama... Nedenini kendisi bile bilmeden sadece gitmek istiyordu.
Hyunjin, gözlerini kısa bir süre yumdu. Ardından yavaşça açmaya başlayarak:
"Tamam, kabul," dedi.
Jiwoo bunun üzerine alaylı değil de, gerçekten masum bir tebessüm göndererek Hyunjin'in gözlerine bakmaya devam etti.
Ta ki içeriye Hyunjin'in adamları girene dek! Bunu görünce sakin olmaya çalıştı ve Hyunjin gözü ile işaret verdi.
"Geri çekilin hemen. Kıza dokunmayın, bir zarar vermeyin."
"Ama hyung sen-"
"Sadece geri çekilin dedim!"
Bunun üzerine odaya doluşan 5-6 adam kapının önünden çekilerek yolu açtılar.
Bu esnada Hyunjin de ayağa kalktı ve Jiwoo'nun önünde ilerlemeye başladı. Genç kız için bundan sonrası çok kolaydı zaten.
Yine özgürdü.
Her zaman olduğu gibi.
...
