Lee Know, yavaş yavaş başını çevirdi ve elinin üzerindeki elin sahibine baktı.
Ha Ra da gözlerinden sessizce inci tanelerini akıtarak kendisine bakıyordu.
Genç adamın toprağı sıkan avucu; o pürüzsüz, o yumuşacık, o sıcacık eli hissedince gevşedi.
Toprak, avuçları arasından sızarak yeniden annesinin mezarının üzerine dökülürken o Ha Ra'nın yüzüne şaşkınlıkla bakmaya devam etti.
Genç kız bu sefer de dayanamadı ve Lee Know'u kendisine çekerek ona sıkıca sarıldı.
Neye uğradığını şaşıran genç adam burnuna dolan leylak kokusunu gözlerini kapatarak içine çekti.
Gözlerini kapattığı sırada dolan gözyaşları gözlerini terk etmiş ve kirpikleri ile beraber yine yanaklarını ıslatarak Ha Ra'nın kazağına dökülmüştü.
Yok yok! Bu sefer halisülasyon değildi. Gerçekti ama nasıl?
Bunu şu an sorgulayacak durumda değildi. Bu yüzden bu anın tadını çıkarabilmek için Ha Ra'nın beline kollarını sardı ve başını genç kızın göğüs kafesinden kaldırarak boynuna koydu.
Huzur... Vücudunun her bir köşesine ilmek ilmek işliyordu şimdi.
Genç kızın bir eli Lee Know'un saçlarında, bir eli sırtındaydı.
Ne yaptığının gayet de farkındaydı şu an ama destek olmalıydı, onu sakinleştirmeliydi.
Kendisi buraya birkaç sene önce ölen kardeşinin mezarını ziyarete gelmişti. Ziyaretinin ardından gitmek için hareketlenmişti ama gözü Lee Know'a takılmıştı.
Bir mezarın başına gidip yanına çömeldiğinde de merak edip oraya yaklaşmış ve bir süre sonra konuşmaya başlayan Lee Know'u ağacın arkasına gizlenerek dinlemişti.
Onun her bir hareketini, tepkisini izlemiş ve duyduklarına yüreği dayanamayıp, bu zamana kadar bu acıyı kaldıran adamın yanına gidivermişti.
Bir eli ile Lee Know'un ipeksi saçlarını okşuyordu. Sanki işe yaramıştı. O biraz daha sakinleşmiş gibiydi.
"Bu-burada ne işin var? Be-beni duydun mu?"
Kendisine yöneltilen soru üzerine Ha Ra ellerini Lee Know'dan çekerek ondan yavaşça ayrıldı ve yüzüne bakarak cevap verdi.
"Ben... Kardeşimi ziyarete gelmiştim. Eve dönecekken seni gördüm. Merak ettim ve peşinden geldim."
"Peki...Duydun mu?"
Ha Ra bu soruya sesli olarak değil de sadece başını aşağı yukarı sallayarak cevap verdi.
Hâlâ gözleri kan çanağına dönmüş adamın koyu kahve harelerine bakıyordu.
Onun bu hâli daha da üzücü görünüyordu.
"Merak etme, duyduklarım sadece bende kalacak," dedi güvence vermek istercesine.
Lee Know hafif bir tebessüm etti. Biliyordu çünkü duyduklarının sadece onda kalacağını.
Genç kız, konuyu biraz olsun dağıtabilmek için elindeki pet şişeyi Lee Know'a uzattı. Tebessüm ederek:
"Su içmek ister misin? İyi gelir," dedi.
Onu böyle gören genç adam tebessümünü yüzünden silmeyerek yavaşça şişeye uzandı ve Ha Ra'nın yumuşacık eline bir kere daha dokunarak, pet şişeyi elinden aldı.
Kapağı açıp suyunu içerken genç kızın ayağa kalkışını seyretti.
Suyu bitirince de kapağını yeniden kapatarak Ha Ra'ya aşağıdan, çömeldiği yerden baktı.
Genç kız bu sefer yine elini ona uzattı. E tabii Lee Know beyin canına minnet!
Bir kere daha o ele dokunabilmek için sevdiği kadının elini tuttu ve ondan destek alarak ayağa kalktı.
Kalkar kalmaz genç kızla yüz yüze geldi.
Aralarındaki mesafe yok denecek kadar azdı. Lee Know'un da, Ha Ra'nın da kalpleri hiç olmadığı kadar hızlı atıyordu. İkisi de nefeslerini tutuyordu resmen.
Genç adam bir süre sonra gözlerini âşık olduğu gözlerden bir an bile ayırmadan elini Ha Ra'nın pürüzsüz yanağına attı.
Bu dokunuşla genç kızın yanağı kavrulmaya başladı.
İstemsiz bir şekilde hissettiği sıcaklıkla gözlerini yumdu.
Sonra... Daha sonra alnında hafif bir baskı hissetti.
Gözlerini hafifçe araladığında Lee Know'un alnını kendi alnına yasladığını gördü.
Konuşamıyordu.
Bir kere dili tutulmuş gibiydi zaten.
Üstelik... Üstelik şimdi ağzını hareket ettirse karşısında kalbini deli gibi attıran adamın dudaklarıyla buluşacaktı dudakları.
Nasıl anlatılırdı şimdi yaşadığı bu an? Âdeta bir büyü gibiydi. Bu büyünün etkisindeydi ama çıkmak da istemiyordu.
Genç kız her ne kadar konuşmayıp dudaklarının o dudaklarla buluşmasını engellemek istese de kaderden kaçılmazdı.
Kaçamadı.
...
