Mezarlığın kapısından giriş yaptı mı insan anlardı aslında bir nevi her şeyi.
Ölümün sessizliğini duyardı.
Zaman geçtikçe toprağın, mezarların üzerinde solan çiçeklerin kokusunu solurdu.
Unutulan ve bir başına kalan insanları görürdü gözleri.
Vücuduna bir ürperti, bir titreşim dolardı ve istemsizce sessizleşirdi yüreği.
Lee Know; mezarlığın kapısından giriş yapar yapmaz kendisini soğuk kanlı, mert ve cesur bilirken aslında ne kadar aciz olduğunu hissetti.
Korkuyor muydu?
Evet korkuyordu.
Ama ölmekten ya da ölülerden değil! Sevdiklerini de şu an yürüyüp yanlarından geçtiği bu yapayalnız kalmış ölü insanlar gibi kaybetmekten korkuyordu.
Onları böyle yalnız bırakmaktan, hatta kendisinin ölümünde yapayalnız kalmaktan korkuyordu!
Genç adam en sonunda uzun süredir uğramadığı ve yalnız başına bıraktığı annesinin mezarının başına çöktü.
Ufak bir tebessüm belirdi yanağında. Elini annesinin toprağında gezdirdi uzun bir süre. Tıpkı yıllar önce ipeksi saçlarında gezdirdiği gibi.
"Anne..."dedi düğümlenen boğazına inat zorlukla çıkardığı sesi ile.
"Ben geldim, oğlun... Lee Minho'n..."
Lee Know'un gözlerinden istemsizce göz yaşları dökülmeye başladı.
Gözünden düşen tuzlu damlalar önce yanağında bir yol izliyor, sonra da toprağın üzerine damlıyordu birer birer. Arada bir de kaçamak yaparak ağzına giriyor, tuzunu tattırıyordu.
"Hâlâ unutamıyorum o günü anne. Hâlâ! Çok küçüktüm. Sen de onları hak etmeyecek kadar melektin. Evin bir anda nasıl kurşuna dizildiğini, korumalarımızın nasıl can verdiğini, senin beni nasıl sinene çekip öpücüğe boğduğunu hatırlıyorum. Ablam babama düşkündü ve dolayısıyla her zamanki gibi onun yanındaydı. Evde yoklardı. Babamla senin kaldığın odaya hızlıca çıkıp kapıyı kilitlemiştik. Ama bir süre sonra kapı zorlanmaya başlayınca korku içerisinde beni yatağının altına saklamıştın. 'Sakın çıkma,' demiştin. 'Eğer buradan çıkarsan bana zarar verirler,' demiştin. Çıkmadım. Çıkmadım ama sana zarar verdiler anne! Gözlerimin önünde sana... Sana..!"
Diline getiremedi o kelimeleri. Gözlerini kısa bir süre yumup kendisini toparlamaya çalıştı.
"Benim gözlerimin içine bakıp acı çekişini hatırlıyorum. Her zaman gülen kahve gözlerinin nasıl kan çanağına dönmüş olduğunu hatırlıyorum. Ben senden sonra acıma duygumu kaybettim anne! Tecavüzcülerden hep nefret ettim ve devletim onları saldığı anda kanunen uygun olmasa bile acı çektire çektire öldürdüm. Bir de hapishanede huzur içinde yaşamalarına izin mi verseydim? Vermedim işte, vermeyeceğim de! Senin çektiğin acıyı başka kimse çekmesin diye didinip durdum yıllarca! Ama şimdi... Şimdi ablam da manyak bir herifin elinde ve... Ve... "
Dili varmıyordu artık genç adamın başka şeyler söylemeye. Konuşamıyordu o koca düğüm yüzünden.
Daha fazla ağlamaya ve yıllardır akıtmadığı göz yaşlarını akıtmaya devam etti.
Yumruk yaptığı avuçlarının içerisinde annesinin toprağı vardı.
Bir anda genç adamın yumruk yaptığı tek elinin üzerine yumuşacık bir el kondu.
Bu koku... Solmuş çiçeklerin kokusu değildi! Bu koku yalnızca bir kişiye ait olabilirdi.
Lee Know, yavaş yavaş başını çevirdi ve elinin üzerindeki elin sahibine baktı.
Ha Ra da gözlerinden sessizce inci tanelerini akıtarak kendisine bakıyordu.
...
