Güneşin son kızıllığı ufukta kaybolmuştu. Kumsalı dalgaların uğultusu ve serinleyen rüzgâr dolduruyordu. Selene kollarını hafifçe kendine sardı; tenine dokunan serinlik ürperti gibi geçti. Gözleri, yanında oturan Ragnar’a kaydı. Ragnar, onun bakışlarını fark etti. Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdasa da, yüzündeki sert ifade gölgesini koruyordu. Bir an sessizlik oldu, sadece dalgaların sesi ikisini çevreledi. Sonra Ragnar, Selene’nin titremesini sezdi. Kaşları hafifçe çatıldı. Kısık sesi, dalgaların arasında yankı gibi duyuldu: — “Üşüyorsun… İstersen mağaraya gidelim mi?”
Selene, Ragnar’ın mağaraya gitme teklifini kabul ettiğinde içinde garip bir huzursuzluk vardı. Zorunda hissetmişti biraz… dışarıda soğuk dayanılmaz hâle geliyordu ve başka bir seçenek de yoktu. Ama yine de içten içe, onunla aynı yerde gecesini geçirmek tedirgin ediyordu. Gitmeden önce uçağın enkazına yöneldi. Sert taşların üzerinde uyumak fikri bile ürkütücüydü. Yırtılmış koltuklardan, parçalanmış kumaşlardan işe yarar olanları seçti, koluna doladı. Kumaşlar pek yumuşak sayılmazdı ama hiç yoktan iyiydi. Hem de biraz olsun sıcaklık sağlayacaklardı. Ayağındaki ağrı yüzünden yürümekte zorlanıyordu; bir eliyle enkazın kenarındaki demirlere tutunuyor, diğer eliyle parçaları taşımaya çalışıyordu. Ragnar sessizce onu izliyordu. Hiç yardım teklif etmeden bakışlarını üzerinde gezdiriyor, bir şey söylemiyordu. Selene’nin taşıdığı yük fazlalaşınca, nihayet öne uzanıp elinden birkaç parçayı aldı. Sözcük kullanmadı, sadece bakışlarıyla “bırak ben taşıyayım” der gibiydi. Selene de fazla direnmedi, yorgundu zaten. Birlikte mağaraya vardıklarında içerideki hava dışarıya göre daha serindi. Karanlık ve nemliydi, bu da Selene’nin içinde yeni bir tedirginlik uyandırdı. İçine istemsizce bir ürperti çöktü. Ragnar onun bakışlarını fark edip kısa bir cümle kurdu:
“Merak etme. Birazdan ateş yakarız, içerisi daha sıcak olur.” Sesi sakindi, güven verici gibiydi. Selene dudaklarını birbirine bastırıp başını hafifçe salladı. Ardından mağaranın içine girdiler. Ragnar dışarıdan topladığı dalları ve odun parçalarını bir araya getirdi, kıvılcımı tutuşturdu. Kısa süre sonra alevler yükseldi, mağaranın karanlığını turuncu ışıkla doldurdu. Selene getirdiği kumaşları yere serdi. Sert taşların üzerinde en azından biraz yumuşaklık sağlayacaktı. Ragnar, ateşin başında ona bakarak hafifçe kaşını kaldırdı: “Bana yok mu?” Selene hiç tereddüt etmeden cevap verdi: “Alsaydın.” Sesinde alay yoktu ama soğuk bir keskinlik vardı. Ragnar bir anlık tebessüm etti, yüzünde hafif bir sırıtış belirdi. Ancak sonra bakışlarını ateşe çevirdi. O sırada içinden geçenleri kimse bilemezdi ama yüzündeki gülümseme yavaşça söndü. Düşman olduklarını kendine hatırlatıyordu. Ateşin karşısında Ragnar sırtını taşa yaslayarak oturdu. Selene ise serdiği kumaşların üzerine uzandı. Tam gözlerini kapatmak üzereydi ki, mağaranın dışından yankılanan bir uluma sesi duyuldu. Uzun, ürpertici ve yakıcı bir sesti. Selene’nin kalbi hızla çarpmaya başladı. Küçüklüğünden beri kurtların sesini duyduğunda içine işleyen bir korkusu vardı. Ragnar başını hafifçe ona çevirdi. Onun korkusunu yüzünden okumuştu. “Merak etme,” dedi sakin ama kararlı bir sesle. “Burası yukarıda. Buraya gelemezler.” Selene’nin içine küçük bir güven duygusu yayıldı. Ateşin ışığı titrek gölgeler düşürürken derin bir nefes aldı. Ama yine de tamamen rahat değildi. Ragnar bir süre sessiz kaldı, sonra ekledi: “Merak etme. Ben bu gece uyumam. Sen istediğin gibi uyu. Zaten uykum yok.” Selene gözlerini ona çevirdi, dudakları arasından belli belirsiz bir teşekkür fısıldadı. Ardından sırtını dönüp ateşin parıltısına karşı gözlerini kapatmaya çalıştı. Fakat kısa süre sonra tekrar başını çevirip Ragnar’a baktı.Onun sırtını sert taşlara yasladığını fark etti. İçinde bir vicdan duygusu kıpırdandı. Sessizce çantasından fazla aldığı kumaşlardan birini çıkardı ve Ragnar’a doğru attı.Kumaş yere düştüğünde sadece kısa bir cümle söyledi: “Al, arkana koy.”
O gece bir daha konuşmadılar ama uzun yıllar sonra ilk defa bu kadar içtenlikle bakmışlardı birbirlerine...
