İçeriğe geç

Acımasız mafyam

Bölüm 19 · 4 dk okuma

Acımasız mafyam

Bölüm 19

19. Bölüm

Efsun’dan;

Zaman, dışarıda esen hırçın rüzgarın uğultusuyla akıp giderken, tütün deposunun içinde kalan son barut kokusu da yerini soğuk gece havasına bırakmıştı. Asaf’ın o geniş göğsünde, kalp atışlarını kulağımda hissederken dünyanın geri kalan tüm gürültüsü zihnimde tamamen kısılmıştı. Az önce etrafımızda kopan o vahşi kıyamet, yerini tarif edilemez bir teslimiyete bırakmıştı.

Beni kaçıran, özgürlüğümü çalan adama sırılsıklam aşık olmuştum. Bu düşünce artık canımı yakmıyor, aksine içimde ilk kez kök salan o vahşi ve korunaklı hissi besliyordu. Biz her şeyiyle yanlış, tehlikeli ama birbirine mecbur iki ruhtuk.

Asaf, beni yavaşça yere indirdiğinde bile kollarını belimden çekmedi. Yüzündeki kan lekelerine, patlamış dudağına ve gözlerindeki o derin, yorgun sükunete baktım. Titreyen, sargılı ellerimi onun göğsüne koydum. Beyaz sargı bezlerinin üzerine hafifçe sızan kan, az önceki kavgada ellerimi ne kadar zorladığımın kanıtıydı ama o an canımın acısını hissetmeyecek kadar doluydum onunla.

"Yaralarına bakmam lazım," diye fısıldadım. Sesim, pencerelerden sızan rüzgar kadar yumuşaktı. "Çok hırpalandın."

Asaf, hafifçe gülümsedi. Bu, onun o karanlık ve sert çehresine nadiren uğrayan, insanı sarhoş edecek kadar güzel bir gülümsemeydi. Eğilip alnını alnıma yasladı.

"Benim yaralarım geçer Efsun," dedi, sesi göğsünden gelen boğuk bir tınıyla yankılanarak. "Ama senin o narin ellerine batan her bir cam kırığı, benim ruhuma saplandı. Seni koruyamadım."

"Beni korudun," dedim gözlerinin içine kararlılıkla bakarak. "Beni o adamın ellerinden aldın. Kendini hiçe saydın. Artık bana kendini suçlu hissettirmeyi bırak, Asaf. Ben... Ben senin yanındayım. Kendi rızamla."

Asaf’ın gözlerinde çakan o yoğun şefkat dalgası içimi ısıttı. O sırada deponun köşesinde, yerdeki cesetleri ve baygın adamları zincirlerle bağlamayı bitiren Karan, üzerindeki tozu silkeleyerek yanımıza adımladı. Elindeki kanlı feneri köşedeki ahşap kasanın üzerine bıraktı. Yüzündeki o her zamanki alaycı ifadenin yerini, bu kez derin bir saygı ve biraz da gıpta almıştı.

"Kavganız bittiyse ve aşkınızı tazelediyseniz, asıl meseleye dönelim derim," dedi Karan, sesini alçaltarak. "Asaf, dışarıdaki adamları hallettik ama bu sadece ilk dalgaydı. O dev herifi buraya gönderenler, onun öldüğünü öğrendiklerinde buraya orduyla gelecekler. Üstelik polis de ensenizde. Emre’nin ihbarı yüzünden yollar her an kapatılabilir."

Asaf, belindeki silahı çıkarıp namlusunu kontrol etti ve Karan'a döndü. "Biliyorum. Burada daha fazla kalamayız. Sabah olmadan sınıra doğru hareket etmeliyiz."

"Sınır mı?" diye sordum araya girerek. Kalbim bir anlığına korkuyla kasıldı. "Ülkeyi mi terk edeceğiz?"

Asaf bana döndü, iki eliyle yüzümü kavradı. Başparmaklarıyla elmacık kemiklerimi yavaşça okşadı. "Bize başka çare bırakmadılar güzelim. Seni bu pisliğin, bu tehlikenin içinde yaşatamam. Yeni bir başlangıç yapacağız. Kimsenin bizi tanımadığı, geçmişin bizi bulamayacağı bir yerde..."

Karan kapıya doğru ilerlerken omuz silkti. "Ben arabayı deponun arkasına çekiyorum. Siz de hazırlanın. Yaraları sarmak için yolda vaktimiz olmayacak."

Karan dışarı süzüldüğünde depoda yine baş başa kalmıştık. Asaf beni yavaşça o eski çekyata oturttu. Kendisi de önümde, yerdeki beton zemine diz çöktü. İlk yardım çantasından alkollü pamuğu çıkarıp kendi yüzündeki ve ellerindeki kanı temizlemeye başladı.

Dayanamadım. Sargılı ellerimle pamuğu onun elinden aldım.

"Bırak, ben yapayım," dedim.

Asaf itiraz etmedi. Gözlerini gözlerime dikip öylece bekledi. Pamuğu yavaşça yanağındaki kesiğe bastırdığımda hafifçe gözlerini kıstı ama hiç sesini çıkarmadı. Dudak kenarındaki kanı silerken nefesimi tutmuştum, ona o kadar yakındım ki teninin sıcaklığı parmak uçlarıma yayılıyordu.

"Neden?" diye sordum aniden, içimi kemiren o soruyu dışarı vurarak. "Neden her şeye rağmen beni bırakmadın? Beni ilk kaçırdığın o gün... Gerçekten sadece vicdan azabı mıydı, yoksa..."

Asaf elimi tuttu, pamuğu yavaşça aramıza indirdi. Gözlerindeki o koyu, dipsiz karanlıkta ilk kez tamamen çıplak ve savunmasız bir ruh gördüm.

"Seni ilk gördüğüm an, o karanlık mahallede, o pisliğin ortasında bir çiçek gibi açtığını fark ettiğim an başladı her şey," dedi Asaf. Sesi fısıltıdan farksızdı ama her bir kelimesi kalbime çivi gibi çakılıyordu. "Seni Emre’nin yanındayken gördüğümde, onun o kirli ellerinin sana dokunacağını düşündüğümde içimde bir canavar uyandı. Seni oradan koparıp almak istedim. Evet, seni kaçırdım. Seni bir kafese kapattım çünkü seni dışarıdaki o vahşi dünyayla paylaşmaya katlanamadım. Bu benim bencilliğimdi, benim günahımdı. Ama sonra..."

Duraksadı, sargılı avcumun içini yavaşça öptü.

"Sonra o günah, benim tek sevabım oldu Efsun. Sen benim hem karanlığım hem de o karanlığın içindeki tek ışığımsın. Seni kaybetmektense, tüm dünyayı karşıma alıp yok etmeyi yeğlerim."

Duyduğum sözlerle içimde yanan o aşk ateşi daha da harlandı. Boynuna sarılmak, onunla birlikte o sınırın ötesine, ölüme bile gitmek istiyordum. Eğilip dudaklarımı onun yaralı, patlamış dudağına yavaşça bastırdım. Bu dokunuş acı verici ama bir o kadar da iyileştiriciydi. Kanın ve aşkın tadı birbirine karışırken, Asaf belimi sımsıkı kavrayıp beni kendine çekti. Sanki bu an, dışarıdaki fırtınanın ortasındaki tek limanımızdı.

Dışarıdan gelen araba kornası sesiyle irkilerek ayrıldık. Karan bizi bekliyordu.

Asaf ayağa kalktı, beni de elinden tutarak doğruluttu. Üzerime kendi kalın, siyah montunu giydirdi.

"Gidiyoruz," dedi, gözlerindeki o ölümcül kararlılıkla. "Kendi cennetimizi kurmaya gidiyoruz."

Deponun soğuk kapısından çıkıp karanlığa adım attığımızda, ellerim onun güçlü avcunun içindeydi. Sınırın ötesinde ne olduğunu bilmiyordum ama onunla olduğum sürece her türlü cehenneme yürümeye hazırdım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.