Efsun’dan;
Sargılı ellerimle onun gömleğinin yakasını sıkıca kavramış, gözlerinin en derinine bakıyordum. İçimdeki korku o kadar büyüktü ki, beni buraya tutsak eden adamın gitmesi düşüncesi bile nefesimi kesiyordu. Ben ona değil, onun bana sunduğu o tekinsiz güvene tutsak olmuştum.
Asaf, gömleğini sıkan ellerime baktı. Gözlerinde saniyeler içinde binbir çeşit duygu geçişi yaşandı. Çenesinin kasıldığını, boğazının yutkunurken nasıl hareket ettiğini gördüm. Eğilip alnını tekrar alnıma dayadı; bu kez dokunuşu çok daha aceleci ve çaresizdi.
"Gitmiyorum," diye fısıldadı, sıcak nefesi dudaklarıma çarparken. "Sadece seni güvene alacağım. Yukarı çık Efsun. Lütfen..."
"Asaf, romantizmi kesin artık!" Karan’ın sesi merdiven boşluğunda sertçe yankılandı. Elindeki telsizi beline takarken pencerelerin perdelerini sıkıca kapatıyordu. "Dışarıda en az iki araç var. Patikayı kapatmışlar. Buradan yürüyerek çıkamayız."
Asaf benden yavaşça uzaklaştı ama elleri hala bileklerimi korumacı bir tavırla tutuyordu. Beni yavaşça ayağa kaldırdı. Canımın yanmamasına özen göstererek beni merdivenlere doğru yönlendirdi.
"Karan haklı. Yukarı çık ve kapıyı kilitle," dedi Asaf. Sesi artık bir komutandı. "Ben aşağıyı tutacağım."
Başımı sallayıp merdivenleri koşarak çıkmaya başladım. Avuç içlerimdeki sargıların altından sızan kan, her basamakta canımı daha çok yakıyordu ama umurumda değildi. Yukarıdaki banyoya girip kapıyı arkamdan kilitledim. Sırtımı soğuk kapıya yaslayıp yere çöktüm. Dizlerimi göğsüme doğru çekip sargılı ellerimi başımın üzerine koydum.
Saniyeler sonra, aşağıdaki sessizlik yerini cehenneme bıraktı.
GÜM! GÜM! GÜM!
Evin ahşap yapısı, patlayan silah sesleriyle sarsılmaya başladı. Duvarlardan dökülen sıva tozlarını ve camların aşağıda bir kez daha tuzla buz olduğunu duyabiliyordum. Karan ve Asaf’ın koordineli ateş sesleri, dışarıdan gelen yoğun yaylım ateşine karşılık veriyordu.
"Asaf! Sağ taraftan dolanıyorlar!" Karan’ın çığlığı silah seslerinin arasından sıyrıldı.
Hemen ardından büyük bir patlama sesiyle irkildim. Muhtemelen eve bir el bombası ya da sis bombası fırlatmışlardı. Banyonun kapısının altından içeriye doğru gri, keskin bir duman sızmaya başladı. Öksürerek ayağa kalktım. Boğazım anında yanmaya başlamıştı.
Aşağıdaki silah sesleri aniden seyrekleşti, yerini boğuşma ve darbe seslerine bıraktı.
"Efsun’u almadan gitmeyeceğiz!" diye bağırdı dışarıdan yabancı, nefret dolu bir ses. Bu ses ne Emre'ye aitti ne de tanıdığım birine. Asaf'ın canını en derinden yakmak isteyen o büyük düşmandı.
Kapının dışından gelen ayak seslerini duyduğumda nefesimi tuttum. Birisi üst kata çıkmıştı. Adımlar yavaş, kararlı ve ağırdı. Banyonun kapı kolu yavaşça aşağıya doğru indi. Kilitli olduğunu fark ettiğinde, kapıya sert bir omuz darbesi indi.
GÜM!
"Asaf!" diye bağırdım tüm gücümle. "Asaf, buradalar!"
Kapıya ikinci darbe indiğinde ahşap çerçeve çatladı. Üçüncü darbede kapı büyük bir gürültüyle içeri doğru savruldu. Karşımda beliren adam, yüzünde kocaman bir yara izi olan, gözleri vahşetle parlayan bir tetikçiydi. Elindeki silahı doğrudan bana doğrulttu.
"Demek büyük patronun küçük sırrı sensin," dedi adam, iğrenç bir sırıtışla. "Yürü benimle."
Beni kolumdan yakalamak için uzandığında, sargılı ellerimle yerdeki mermer sabunluğu kavrayıp yüzüne doğru fırlattım. Sabunluk adamın şakağına çarptı ama bu onu sadece daha çok sinirlendirdi. Beni saçlarımdan kavrayıp banyodan dışarıya, duman altı olmuş koridora doğru sürüklemeye başladı.
"Bırak beni! Asaf!" diye çığlık attım, koridordaki yoğun dumandan dolayı öksürerek.
Tam merdivenlerin başına geldiğimizde, dumanların arasından siyah bir gölge fırladı. Bu Asaf’tı. Gömleğinin kolları yırtılmış, yüzü gözü barut lekesi içinde kalmıştı. Gözlerindeki o saf öfkeyi gördüğümde, adamın sonunun geldiğini anladım.
Asaf, silah kullanmaya gerek bile duymadan adamın üzerine atıldı. İki adam merdivenlerden aşağıya doğru yuvarlanırken ben koridorun zeminine yığıldım. Aşağıdan gelen kemik kırılma sesleri ve acı dolu inlemeler, Asaf’ın adamı adeta çıplak elleriyle parçaladığını fısıldıyordu.
Birkaç dakika sonra, merdivenlerden yukarıya doğru yavaş adımlar yükseldi. Dumanların arasından Asaf belirdi. Ellerindeki kan bu kez kendi düşmanına aitti. Yanıma gelip önümde diz çöktü, beni omuzlarımdan tutup kendine çekti.
"İyi misin? Sana dokundu mu?" diye sordu, sesi soluk soluğaydı.
"İyiyim..." dedim, gözyaşlarım yüzümdeki isi temizlerken. "İyiyim, sadece gitmek istiyorum buradan. Yalvarırım gidelim."
Asaf beni kucağına aldı. Aşağı indiğimizde Karan’ın, yerde yatan diğer adamların ceplerini aradığını gördüm. Karan bizi gördüğünde doğruldu, elindeki bir haritayı cebine attı.
"Buranın da suyu çıktı," dedi Karan, her zamanki alaycılığına geri dönmeye çalışarak ama üstü başı dağılmış halini gizleyemiyordu. "Araba hala çalışıyor. Ama acele etmeliyiz, arkası gelecektir."
Asaf beni arabanın arka koltuğuna yavaşça yatırdı. Üzerime kendi ceketini örttü. Arabaya bindiğinde dikiz aynasından bana baktı. Gözlerinde bu kez ne kaçıran bir adamın sertliği ne de bir celladın soğukluğu vardı. Sadece kaybetme korkusuyla kavrulan bir ruh vardı.
"Seni koruyacağım Efsun," dedi Asaf, arabayı patikadan aşağıya doğru hızla sürerken. "Bu yangının ortasında kalsak bile, seni yanmaktan koruyacağım."
Sargılı ellerimi göğsüme bastırıp gözlerimi kapattım. Dışarıdaki dünya bize düşmandı belki ama bu arabanın içindeki o barut kokulu sessizlik, artık benim tek sığınağımdı.