Efsun’dan;
Avuç içlerimdeki o sızlayan acı, Asaf’ın dudaklarının sıcaklığıyla tuhaf bir uyuşukluğa bırakmıştı yerini. Odamızın içindeki hava hala barut ve kan kokuyordu ama Asaf’ın dizlerinin dibinde, sargılı ellerim onun avuçlarındayken dünya dışarıda durmuş gibiydi. Az önce bir adam ölmüştü. Az önce bu ev taranmıştı. Ve ben, beni kaçıran adamın şefkatine sığınmış, kalbimin ritmini onun gözlerinde aramaya başlamıştım. Kendimden nefret etmem gerekiyordu; bu cellada aşık olmanın eşiğinde durduğum her saniye, özgürlüğüme ihanet ediyordum.
Asaf yavaşça ayağa kalktı. Ellerimi bırakırken gözlerindeki o yoğun ifadeyi gizlemek ister gibi bakışlarını yere indirdi. İlk yardım çantasını hızla kapattı.
"Burada bekle," dedi sesi yine o eski, emredici tonuna dönerken. "Kapıyı kilitleyeceğim. Ben gelene kadar, yerinden bile kımıldama."
"Asaf," diye seslendim arkasından. Durdu ama bana dönmedi. "Aşağıda ne oluyor? Karan nerede? Ve o adamlar... benden ne istiyorlar?"
Asaf’ın omuzları gerildi. Kapının kolunu tutarken sesi buz gibiydi. "Senden bir şey istedikleri yok Efsun. Onlar benim canımı yakmak istiyorlar. Ve şu an benim en zayıf noktamın sen olduğunu biliyorlar."
Zayıf noktam... Bu kelime içimde bir yerlerde yankılandı. Beni bir eşya gibi zayıf nokta olarak mı görüyordu, yoksa gerçekten değerli miydim? Kapı kapandı ve anahtar kilitte iki kez döndü. Yine tutsaktım. Yine yalnızdım.
Sargılı ellerimi göğsüme bastırıp yatağa uzandım. Aşağıdan gelen boğuk sesleri dinlemeye çalıştım. Cam kırıklarının süpürülme sesi, ağır eşyaların çekilmesi ve Asaf ile Karan’ın bitmek bilmeyen, gerilimli tartışması...
Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama kapının kilidi tekrar açıldığında hava kararmaya başlamıştı. İçeri giren Asaf değildi. Karan’dı.
Karan, elinde bir tepsiyle içeri girdi. Yüzünde o her zamanki alaycı gülümsemesi vardı ama gözleri yorgun bakıyordu. Tepsiyi komodinin üzerine bıraktı ve yatağın karşısındaki tekli koltuğa, sanki kırk yıllık dostuymuşum gibi yayıldı.
"Asaf nerede?" diye sordum hemen doğrularak.
"Dışarıda, 'temizlik' yapıyor," dedi Karan, tırnaklarını incelerken. "Sana yemek getirdim küçük kuş. Asaf’ın aksine, ben tutsaklarımın açlıktan ölmesini sevmem."
"Ben onun tutsağı değilim," diye diklendim, ellerimin acısını unutarak.
Karan kahkaha attı. Bu ses samimiydi ama içinde gizli bir zehir taşıyordu. "Hadi ama Efsun... Kendini kandırma. Bu sargılar, bu kilitli kapılar, bu barut kokusu... Bunlar bir misafirliğin değil, bir sahiplenmenin işareti. Asaf seni korumuyor; seni saklıyor. Ve seni sakladığı her gün, o adamlar buraya daha kalabalık gelecekler."
Karan ayağa kalkıp bana doğru birkaç adım attı. Eğilip yüzüme yaklaştı, sesi fısıltıya dönmüştü. "Biliyor musun, Asaf seni neden o mahalleden çekip aldı? Sırf Emre’den korumak için mi sanıyorsun? Hayır. O, geçmişte yaptığı bir hatanın kefaretini seninle ödemeye çalışıyor. Sen onun için bir insandan çok, bir vicdan azabı temizleyicisisin."
"Ne hatası?" diye sordum, kalbim ağzımda atarken.
Karan tam ağzını açmıştı ki, odanın kapısı adeta tekmeyle açıldı. Asaf, üzerinde siyah bir gömlekle, elleri kan içinde eşikte duruyordu. Gözleri Karan’ın üzerindeydi ve o bakışlarla birini öldürebilirdi.
"Karan, odadan çık," dedi Asaf. Sesi bir fırtına öncesi sessizliği kadar ürkütücüydü.
Karan omuz silkip bana göz kırptı. "Sırlar her zaman daha caziptir, değil mi Efsun? Afiyet olsun." Karan, Asaf’ın yanından geçerken hafifçe omzuna çarptı ve odadan çıktı.
Asaf kapıyı arkasından kapattı ama kilitlemedi. Ağır adımlarla yanıma geldi. Kanlı ellerini banyoda hızla yıkadı ve yanıma oturdu. Bakışları sargılarıma kaydı.
"Canın hala çok yanıyor mu?" diye sordu. Sesi Karan'la konuşurkenki halinden fersah fersah uzaktı.
"Geçmişteki hatan ne Asaf?" diye sordum, Karan'ın ektiği şüphe tohumları içimi kemirirken. "Neden beni kefaret olarak kullanıyorsun? Karan ne demek istedi?"
Asaf bir süre sessiz kaldı. Sadece ellerime baktı. Sonra aniden, sargılı ellerimi avuçlarının içine alıp beni kendine çekti. Alnını alnıma dayadı. Gözleri kapalıydı ama kirpikleri titriyordu.
"Karan’ı dinleme," diye fısıldadı. "Karan sadece yakmak için konuşur. Seni neden burada tuttuğumu sorma bana Efsun. Çünkü cevabını ben bile vermekten korkuyorum."
Gözlerini açtı. O koyu, dipsiz kuyuyu andıran gözlerde bu kez sadece öfke değil, derin bir çaresizlik vardı.
"Seni bırakamam," dedi. "Artık istesem de seni o hayata geri gönderemem. Çünkü bugün buraya gelenler, senin kim olduğunu biliyorlar artık. Benim yanımda kalman bir tercih değil, bir mecburiyet."
Hızla ayağa kalktı, pencereye gidip dışarıdaki karanlığa baktı. "Yemeğini ye. Yarın sabah buradan gidiyoruz. Burası artık güvenli değil. Seni daha uzağa, kimsenin bulamayacağı bir yere götüreceğim."
"Yine mi kaçırıyorsun beni?" dedim, sesim hıçkırık gibi çıktı.
Asaf bana dönmeden cevap verdi: "Hayır Efsun. Bu sefer seni saklamıyorum. Bu sefer seni hayatta tutmaya çalışıyorum."
Gece çöktüğünde Asaf odadan çıkmadı. Odanın köşesindeki koltukta, elinde silahıyla sabaha kadar uyumadan bekledi. Ben ise sargılı ellerimle, beni hayatta tutmaya mı yoksa kendi cehennemine mahkum etmeye mi çalıştığını bilmediğim bu adama bakarak, uykusuzluğun karanlığında kayboldum.
Şafak sökerken evin önünde bir araba durdu. Karan, şoför koltuğundaydı. Asaf beni kucağına alıp arabaya bindirirken kulağıma fısıldadı:
"Gittiğimiz yerde kilitli kapılar olmayacak Efsun. Ama kaçmaya çalışırsan, seni durduracak olan kapılar değil, dışarıdaki kurtlar olacak. Seçim senin."
Araba hızla uzaklaşırken, arkamda bıraktığım hayatın küllerini ve ellerimdeki sönmeyen sızıyı hissettim. Yeni bir tutsaklık mı başlıyordu, yoksa bu büyük bir kaçışın ilk adımı mıydı?
Acaba öyle miydi ?
Bölüm nasıldı yorumlarınızı bekliyorum 😲