İçeriğe geç

Açık Pencere

Bölüm 6 · 9 dk okuma

Açık Pencere

Bölüm 6

(Kimin Anlatımıyla?)

31 Ekim, Cadılar Bayramı

“Sıkıldım… Fazlasıyla can sıkıcı bir gündü, bodrum katında sakladığım cesetler bile az geliyordu artık. Belki de bugün fazlasıyla eğleneceğim gün olabilirdi…

Bodrum katında, cesetlerin arasında rahatça yayılmışken telefonum gözüme çarptı, günlerden 31 Ekim Cuma… Cadılar Bayramı. Güzel. Bugün eğlenme vakti.

Yavaşça doğruldum, ayağa kalktığımda üzerimde ki kurumuş olan kanlara baktım, değişmek istemedim çünkü bugün cadılar bayramı olduğu için kimsenin garipsemeyeceğini düşündüm. Aklıma bir oyun geldi, fazlasıyla kan içeren bir oyun…

“Bugün belki inanırlar…” diye mırıldandım. Yavaş adımlarla bodrumun merdivenlerine yöneldim, sen bir kez arkamdaki cesetlere baktım, yakında yeni kurbanların da yeri olacaktı. Dudaklarımın kenarı istemsizce kıvrıldı, bodrumdan çıktığımda eve baktım. Evet, oyunu evimde oynamalıydım, ama yeterince uyumlu değildi, etrafı birazcık süslemem gerekiyordu.

İnsanlar ne kadar saçma işler varsa hep onunla uğraşırlardı, belki bende bugün o insanlardan olacaktım, ama kan yoluyla.

Etrafa bakındım, sonra süsleme işinden vazgeçtim, ev zaten yeterince korkunç görünüyordu, o yüzden ekleme yapmama da gerek yoktu, sadece oyunuma katılacak insanları tuzağıma çekmeliydim.

Salona geçtim, birkaç kâğıt ve bir kalem bulsam yeterliydi. Çekmeceleri açtım, hepsini teker teker karıştırmaya başladım. En sonunda birkaç kâğıt ve kalem bulmuştum, kâğıtlar hafifçe sararmıştı ama bunu sorun etmedim.

Tozlanmış koltuğa oturdum ve oyunumu oluşturmaya başladım.

“CADILAR BAYRAMINA ÖZEL BİR OYUN OYNAMAYA VAR MISIN?

Oyunumuz 6 kişiliktir, 1 kişi katil seçildikten sonra kalan beş kişi, evin içinde dolaşıp katilden kaçmaya çalışacaktır. Katil öldürdüğü her bir kişi başına 150 Frank kazanacaktır, oyun sonunda masumlar katili bulursa, her birine 100 Frank, katil kazanırsa eğer 750 Frank ile oyundan ayrılacaktır. Saat 20.00’da başlayacaktır. Bu oyuna var mısın?

Adres bilgiler:…

Telefon numarası:…

İyi şanlar :)”

Son kez yazdıklarıma baktığımda gülümsemeden edemedim, baya eğlenceli olacaktır. Tabii ki de ben katil olacaktım. Ucuz insanlara kendimi yem edecek değildim, onlar benim kurbanım olacaktı ve her biri benim ayağıma koşarak gelecekti.

Tüm kâğıtları hazırladıktan sonra, koltuktan kalktım ve kâğıtları da alarak odadan çıktım. Evden ayrılmadan önce son bir kere aynadan kendime baktım, gözlerimin içi alev alev yanıyordu ve bu, birazdan olacaklara dair güzel bir işaretti.

Evden çıktığımda sokaktaki tüm insanlar, bugüne özel hazırlanmış, korkunç olduğuna dair kostümlerini giymiş, yüzlerine iğrenç makyajlarla sokakta geziyorlardı. Onlara baktıkça gülme isteğimi bastırmaya çalışıyordum.

Elimde ki kâğıtları tek tek sokak lambalarına astım, insanların görebildiği açılarda yerleştirmek en önemlisiydi. Akşama kadar her yere kâğıtları astım, yorgunlukla eve geri döndüğümde biraz dinlenmenin iyi olacağını düşündüm.

Bir süre dinlendikten sonra hileli kâğıtlarımı hazırlama vakti gelmişti, 20.00’ya az bir vakit kalmıştı. Aslında planım basitti, sadece beş kâğıdı dolduracaktım, son kalan kâğıdı boş bir şekilde katlayacaktım. Her biri kendi kâğıdına bakarken bende, onlar inansın diye boş kâğıdı açıp bakacaktım. Plan basitti, sadece uygulamak yeterliydi.

Bir süre sonra kapı çalmaya başladı, heyecandan dizlerim titremeye başlamıştı ama umursamadım. Hızlı adımlarla kapıyı açtığımda karşımdı üç erkek, iki kız vardı. Harika!

“Hoş geldiniz” dedim yapay bir heyecanla. “Oyunu oynayacağımız mekân burası değil mi?” diye sordu erkeklerden biri. “Evet, doğru yerdesiniz” dedim onaylayarak. Hepsi teker teker içeri girmeye başladığında onların arkasından şeytani bir gülümseme attım. Ama bir dakika… Orada ki bir erkek çok tanıdık geliyordu… Neyse.

Evin her tarafını amber ışıklarıyla aydınlatmıştım ve evde lavanta kokusu bırakmıştım. Kurbanlarım son saatlerinin güzel geçirmesini umuyordum.

Salona bende girdiğimde hepsi heyecanla bana bakıyordu, bir kişi hariç… Evet, o çok tanıdıktı…

“Oyunun kurallarını anlatayım” dedim. Bir kız hemen atladı, “Hayır, kuralları biliyoruz, oyuna geçelim!” dedi. Peki… Bu kadar ölmeye meraklıysa bende onun dileğini gerçekleştirecektim. Sonuçta ben iyi birisiydim… Galiba…

“Peki, oyuna geçelim ama sadece bir kral söyleyeceğim” boğazımı temizleyerek devam ettim, “Evin her tarafına gidebilirsiniz, ama bodruma girmeniz yasak, aynı zamanda oyun bitene kadar evden çıkamazsınız” dedim.

“Oyuna başlamadan önce belki de tanışmalıyız” dedi erkeklerden biri. Kız ona bakarak başıyla onayladı. Ah… Ciddi misin? Kıymetli zamanımı seninle harcamak istemiyordum. Dişlerimi sıktım, elimden geldiğinde sakin olmaya çalıştım.

“Tabii, sonuçta bu önemli bir adım” dedi bana tanıdık gelen erkek. Önce ben başladım. “Ben başlayayım, ben Angelice Patrick” dedim. Bana tanıdık gelen erkeğin yüzü bir anda buz kesti. Anlam veremedim. Kızlardan biri heyecanla “Ben Emily Marswoll” dedi. Sonra ikinci kız da “Dina Bell” dedi, erkeklerden ilki “Ben Alex Roht” dedi. İkincisi “Xenon Trump” dedi.

Son kalan erkeğin gözleri boşluğa kaymıştı, bir şey düşündüğü açıkça belliydi. Kaşlarımı çattım, “Sen söylemeyecek misin?” dedim ona doğru. Bana baktı, “Üzgünüm dalmışım, ben Marsio Vikeng Ravenscroft” dedi… Buz kestim… O… O… Beni tanıyordu. Bende onu…

“Harika tanıştığımıza göre oyuna başlayabiliriz!” dedi Dina. Gözlerimi Marsio Vikeng’den çevirdim, kâğıtları çıkardım, hileli olduğu için benim için sorun değildi. Kâğıtları havaya attım ve masanın önüne düştüklerinde herkes hızla bir tane kaptılar. Bende alıyormuş gibi yaptım ama diğer elimle çaktırmadan cebimde ki boş kâğıdı çıkardım, boş kâğıdı açtım ve okuyormuş gibi yaptım.

“Herkes okuduğuna göre oyun başlasın” dedi Emily, hepsine baktım, Marsio Vikeng’e bakmayı es geçtim. Onunla göz göze gelmeyi istemiyordum, onun kehribar gözlerinde boğulmak istemiyordum. Hiç istemedim… Ama belki de çoktan boğulmuştum.

“Hadi, oyun başlasın” dedim, herkes dağıldığında ben ve Marsio kalmıştık, bana baktı ama ben ona bakmadım. Bana doğru bir adım attı, ben kıpırdayamadım. “Uzun zaman sonra karşıma çıktın Ember Angelice” dedi. “Benim adım Angelice, Ember Angelice değil, yanlış kişiyle karıştırıyorsundur” dedim.

Ağız kenarından güldü, “Sen hep öyleydin hatırlamıyor muydun?” dedi alayla, “Bu oyunu neden kurduğunu biliyorum” diye de ekledi. Tüylerim diken diken olmuştu, ilk defa korkmuştum, ilk defa. “Üzerinde ki kanın sahte değil, gerçek kan olduğunu da biliyorum” dedi.

“Ama merak etme, oyununu bozmayacağım” dedi ve o da odadan çıktı. Odada tek başıma kaldığımda nefesimin daraldığını hissettim. Bozuntuya vermeden kurbanlarımla uğraşmak istiyordum, o da mı kurbanım olacaktı?

Odadan çıktığımda, herkes başka bir yere dağılmıştı. Umarım herkes tek başınadır, eğer teklerse işim daha kolaydı.

Bacağımda sakladığım hançeri çıkardım, ilk başta annem ile babamın odasına girdim, orada Emily vardı, kapıyı arkamdan kapattım.

“Kim var orada?” dedi. Sessizce ışığı kapattığımda onun nefesini tuttuğunu hissettim. “Alex sen misin?” dedi. Hayır, daha iyisi geldi.

Sessiz adımlarla onun arkasına geçtim, onun nefesi hızlandı, gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı “Hey… Bu bir oyun, ölmek istemiyorum!” dedi. Onun arkasına iyice yaklaştım, nefesimin onun ensesine değmesine izin verdim. O bunu hissettiğinde, ona fırsat vermeden onun boğazına sarıldım ve hançeri onun atar damarına dayadım.

“Bu oyuna katıldıysan, ölmeyi göze almalıydım Emily” dedim. Gözyaşları daha da hızlandı, herhangi bir hareketle başını oynatsa bile, keskin hançerim onun boğazını keserek canını alacaktı.

Güldüm, korkması o kadar hoşuma gidiyordu ki…

“Sana yalvarıyorum… İstediğin kadar para verebilirim!” dedi yalvararak. Zavallı… Her şeyin para ile çözülebileceğini sanıyordu, saf.

“O kadar kolay olmamalı her şey Emily” dedim. Bu kadar uzun süre yaşamamalıydı, yeter.

Yavaşça hançeri kaydırdım, ilk başta boğazının ince derisini kestim, çığlık atmaya kalkışacağını hissederek diğer elimle ağzını sıkıca bastırdım. Çırpınmaya başlayınca hançeri daha da derine batırdım ve en sonunda sert bir şekilde hançeri boğazından kaydırdım. Tamamen boğazı kesilmişti.

Ondan uzaklaştım, onun boğazından kan fışkırmaya başladı, önce dizlerinin üzerine çöktü ve en sonunda tamamen yere yığıldı. Kanı yere akıyordu ve etrafı kirletiyordu, elimle hançerin üzerindeki kanı sildim.

Son kez onun rengi gitmiş olan bedenine baktım, artık bir hiçti ve para tuzağıma düşmüştü, yazık. Odadan çıktım, arkamdan da kapıyı kapattım. Etrafa bakındım ve ses çıkarmamaya dikkat ederek ilerledim.

Salonda Xenon vardı, salonun etrafına baktım, kimse yoktu ve sırada ki kurban oydu. Ne güzel!

“Xenon?” dedim, bana baktı ve gülümsedi. “Ah… Angelice, sen de mi buradaydın?” dedi. Güldüm, “Aslında yalnız kalmak istemedim, sonuçta yalnız kalırsam katil beni öldürebilirdi” dedim. “Bana bu kadar güvenmen şaşırttı” dedi gülümseyerek. İrendim, ama belli etmedim, erkeklerin bu kendini güçlü sanan tavırlarından nefret ediyordum.

“Sana güvenmem gerektiğini düşünüyorum…” dedim ve ona doğru bir adım attım. O da bunu fark etmiş olacak ki geri çekilmedi, ölümüne yaklaşıyordu.

Tam bana yakınlaşacağı zaman, arkamda ki hançeri onun tam kalbine sapladım. Gözleri pörtledi, ağzı kanla doldu ve yüzüme püskürttü. İğrenç.

Hançeri çıkardım ve tekrardan sapladım, tekrar çıkardığımda hem ağzından hem de kalbinin olduğu yerden kan akıyordu. Ne güzel bir manzara!

Yere devrildiğinde ona baktım, annemi öldürdüğüm gibi ölmüştü. Yüzüme kan bulaşmıştı, hemen temizlemem gerekiyordu. Yerde ki bedeni aldırmadan etrafta peçete aramaya aşladım, neyse ki masanın orada vardı. Bir parça aldıktan sonra yüzümü temizlediğimde salona doğru gelen adım sesleri duydum.

Panikledim, ne yapacağımı bilemedim, hemen saklanmam gerekiyordu. Lanet olsun! Gelecek zamanı mı buldu?

Hızlıca etrafa bakındım, saklanacak bir alan bulmam gerekiyordu. Adım sesleri daha da belirginleşmişti, hemen masanın altına geçtim ve olabildiğinde ses çıkarmamaya çalıştım.

Odaya Marsio Vikeng girdi, yine mi o? Bu kadarı da fazla, beni tanıdığı yetmiyormuş gibi bir de karşıma çıkıp işimi zorlaştırıyordu.

İlk başta etrafına baktı ve yerdeki ölü bedene baktı, şaşıracağını düşündüm ama şaşırmadı. Hatta tepki bile vermedi, bedene yaklaştı ve eğildi, elini cesedin çenesine götürüp kaldırdı.

“Yine mi cinayet işlemeye başlamışsın… Ember Angelice” dedi. Ne?

Benim yaptığımı nereden biliyordu?

Ayağa kalktı ve etrafına bakındı, daha sonra hiçbir şey olmamış gibi odadan çıktı. O gittikten sonra masanın altından çıktım, hiçbir şey olmamış gibi çıkması tüyler ürperticiydi. Hançerimi temizledim, en titiz olduğum şey, bir kurbanımın kanı başka kurbanımın kanına değmemeliydi, tiksindirici bir şeydi.

Daha fazla vakit kaybetmeden odadan çıktım. Marsio Vikeng yüzünden fazlasıyla dikkat çekmiştim, onu öldürecek miydim? Belki… Belki de değil. Geriye sadece Dina ve Alex kalmıştı, Mariso’yu saymazsak.

Evde herkes iyi saklanmıştı, sadece Marsio evde korkusuzca geziyordu, bu cesareti beni tanıdığı için olabilirdi. Annem ile babamın odasına tekrardan girdiğimde, orada birisini bulacağımı umdum. Kimse yoktu, sadece Emily’nin cesedi vardı.

Odadan çıktığımda neredeyse Marsio ile çarpışacaktım.

“Burada ne arıyorsun?” dedim. Bana baktı, düşündüğümden daha uzun bir süre baktı. “Çok değişmişsin Ember Angelice…” dedi. Yeter ama bana artık Ember diye seslenmesi sinir bozucu olmuştu, Ember öldü.

“Beni nereden tanıyorsun?” diye sordum. Kaşlarını çattı, sanki bu dediğime inanamıyormuş gibiydi. “Nasıl unutursun? Sen beni unutmazdın” dedi. Sadece tanıdık geliyorsun… Tanıyorum demedim.

“Seni tanımıyorum bile” dedim. Bana inanamayarak baktı, “Aslında beni tanıyorsun… Sadece beni zihninde yok ettin” dedi. “Senin her şeyini biliyorum… Akıl hastanesinden kaçtığını, katil olduğunu, kurbanlarını bodrum katında sakladığını biliyorum” dedi.

“Ne… Ne? Hayır, öyle bir şey yok!” dedim hiddetle. Güldü, alayla güldü, içten güldü, söylediklerime inanamıyormuş gibi güldü…

“Ah Ember Angelice… Demek hala yalan söyleme huyunu bırakamamışsın, sana kim katil olduğunu söylerse hemen reddedersin, çünkü katil olduğunu sende kabul edemiyorsun” dedi. Gerçekten mi?

Gözlerimi devirdim, “Madem o kadar biliyorsun, o zaman çeneni sıkı tut” dedim. “Merak etme, seni kurtardım, bir kez daha kurtaracağım” dedi. Ondan uzaklaştım, gözlerim boşluğa kaydı. Katil olduğumu bilmesi… Korkunçtu.

Bilinçsizce banyoya girdim, karşımda Alex duruyordu. “Ah… Sende mi buradaydın? Korkuttun beni” dedim. Aniden önüme çıktığı için yüreğim ağzıma gelmişti.

“Özür dilerim, çığlık sesi duymuştum, saklanmak amacıyla buraya geldim” dedi.

Şuan bir katille aynı yerde bulunduğunu bilseydi ne tepki verirdi acaba? Kurbanlarımla aynı evde bulunmak sıkıcı olmaya başlamıştı artık. İşimi hızlı bitirmeliydim, boş muhabbet yapmamalıydım, Marsio’dan kurtulmalıydım.

“Peki… Katille aynı odada bulunsaydın ne tepki verirdin?” dedim. Nefesini tuttu, adımları geri geri gitmeye başlayınca ben de onun üzerine doğru yürüdüm. “Lütfen… Yalvarırım yapma…” dedi. Sıkıcı olmaya başlamıştı.

Hiç uzatmadan hançerimi çıkardım ve onun tam boğazına sapladım, çıkardım ve tekrar çıkardım, defalarca…

Gözleri açık bir şekilde yere yığıldı, güzel… Geriye sadece bir kurban. Yoksa iki mi?

Banyodan çıktığımda derin bir nefes aldım. Evde cesetler olduğu için kötü kokular vardı ama aldırış etmedim. Her normal insan iğrenirdi, ama ben normal bir insan değildim.

O sırada bodrum kapısını zorlayan Dina’yı gördüm, bodrumu açmaması gerekiyordu. Açmamalıydı, açarsa oyun biterdi…

“Katil etraftayken… Yalnız dolaşmamalısın Dina” dedim, ellerimi cebime sokarak. Bana baktı, kendine güveniyordu, fazlasıyla ve bu kişilerden hiç hoşlanmazdım.

“Ortalıkta bir katil varken başka ne yapmamalısın, biliyor musun?” dedi. Kaşlarımı çattım ve “Ne?” dedim. “Karanlık ve ürkütücü bir bodruma giden birinin peşinden gitmek…” dedi. Ona bakmayı sürdürdüm, güldü ve aşağılayıcı bir sesle devam etti. “Yani…” tekrar güldü “…Benim katil olmadığımı nereden biliyorsun?” diye sordu.

Bu sefer ben güldüm, bir adım ona doğru yaklaştım ve onun yüzüne doğru eğildim.

“Çünkü katil benim.”

***

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.