(Yazarın Anlatımıyla)
Yıl 2019…
“Tekrardan hoş geldin Ember, geç otur” dedi Ember Angelice’nin psikoloğu. Ember Angelice ifadesiz gözlerle psikoloğuna baktı, dudakları titrek bir şekilde sandalyeye oturdu. En son konuştuğu psikologlara zarar verdiği için artık her görüşmesinde sandalyeye bağlanıyordu.
“Akıl hastanesinde 3. Yılın, neler hissediyorsun?” diye sordu psikolog gülümseyerek. “Ben… Ben… O…” cümle kuramadı Ember, psikolog ona baktı ama hala onun ne demek istediğini çözememişlerdi.
“Tamam… Geçen sefer ki gibi bugün konuşamıyoruz.” Dedi ve devam etti, “Peki seninle konuştuğunu idea ettiğin Angelice bugün nasıl?” diye sordu. Ember ona baktı ve elleri zangır zangır titremeye başladı. “O… Orada b-bizi izliyor…” dedi. Psikolog Ember’e baktı, “Nerede tam olarak, bana gösterebilir misin?” dedi.
Ember elini kaldırdı ve odanın en köşesinde ki karanlığı gösterdi, “Orada… Kızıl gözleriyle beni izliyor” dedi. Psikolog derin bir nefes aldı, her gün farklı farklı cevaplar almaktan sıkılmıştı ama sabırlı durmaya karar verdi. “Peki… Benim ismimi hatırlıyor musun?” dedi. Ember ona baktı ve istemsizce nefesi hızlandı.
“Tamam… Belli ki hatırlamıyorsun, şuan beni nasıl gördüğünü anlatır mısın?” dedi. Ember gözlerini devirdi, yere dikkat kesildi, “Anlatamam…” dedi birden bire. Psikolog da şaşırdı çünkü normalde Ember’e böyle soru sorulduğunda hemen cevap verirdi.
“Neden anlatamazsın?” diye sordu. Ember titrek bir sesle, sanki nefesini tutuyormuş gibi cevap verdi. “Çünkü… Anlatırsam… O yine rüyalarıma girecek…” dedi. Psikolog aslında kim olduğunu biliyordu, Ember aslında Angelice’den bahsediyordu.
Psikolog derin bir nefes aldı ve sesini alçak tutarak konuştu. “Ember, ama Angelice dediğin kişi farklı biri değil… Senin iki ismin var, Ember Angelice senin adın, o başka biri değil, sadece senin aklında kurduğun bir halüsinasyon” dedi.
Ember kızarmış gözlerini birden ona döndü ve kaşlarını çattı, sesini yükseltti ve huzursuzlanmaya başladı. “Hayır! Siz anlamıyorsunuz, o beni bitiriyor!” dedi. Birden bağırarak ağlamaya başladı ve bağlandığı iplerden kurtulmaya çalıştı.
Sanki birisinden kaçıyormuş gibi nefes nefese kaldı. “Gelme! Gelme üstüme, bana zarar vermeyi kes!” diyordu.
Psikolog derince nefes aldı ve önünde ki deftere birkaç şey not aldıktan sonra protokol gereği odadan çıkıp Ember Angelice’yi yalnız bırakması gerekiyordu. Yavaşça ayağa kalktı ve kapıya doğru yürümeye başladı, Ember ona baktı ve çırpınırken ona yalvarmaya başladı.
“Beni yalnız bırakma! Ben yok olacağım… Yalvarırım ki beni tek bırakma!” dedi. Psikoloğun içi acıdı ama yapması gerekiyordu.
“Hayır, Ember Angelice, sen bu halüsinasyonları ters etmeyi başarırsan geleceğim…” dedi ve ardından kapıyı kapatarak odadan çıktı. Ember çığlık atmaya başladı, o süliet onun üzerine doğru yürüdü… Yürüdü ve onun boğazına yapıştı, Ember’in gözüne baktı ve korkunç bir şekilde güldü. “Sonunda baş başayız Ember…” dedi.
***
(Ember Angelice’nin Anlatımıyla)
Yıl 2025, Günümüz…
Gece’nin karanlığı sessizliğini sürdürürken, rüyamda sanki birisi beni boğuyordu. Sıçrayarak uyandığımda nefes nefese kalmıştım. Birkaç saniye etrafı bulanık gördükten sonra görüşüm düzeldiğinde kendimi yatak odamda değil de farklı, hiç tanımadığım bir yerde bulmuştum.
Sonra fark ettim ki, benim uzandığım yerde, özellikle tam benim konumuma çizilmiş çizgiler gördüm. Doğruldum, ayağa kalktığımda kalemle değil… Kanla çizilmiş bir peltagram işareti vardı. Aynı zamanda sadece bu da değil, odanın her yerinde yanan mumlar vardı ve lavanta kokuyorlardı.
Nefesim hızlandı, ne yapacağımı bilemedim, kim yapmıştı bunu? Aklım almıyordu. “Ne çabuk unuttun Ember, birlikte çizdiğimizi?”
Odanın tamamı amber ışığı kaplamıştı, olduğum yerden ayrılmaya çalıştım ama sanki ayaklarım yere çivilenmiş gibiydi… Hareket edemedim, gözlerim etrafa kaydığında oda bana çok tanıdık gelmişti. Burası annem ile babamla yaşadığımız evin bodrum katıydı…
Buraya nasıl gelmiştim hala inanamıyorum, annem ölmeden önce babamda dâhil asla bizi buraya indirmezdi. Sebebini hala bilmesem de tek sorum şu; ben buraya nasıl geldim?
Arkamı döndüğümde, duvarda asılı duran bir boy aynası gördüm. Ama bir sorun vardı… Aynada ki yansımam bana değil, arkama bakıyordu… İstemsiz bir şekilde nefesimi tuttum, yutkunamadım. Yavaşça arkamı döndüğümde gözlerim büyüdü ve çığlık atmamak için ellerimle ağzımı kapattım.
Arkamda ki duvarda ceset vardı… Bir tane bile değil, sayamadığım kadar cesetler vardı ve bir ceset kendini asmıştı! “Unuttun mu Ember? Bu cesetler… Seninle birlikte öldürdüğümüz insanların parçacıkları.”
Nefesimi tuttum ve bir anda bir şey beni itti, arkamda ki aynaya sert bir şekilde atıldım. Arkamda ki ayna kırıldı ve ben yere devrildim, cam parçacıkları sırtıma saplanmıştı ve kanıyordu.
“Ah… Kahretsin” dedim canım acıyarak. Dişlerimi sıkarak doğrulmaya çalıştığımda gözlerim istemsizce önümde duran cesetlere baktığımda hepsinin kafası bana dönmüştü…
Ayağa kalkmayı denedim, canım fazlasıyla yanıyordu ama bu acıyı yutmaya çalıştım. Ayağa kalktığımda, elimden geldiğince koşar adımlarla merdivenlere gittim. Kapıyı açmaya çalıştığımda kapı açılmadı ve bodrumdan adım sesleri gelmeye başladı.
Korkarak kapıyı zorlamaya başladığımda sanki birisi bana doğru geliyormuş gibi hissettim. “Lanet olası kapı… Açılsana artık!” diye bağırdım. Adım sesleri yaklaştıkça daha belirgin hale gelmeye başlamıştı… En sonunda merdiven çıkıyormuş gibi sesler gelmeye başladığında kapı açıldı ve bilinmeyen kuvvet beni hızlıca dışarı itti, yere düştüğüm anda bodrum kapısı anında kapandı ve bodrumdan bir kadının kahkaha attığını duydum.
Hızla ayağa kalktım, ikidir hep sert bir şekilde yere düştüğüm için artık sadece sırtım değil, dizlerimde kanamaya başlamıştı ve aşırı fazla canımı yakıyordu. Acı içinde dış kapıya ulaştığımda kapıyı açıp kendimi dışarı attım, artık bu eve gelmek istemiyordum…
Sokağa ulaştığımda, saatler gece yarısını göstermesine rağmen Le Marais fazla kalabalıktı. Herkes bana bakıyormuş gibi hissediyordum, çünkü bakıyorlardı. Topallayarak yürüdüm, dizlerimde ki acı yürümemi kısıtlıyordu.
Dışarıdan bana bakanlar iğrenerek bakıyordu ama hiç biri umurumda değildi. Nasıl bir halde olduğum beni ilgilendirmiyordu, sadece güvenli bir yere ulaşmak istiyordum. “Güvenli yer olarak kastettiğin yerin evin olduğunu biliyorum Ember… Ama bilmiyorsun ki en tehlikede olduğun yer orası.”
Yanımdan geçen iki çocuk bana baktılar, “Iyy… Bu kadının tipine bak” dedi kız, diğer kızda bana bakarak “Mağaradan kaçmış gibi görünüyor” dedi. İkisi de kahkaha atarak yollarına devam ettiler. Tamam… Kabul etmeliyim ki bu kalp kırıcı bir şeydi.
İnsanların neden böyle davrandığına dair hiçbir fikrim yoktu, hâlbuki bende bir insandım. Dış görünüşümün kötü olması beni kötü bir insan yapmıyordu. “O kadar da değil Ember… Sen dünyadaki en kötü insanlardan birisin, yoksa ben mi?”
Yürümeye devam ederken insanların bakışlarına aldırmamaya çalıştım. Bir taksi bulmam gerekiyordu ama gece yarısında bulmam zordu, yürümek zorundaydım. Aynı zamanda bu insanların iğrenç bakışlarına katlanmak zorunda kalmak da.
***
Eve vardığımda kapıyı açtım ve eve girdim, kahrolası insanlar, her zaman bir kalbi kırmayı başarırdı. Evde kendimi bir nebze bile olsa güvende hissettim ama bu güven uzun sürmezdi. Biliyorum.
Yatak odama girdim, aynanın önüne geçip kendime baktığımda üzerimde normal kıyafetlerim yoktu… Hastane kıyafetleri vardı! Oldukça yıpranmış ve eskiydi… Saçlarım dağılmış, gözaltlarım morarmış, tenim buz kesmişti. Korkunç görünüyordum!
Başımı çevirdiğimde masada ki kâğıt gözüme ilişti. İstemeden de olsa adımlarım masaya doğru yöneldi, ellerimi uzattım ve kâğıdı aldım, okumaya başladım.
“Sana bir sürprizim var Ember, sürprizimi öğrenmek istiyorsan sana vereceğim adrese git. Uçurumun aşağısında sürprizin seni bekliyor olacak, iyi şanslar :)”
Adres:…..
Mr. D.A
Kâğıt ellerimden düştü, ellerim titremeye başladı. Bu Mr. D.A da kim? Ayaklarım istemsizce geriye gitti, tüylerim diken diken olmuştu, ne yapacağımı bile bilmiyordum. Ona güvenmeli miydim? Ya da merakıma yenik düşüp gidecek miydim?
İlla ki kötü bir şey olacak diye bir şey yoktur ki, belki iyi şeyler de olabilirdi. “Söz konusu sen olunca, her zaman kötü şeyler olur Ember, şansını zorluyorsun.”
Merakıma yenik düştüm… Üzerimde ki hastane kıyafetini çıkardıktan sonra normalüstlerimi giyindim. Kendime biraz çeki düzen verdikten sonra dış kapıya doğru yürüdüm, son kez arkamı dönüp baktığımda iç sesim bu yaptığım şeyin yanlış olacağını söylüyordu.
Dışarı çıktığımda soğuk hava tenimi ürpertti, adrese tekrar baktığımda uzak bir yeri söylemişti, yürüyerek gitmem imkânsızdı. Gece yarısı olduğu için taksi de bulamazdım… Belki birisinden rica etmeliydim. İnsanlık ölmüştü ama belki bir umut beni götürürdü.
Yolda yürümeye başladığımda nasıl gideceğim konusunda aklımı kurcalayıp durdum. Aklıma gece otobüsleri geldi, harika! En azından beni yakın bir yere bırakır, bende kalan yolu yürüyerek tamamlayabilirdim.
Durağa geldiğimde sadece ben bekliyordum… Gece yarısı bile olsa burası tıklım tıklım olurdu, ama bu sefer sadece ben vardım. Bu garipti. Bir süre sonra otobüs geldiğinde hızlıca araca atladım.
“Hoş geldiniz” sesi duydum ama umursamadan herhangi bir koltuğa oturdum. Biraz zaman geçti… Tık… Tık… Tık…
Varacağım noktaya geldiğinde sürücüye seslendim. “Beni burada indirir misiniz?” diye seslendim. Otobüs durdu, inmeden önce gerekli parayı verdikten sonra indim. Sadece yürümek kalmıştı.
Biraz ileride polislerin çevrelediği bir alan gördüm, bantlarda “Geçilmez” yazıyordu. Merakla orada toplanan kalabalığa girdim, orada ki herhangi birine ne olduğunu sordum. “Pardon, burada neler olmuş?” diye sordum. Kadın bana baktı ve endişeli gözlerle, “Dün gece burada bir adam öldürüldü, yazık adamcağızı parçalara ayırmış” dedi. İrendim. “Belki de bunu biz yapmışızdır Ember, kim bilir?”
Polisler özel aletleriyle etrafta delil arıyorlardı, ama yüzlerinde ki ifadeden bulamadıkları açıkça belliydi. Ben yoluma devam ettim ve kalabalıktan uzaklaştım. Kaldık çözmem gereken gizemle baş başa…
Uzun bir yürüyüşün ardından uçuruma geldim. Ama bana notta uçurumun aşağısını söylüyordu, aşağı nasıl inebilirdim ki? Uçurum uçsuz bucaksız görünüyordu, korkutucuydu. Gözlerim etrafı taradığında, biraz ileride duran merdivenleri gördüm, aşağıya iniyorlardı. Harika! “İlla ki başını belaya sokacaksın Ember”
Merdivenleri inmeye başladığımda, merdivenler dar olduğu için dikkatlice inmeye özen gösterdim. Bir yanlış hareketimde aşağıya yuvarlanabilirdim. “Keşke…” Bir süre geçtikten sonra uçurumun aşağısına geldim. Kan ter içinde kalmıştım, uçurumun aşağısında ağaçlar sıktı ve gece olduğu için epey korkutucu görünüyordu.
Biraz ilerledikten sonra yerde kan izleri fark ettim, iğrenç bir koku da almaya başlamıştım. Yürümeye devam ettikten sonra ileride bir şey fark ettim. Yaklaştım… Yaklaştım…
Bir insan bedeni olduğunu düşündüm, biraz daha yaklaşınca fark ettim ki, bu bir beden değildi… Bu ölü bir bedendi! Ve… Ve… Bu kişi bendim… Aynı kıyafetler, aynı ifadelerdi. Bu benim cesedimdi! Uçurumdan atlamıştım… Her tarafı kanla kaplıydı. Belli ki uzun süre buradaydı… Peki, bu benim cesedimse, ben kimdim?
***