İçeriğe geç

Açık Pencere

Bölüm 4 · 11 dk okuma

Açık Pencere

Bölüm 4

“Bazen kendimi o kadar garip hissediyorum ki, sanki onunla konuşuyorum gibiydi. Neden kendimi sevmem ben? Bir insan kendinden nefret edebilir miydi? Her zaman… Yaptığım hataları göremiyorum, göremiyorum çünkü ben körmüşüm. Hiçbir şey istediğim gibi gitmedi.

Neden hayat acımasız, ben neden kendimle savaşmak zorundayım? Ama kabullenemediğim bir şey var; ben savaşı çoktan kaybetmiştim…

Sadece tek bir dileğim vardı; bende normal insanlar gibi başımı yastığa koyup huzurla uyumayı, bende etrafa gülücükler saçmayı, bende mutlu olmayı istemiştim. İmkânsız şeyleri düşünmek bile hatadır. Çünkü olmazlar… Bende hayattan tek bir istek olarak gülümsemenin ne demek olduğunu öğrenmek istemiştim.”

Korkunç bir kâbustan sıçrayarak uyandım. Dün gece gördüklerimden beri kendimi çok kötü hissediyordum. Ben bunları hak etmemiştim, hiç kimse hak etmezdi. Bugün belki biraz kafa dağıtmak için dışarı çıkabilirdim.

Yataktan kalkmaya bile gücüm yoktu, her tarafım karıncalanıyor, uyuşuyordu. Gözlerim tavana kaydı ama kendimi -yine- düşüncelere yem etmek istemiyordum.

Aklıma babam geldi, ama sonra hemen bu düşünceyi aklımdan sildim. “Neden babanı sevmiyorsun, Ember?” diye bir ses duydum. Yine mi?

“Yeter… Aklımı bulandırmayı kes!” diye çığlık attım. Ellerimi saçlarıma geçirdim, gözlerimi kapatıp derin nefesler almaya başladım. “Gerçekleri bilmene rağmen neden susuyorsun Ember? Yoksa korkuyor musun? Haklısın da… Benim yapacaklarımdan korkmalısın. Hep korkmalıydın.”

“Tamam… Nefes al… Bu sadece… Sadece hayal ürünü. Gerçek değil” diye mırıldandım. Yataktan doğrulmaya çalıştım ve yorganı üzerimden attım. Ayağa kalktım ve titrek, yavaş adımlarla mutfağa doğru yürüdüm. Hem ruhsal, hem de bedensel olarak çökmüştüm. Aynaya bakınca kendimi tanıyamaz bir hale gelmiştim.

Mutfağa geldiğimde hafifçe esnedim, tezgâhın başına geçtim ve kendime koca bir bardak dolusu su doldurdum. Belki bugün kötü düşünceleri bir kenara itip kendime vakit ayırabilirdim.

Suyu içerken boğazımda bir yanma vardı, gözlerim ağlamaktan o kadar kurumuştu ki göz kırpmak bile işkence gibi geliyordu. Bardağı bırakıp kendime yiyecek bir şeyler hazırlamak istedim. Günlerce doğru düzgün bir şey yememiştim, karnım kazınıyordu. Dolabı açtım ve kendime atıştırmalık bir şeyler aldım.

Elimde atıştırmalığımla beraber balkona çıktım. Çıktığım anda güneş ışınları gözlerimi kamaştırdı, biraz etrafı izledim, kuşların cıvıltısını dinledim. Daha fazla durmak istemedim, çünkü o kadar çökmüştüm ki dışarısı bile artık yabancı geliyordu. Mutfağa tekrardan girdim ve atıştırma paketini bırakıp mutfaktan çıktım.

Son zamanlarda yaşadığım stresten sonra fazlaca kilo vermiştim, yüzüm düşmüştü, ağlamaktan şişen gözlerimle birlikte kendimi tanıyamaz bir hale bürünmüştüm. Tekrardan odama geldim, dışarı çıkmak istiyordum ama dışarıda ki insan seslerine bile tahammül edemiyordum. İnsanlar korkunçtu, en acı verende, en çok bitirende oydu. Bende kendimi mahvetmiştim.

Aynanın önüne geldiğimde kendime baktım, yıpranmış saçlarıma, korkunçlaşan yüzüme ve çökmüş bedenime… Kendime çeki düzen vermeliydim. Ama yapacak gücü kendimde bulamıyordum.

“Sen katil olduğunu ne kadar çabuk unuttun Ember? Ah pardon, yoksa Angelice mi demeliydim?”

Bir anda korkuyla geri çekildim, aynadan kendime bakarken dudaklarımın oynadığına yemin edebilirim! Hayır, sadece bir halüsinasyon! Korkuyla aynanın görüş alanından çıktım, kendime katil olduğumu söylediğime inanamıyorum.

Kendimi yatağa bıraktım, aklımı yüzlerce soru kurcalıyordu. Yardım destek almalı mıydım? Hayır, insanlar korkunç! Her zaman aynı motivasyonları vermelerinden usandım. Kimse beni anlamadı… Hiçbir zamanda anlamayacaklar. Onlar sahte hayatlarını sürdürmekle uğraşıyorlar.

Ellerimi yüzüme koydum, düşüncelerimi savurmayı denedim, olmadı. Göz kapaklarım ağırlaştı, fısıltılar yükseldi, kendimi kaybettim, uykuya teslim oldum.

***

“Siz bir kuklasınızdır, hayat ise sizi yönetir. Siz iyi şeylerin düşünü kurarken, hayat sizi acının içine atar ve sonra yalnız bırakır.

Babamın gelmesine az bir süre kalmıştı, çok heyecanlıydım, yaptığım sürprizi acaba beğenecek miydi? Beğenirdi, kesinlikle!

Neredeyse tüm evi mutfakta olan annemin cesedinin pis kokusu kaplamıştı, odamın kapısını kapattım, koku gerçekten rahatsız ediciydi ama o koku bile bana haz veriyordu. Zaman akıp gitti ve sonra dış kapıdan bir anahtar sesi duydum.

Heyecanla olanları bekledim, yerimde duramıyordum. Yere oturdum ve masum gözükmek için Ember moduna geçtim, Her zaman masum olan…

Oyuncaklarımı öylesine oynattım, babamın tepkisini merak ediyordum. Bir süre sonra adım sesleri geldi ve neredeyse nefesimi tutarak adım seslerini dinlemeye koyuldum. Ve işte o an… Babam çığlık attı, cesedi görmüştü belliydi…

Gülümsedim, içten bir gülümsemeydi bu. Sonra odamın kapısını açtım ve koşarak babamın yanına geldim, yüzüme de sahte bir endişe eklemeyi unutmadım. Mutfağa geldiğimde babam gözyaşları içinde annemin bedenine bakıyordu. Üzülmüştü… Ben mutlu olur sanmıştım…

“Ne oldu baba?” diye sordum. Babamın gözleri annemin cesedine kilitlemişti, annemin cesedi ise gözleri açıktı ve bana bakıyordu. Tamam… Kabul etmeliyim ki bu korkutucu bir şeydi.

“Sen mi yaptın Angelice?” diye sordu babam… Cevap vermedim.

***

Gözlerimi hafifçe araladım, hava kararmıştı, belki de çoktan gece yarısı olmuştu. Esneyerek yataktan doğruldum, gözlerim etrafa baktı, her şey yolundaydı… Umarım.

Pencereye doğru yürüdüm, perdeyi hafifçe aralayarak dışarıya baktım. Sokak susmuştu, insan sesleri yoktu. Sadece sokak lambasının titreşimi vardı, mükemmel.

Dışarı çıkmak için harika bir zaman! Biraz hayattan uzaklaşmak belki de ruhumu iyileştirebilirdi. Kendime giyinecek bir şeyler seçmeye çalıştım, ama vazgeçtim. Üzerime üşümemek için bir hırka aldım ve evden çıktım.

Sokakta yürürken ilk defa kendimi özgür hissetmiştim, çünkü düşüncelerimden kurtulmuştum! “Yalan söyleme Ember, sen kurtulmadın, sen kaçtın ve kaçanlar her zaman kaybedendir.”

Rüzgâr şiddetliydi, saçlarımı uçuruyordu ve bu bile birazcık iyi hissettiriyordu. Sahile gitmek istiyordum, çünkü su da benim gibi yalnızdı ve belki bana iyi gelirdi.

Adımlarımı hızlandırdım, neredeyse koşar adımlarla yürüyordum. En sonunda sahile vardığımda denizin o tuzlu kokusunu derinlerce içime çektim. Adımlarımı yavaşlattım, suyun kumlara vurduğu kıyıya geldim.

Ayaklarıma suyun dalgaları vurmaya başladı, hem rüzgârın şiddeti, hem de denizin dalgalarıyla birlikte kendimi özgür hissettim.

Kollarımı ki yana açtım ve gözlerimi kapattım, bağırma isteği geldi ama yapmadım, gecenin sessizliğini bozmaya haddim yoktu. Bedenimde rüzgârı hissettim, suyun dalgalarını ayaklarımda hissettim. Tüylerim soğukluktan diken diken olmuştu ama umursamadım, bu anın tadını çıkarmam gerekti.

“Tanrım… İlk defa mutlu olmayı becerebildim sanırım…” dedim yüksek bir sesle. Sonra aklıma hayatın acı vericiliği geldi. Hayat yine moralimi bozmayı başarmıştı, tebrik etmek istedim, artık alışmıştım ama her zaman zayıf noktalarımdan vurmayı başarırdı.

En sonunda ıslanmayı göze aldım ve yere oturdum. Dalgalar kıyafetlerimi ıslatmaya başlamıştı, rüzgârla birlikte soğuk bir ürperti hissediyordum ama umursamadım. Daha fazla ıslanmak istercesine kumrala uzandım ve gözlerimi kapattım. Ay ışığı yüzümü aydınlatıyordu ve belki de doğa benim ruhumu iyileştirmeye çalışıyordu. Ama nafile.

Her tarafım sırılsıklamdı, geçmişimi ve hayatımı bir kenara atmıştım. Huzurlu olduğum bir an her zaman kısa sürerdi veya hiç olmazdı. Çünkü ben hak etmiyordum. Ben ne zaman huzurlu bir anı hak etim ki? Etmedim… Benim gülümsememi ile çok gördü hayat, onu bile aldı.

Denizin o tuz kokusunu içime çektim, en azından biraz içimde bir hafifleme oluştu. Gözlerimi açtım ve ayı izledim, izlerken bir yıldızın kaydığını gördüm. Gülümsedim, uzun zamandır dilek tutmamıştım, benim için gereksiz bir şeydi.

“Belki bu sefer dileğim gerçekleşir…” dedim. Doğruyu söylemek gerekirse ne dilemek istediğimi bile bilmiyordum. En son ki dileğimde annemin tekrardan benim saçlarımı okşamasını dilemiştim. Çocukken en ufak yalana kanmıştım, bu beni bitirendi. “Hayır Ember… Sen kanmadın, ben sana oyun oynadım. Sende oyunumda kaybedecek kadar aptalsın.”

“Ne dilesem acaba?” diye mırıldandım. Belki de imkânsız şeyler dilemekten vazgeçersem dileklerim gerçekleşebilirdi. Kim bilir? Aklım çocukluğuma gitti, nereden aklıma geldi bilmiyorum ama annem ölmeden önce hep keman çalardı. Her huzursuz olduğumda annem bana hareketli müzikler çalardı. “Sen hatırlamıyorsun ama anneni öldürdükten sonra -biz- annenin cesedinin önünde ona ölüm şarkısını çaldık Ember”

Belki de annemin bir hobisini kendim de edinebilirdim. En azından bir şey başarmış gibi hissedebilirdim.

“Umarım bir gün bende keman çalmayı öğrenebilirim…” dedim. Dileğim buydu, biraz basit bir dillek dilemiş gibi gözükebilirdi ama bu benim için çok büyük bir şeydi.

Rüzgâr biraz daha sert esmeye başlayınca, ıslak olduğum için bedenim titremeye başladı. Tüylerim diken diken olmuştu ve dişlerim gıcırdamaya başlamıştı, bu rahatsız edici bir şeydi. Doğruldum, etrafıma bakındım, biraz daha oturur pozisyonunda durduktan sonra ayağa kalktım. Islandığım için elbisem ağırlaşmıştı ve bu yürümemi zorlaştırıyordu. Ağır adımlarla sahilden çıktım ve bir sokağa girdim. Bu sokak bana tanıdık geliyordu…

Sokakta yürümeye devam ederken bir yaşlı kadın önümü kesti. Kadın gözleri büyümüş bir şekilde bana bakıyordu. İrkildim, kadının bakışları o kadar korkutucu geliyordu ki bir an kendimi onun gözlerinde hapsolmuş şekilde hissettim.

“Hanımefendi, bir sorun mu var?” diye sordum. Kadın bir adım geri attı ve yutkundu, canavar görmüş gibi bakıyordu. “Öyleyiz zaten Ember”

“Tu és Ele…” dedi. Anlamadığım bir dilden konuşuyordu, belli ki yabancıydı. Kadın sonra gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı, gözlerini açtı ve bana bir adım yaklaştı. Korktum ve bir adım geri attım, kötü bir şey yapmışım gibi kendimi suçlu hissetmeye başlamıştım.

“Ah, pardon ben seni bir yerden tanıyorum diyecektim” dedi kadın en sonunda. Aynı dil konuşmamız ne büyük bir mucize! “Nereden tanıyorsunuz?” dedim, sesimde ki titremeyi gizleyemeden.

“Gerçekten O’na çok benziyorsun…” dedi kadın şaşkınlıkla.

Tamam… Yeter bu kadar, ben kime benziyorum!?

*Portekizce de “Tu és Ele” cümlesi, Türkçe de “Sen O’sun” anlamına gelmektedir*

Kadın bana bakmaya devam etti, konuşmadan önce dudaklarını ıslattı ve “Sen Ember Angelice Patrick değil misin?” diye sordu, kaşımı kaldırdım. “Evet, benim de… Beni nereden tanıyorsunuz?” diye sormadan edemedim.

“Sen… Sen şu akıl hastanesinden kaçan kızsın…” dedi şok olmuş gibi. Ah… Hadi ama ben akıl hastanesinden kaçan kız değilim! “Hanım efendi, yok öyle bir şey, beni birisiyle karıştırmış olmalısınız” dedim ve tam gitmeye yeltendiğimde kadın kollarımı tuttu ve gitmemem için neredeyse yalvaracaktı.

“Kızım… Senin sokaklarda ne işin var? Sen deli değil miydin?” dedi, bu sinirlenmeme neden oldu. Kollarımı kadının ellerinden kurtardım ve “Hanımefendi, ben deli değilim sadece siz beni anlamayacak kadar körsünüz!” dedim.

“Aynı cümle… Sen aranan o kızsın!” dedi. Bağırdım, sesim sokakta yankılandı, gerçekten sinirlenmiştim. Koşarak oradan uzaklaştım, kadın arkamdan bağırdı ama umursamadan eve doğru koşmaya devam ettim.

Bir süre sonra eve vardığımda hızlıca anahtarımı çıkardım, kapının yuvasına sokup çevirdim ve içeri girip kapıyı arkamdan kapattım. İnsanların beni deli diye tanımasını istemiyorum!

“Zaten öyleyiz Ember, ama sen kabullenmekte güçlük çekiyorsun”

“Kes artık! Senden nefret ediyorum Angelice…” dedim. Angelice ismimin dudaklarımdan dökülmesine inanamıyordum. Yatak odasına girdim ve sakinleşmek için odada herhangi bir ilaç aradım. Bir tane bilmediğim ilacı bulunca, ne olduğuna bile bakmadan ağzıma attım ve su gerekmeden anında yuttum.

Yatağa oturdum, Lenoy’u aramalı mıydım? Belki… Ya da evet! Telefonumu elime aldım ve Lenoy’un numarasını çevirdim. Kısa bir süre ardından Lenoy’un uykulu sesini duydum.

“Ne oldu… Kıvılcım?” diye sordu uykulu sesle. “Lenoy kendimi çok kötü hissediyorum, sanırım burada birileri beni izliyor…” dedim ağlamaklı bir sesle. Birileri beni mi izliyor? Bunu neden söyledim ki?

“Hey… Kıvılcım sakin olmalısın. Yanına gelmemi ister misin?” dedi. Hiç düşünmeden “Evet” dedim ve telefonu kapattım. Kapattığım anda elim güçsüzleşti ve telefon elimden kayıp düştü, etrafta gölgeler görmeye başladım, fısıltılar yükseliyordu…

Ellerimi saçlarıma geçirdim, “Hayır… Sadece bir hayal ürünü… Bunların hiç biri gerçek değil!” dedim neredeyse çığlık atar bir sesle. Nefes nefese kalmıştım, başım dönmeye başlamıştı, gözlerim bulanıklaşıyordu ve en son gördüğüm şey önümde ki sandalyede oturan bir sulietin beni gülerek izlemesiydi… Yatağa devrildim ve gözlerim kapandı…

***

Birilerinin beni sarstığını hissettim, sanki rüyamda ki karanlık beni boğuyordu ve sonra nefes nefese uyandım. Yanımda tanımadığım bir erkek vardı. “Sen kimsin!” diye çığlık attım. Erkek bana şaşkınlıkla baktı ve “Ember… Sen iyi misin? Ben Lenoy” dedi. Benim adım Ember değil.

“Benim adım Ember değil, Angelice!” dedim. Lenoy denen adam bana şaşkınlıkla baktı. “Kıvılcım sen iyi misin? Senin iki ismin var, Ember Angelice…” Ne? Hayır, benim iki ismim yok sadece Angelice...

“Hayır, ben sadece Angelice! Bunu anlamak için bu kadar aptal olamazsın!” dedim sinirle, onun gözleri büyüdü ve çöktüğü dizlerinin üzerinden kalktı. “Ember, senin oyunlarınla uğraşacak zamanım yok, beni ne için çağırdın?” dedi.

“Ben seni çağırmadım! Sen evime izinsiz gelip beni bayılttın değil mi? Evimi soyacaktın ve en sonunda beni öldürecektin değil mi?” dedim hızlıca. Lenoy’un kaşları çatıldı, “Sen iyi misin? Ben senin en yakın arkadaşınım Ember, ne saçmalıyorsun?” dedi. “Asıl saçmalayan sensin, defol git evimden!” dedim.

“Ember, sen iyi değilsin. Neden ilaç kutuların hepsi boş, intihar etmeye falan mı kalkıştın?” diye sordu. “Hayır, ama biraz daha evimde durursan polisi aramak zorunda kalacağım” dedim. Ben ilaç içmemiştim.

“Ciddi misin? Kendini kötü hissediyorsun diye geldim ama sen beni kovuyor musun?” dedi. Hayır, ben onu çağırmamıştım, eminim. “Hayır, aşağılık şey, ben seni çağırmadım? Sen beni aptal mı sanıyorsun?” dedim.

“Öyle mi? Gece gece beni evine geldim, ama sen benimle alay edercesine evden kovuyorsun” dedi. “Yeter artık, bir daha tekrar etmeyeceğim, çık evimden!” dedim, ben onu çağırmamıştım ve benim hiçbir zaman arkadaşım olmamıştı.

“Sen gerçekten delisin Ember, buraya kadar mı?” güldü ve devam etti. “Peki… İstediğin olsun, ama en yakın arkadaşını kaybettiğini unutma Ember Angelice Patrick, artık değerli zamanımı senin gibi iğrenç birisi için harcamayacağım! Zaten benim hayatıma girdiğinden beri senden nefret etmiştim, hayatımdan çıkıyorsun diye aşırı mutluyum” dedi ve gülerek odadan çıktı.

Ben onun hiçbir zaman hayatında değildim ki? Tekrardan gözüm kararmaya başladı ve başım geriye doğru düşerek gözlerimi yumdum.

***

Uyandığımda ev karanlıktı, akşam olmuştu ve Lenoy neden bu zamana kadar gelmemişti? Başım çok fena sızlıyordu, etrafta çok ses varmış gibi hissediyordum ve bu çok rahatsız ediciydi. Doğruldum, her tarafım uyuşmuştu, hareketlerimi kısıtlıyordu.

“Tanrım… Neden her tarafım ağrıyor?” diye mırıldandım. Telefonuma uzandım, Lenoy’a mesaj atmak istedim. Onun numarasına tıklayıp hızla mesaj yazmaya koyuldum. Mesajı gönder tuşuna bastığımda, karşı tarafa iletilmediğini fark ettim. Sonra Lenoy’un beni engellediğini fark ettim. Ne?

Hayır… Ben ne yaptım? O asla beni durduk yere engellemezdi, arkadaşlığımız buraya kadar mıydı? Kahretsin. “Sonunda yalnız kaldın Ember… Sadece sen ve ben…”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.