İçeriğe geç

Açık Pencere

Bölüm 3 · 14 dk okuma

Açık Pencere

Bölüm 3

Her çocuğun kalbi vardır, o kalp iyi bakılmazsa eğer, kırılabilir, parçalanabilir, yok olabilir veya hiç var olmayabilir.

Her çocuk bir gülümsemeyi hak eder, o zaman neden bu dünya onların gülüşlerini çalar? Sadece dünya mı kötü, yoksa içinde barındırdığı kötülükler midir çocukluğu yok eden?

Her kalbi kırılan çocuk, her zaman size mutluymuş gibi gözükür ama aslında o çok iyi bir oyuncudur…

Mezarlıktan çıktıktan sonra derin bir nefes aldım. Hava ciğerlerime sıkıştı ve orada kaldı. Ellerimi gözlerime götürdüm ve kurumuş gözyaşlarımı da sildim, ağlamış gibi gözükmek istemiyordum. Bir anda tam önüme düşmüş bir kâğıt buldum, benim görebileceğim bir açıyla bırakılmıştı. Benim için bırakılmış bir kâğıttı.

Kâğıdı almak ile almamak arasında tereddüt ettim. Aslında almak istemiyordum ama merakıma yenik düştüm. Fazla merak zarardır.

Yere eğilerek kâğıdı aldım. Ellerimin titremesini durduramıyordum, her şey fazla üstüme geliyordu. Kâğıdı titreyen ellerimle açtığımda o tanıdık el yazısıyla karşılaştım… Yine o gizli kişidendi.

Artık bunlardan usanmıştım. Birisi benimle oyuncak gibi oynuyordu ve ben bu oyuncağın iplerini sürekli kaybediyordum.

Derin bir nefes alarak yazılanları okumaya başladım.

“Annenin mezarını neden şu zamana kadar kimse ziyaret etmedi, hiç merak etmedin mi Ember? İçine attığın her şeyi fazla düşünmeyi kesmelisin. Gözlerin kararmış, önünü göremeyecek kadar kör noktadasın. Kendine gelme vakti güzelim. Artık geçmişinle yüzleşmek yerine önüne bak. Sonuçta yürürken bile önüne bakarak yürürsün, ama arkanı döndüğünde önünü göremezsin ve takılıp düşersin. Önüne bakarak yürü.”

Mr. D.A

Yine aynı kişi… Sürekli şifreli konuşmasından ne demek istediğini anlayamıyordum. Belki de haklıydı… Ben önüme bakmadan yürüyordum…

Kâğıdı cebime sıkıştırdıktan sonra yürümeye devam ettim. Nereye gittiğimi bile bilmeden yürüyordum. Ama içimden bir ses bu yaşadıklarımın ardından bambaşka bir şey çıkacağını söylüyordu.

Ne kadar garip bir şey değil mi annesiz olmak. Ne kadar garip bir şey değil mi hayatının berbat olması. Ne kadar garip bir şey değil mi bir hayatının olmaması…

Şuan nereye gideceğim arasında kararsızdım. Kendime çeki düzen vermeliydim.

Güçlü olmalıydım. En azından denemeliydim. Sadece geçmişimle yüzleşerek değil de, belki bir umut da olsa savaşarak hayatımı kurtarabilirdim.

(Yazarın Anlatımıyla)

“Her şey bir yalandı, sen de o yalana inanacak kadar kendini kaptırmıştın. Her zaman gözünüz açık yürüyün, bu hayatta hiç kimse görüldüğü gibi biri değildir. Hikâyenin her ana karakteri bile masum değil, sadece seni o yalana inandıracak kadar iyi bir oyuncudur.”

(Ember Angelice’nin Anlatımıyla)

Geçmişim benimle oynayacak kadar kötü, ben ona inanacak kadar masumdum. Gerçekler zamanla ortaya çıkınca herkesin maskesi düşerdir.

Adımlarım kendi yaşadığım eve gitmek yerine, otel odasına yönlendi. Kendimi hala kendi evimde güvenli hissetmiyordum.

Otelin ışıklarını gördüğümde adımlarımı hızlandırdım, kapının önüne vardığımda derin bir nefes aldım. İçeri girdiğimde resepsiyonda ki kadın bana gülümsedi, ben de kadına sahte bir gülümseme gönderip odamın yolunu tuttum. Üst kata çıkarak odamın kapısına vardığımda hiç bekletmeden içeri girdiğim.

Gözlerim yatağın yanında ki komedine kaydığında orada… Telefonumu gördüm. Ne?

Böyle bir şeyin olması imkânsız! Ben telefonumu almıştım. Hatta annem ile babamın evine gittiğimde bana mesaj gelmişti… Ben Lenoy ile konuşmuştum… Nasıl böyle bir şey olabilir!

Ellerim buz kesti, titrek bir şekilde cebimi kontrol ettim. Hayır… Hayır… Telefonum cebimde yoktu! Ya birisi ben yolda yürürken gizlice telefonumu alıp, otel odama bıraktıysa ve bana bir oyun kurmaya çalışıyorsa?

Yavaş adımlarla telefonumun yanına gittim ve telefonumu aldım. Açtığımda Mr. D.E’den mesaj yoktu, son arama kayıtlarında Lenoy’un numarası yoktu…

“Tamam, sakin ol… Birisi seninle oyun oynuyor Ember…” diye mırıldandım. Ama daha ne kadar sakin olabilirdim ki?

“Hayır, oynamıyor, hepsi senin suçun Angelice!” diye bir ses duydum. Hemen etrafıma göz gezdirdim, kimse yoktu. Bir ses duyduğuma dair yemin edebilirdim. Kendimi yatağa bıraktım, her şey bir oyunun parçası olabilirdi.

Göz kapaklarım ağırlaşmaya başlamıştı, etrafımda sesler yükseliyordu. Gözlerimi açamıyordum ve sonra derin bir uykuya daldım…

Sadece özgür olmak istiyorum, birisi beni yönlendirsin istemiyorum. Mutfakta yemek yapan Aless, ağzından bir şarkı mırıldanıyordu. Annem hep benim istediğim yemeği yapardı ama ben onu sevmezdim. Onun yüzünden hayatım mahvolmuştu.

Odamda sakladığım bıçağı sıkıca kavradım. Sonunda istediğimi alacaktım, kurtulacaktım. Yoksa kayıp mı edecektim?

Sessiz adımlarla mutfağa yöneldim, her adımın dikkatli, ölçülüydü. Sonra sessizce yemek yapan annemin arkasına yanaştım. Bıçağı arkama sakladım ve normal davranmaya çalıştım.

“Anne, bugün nasılsın?” diye sordum masumca. Annem arkasını dönmeden cevapladı. “Bugün iyiyim kızım, ailecek birlikte vakit geçireceğiz, bundan daha iyisi yoktur.” Dedi. Ailecek mi? Bundan hiç şüphen olmasın. Bilmiyorsun ki hayatının son gününü mutlu geçireceğini.

“Ah… Öyle mi anneciğim. Bugün benim içinde güzel bir gün, hayatımda uzun süredir gerçekleştirmek istediğim şeyi gerçekleştireceğim.” Dedim anneme. Annem bana baktı ve dizlerinin üzerine çöküp boyuma denk geldi. “Hmm… Öyle mi? Nedir senin gerçekleştirmek istediğin şey?” dediğinde gülümsemeden edemedim. Daha sonra arkamda ki bıçağı ellerim daha sıkı kavradı ve sonra anneme gözlerimi kısarak baktım ve “Bunu” dedim…

Hızlı bir şekilde annemin tam kalbine bıçağı sapladım. Annemin gözleri pörtlek bir şekilde bana baktığında göğsünden fışkıran kan benim boynumu ve yüzümü kirletti. Annemin bedeni saniyeler sonra bıçakla beraber yere devrildi…

Son kez annemin bedenine baktım ve tüm delilleri yok ettim. Hızlı bir şekilde mutfaktan ayrıldım ve odama geçtiğimde üzerimi temizledim. Geriye sadece babamı beklemek kalmıştı.

Asla ama asla masum değildim. Sadece iyi bir oyuncuydum, her gördüğünüz şeye de inanmamanız gerekir, değil mi?

***

Güneş ışınları pencereden içeri vuruyordu, gözlerim yavaşça açıldığında ilk olarak tavanı gördüm. Bir dakika… Burası otel değildi… Otelin tavanı bu kadar eski değildi…

Hızla doğrulduğumda otelde değil de kendimi çocukken, annem ile babamla yaşadığımız o eskimiş evde buldum. Gözlerim büyüdü, buraya nasıl gelmiştim? Nefes alış verişim hızlandı, uyurgezerlik yapmış olabilirdim. Ama bu kadar uzak bir yere nasıl gelebilirdim ki? Hayır.

“Sen kendin geldin Ember, ama bunu kabullenmek sana güç” diye bir ses duydum. Etrafıma bakındığımda o pencere hala açık olduğunu fark ettim. Lanet olsun!

Birden burnuma iğrenç bir koku geldi. Aşırı derece mide bulandırıcıydı, kusmamak için kendimi zor tuttum. Bir elim burnum ve ağzımı sıkı bir şekilde kapattım, ayağa kalktım ve odadan çıktım.

Sonra fark ettim ki ellerim ve üstümde kan vardı. Kan mı? Evet kan! Tırnaklarımın arasında kurumuş kan lekeleri ve minik et parçacıkları vardı. Midem bulandı ve öğürerek banyoya koştum. Banyoya girdim, hızlıca klozete doğru eğildim ve öğürmeye başladım. Kusmamıştım ama üzerimde ki pisliklerden dolayı sürekli midem bulanıyordu.

Bir süre sonra soğuk fayansa sırtımı dayadığımda, soğukluk tüylerimi ürpertti. Nefes nefese kalmıştım. Aklımda yüzlerce, hatta binlerce soru vardı. Sadece bu iğrençlikten kurtulmak istiyordum.

Ayağa kalktım ve musluğu açtım. Tam ellerimi götürecektim ki suda bir gariplik vardı. Şeffaf değil de sarı renk akıyordu, iğrenç görünüyordu. Ellerimi yıkayamadan musluğu kapattım ve sonra aynada kendimle göz göze geldiğimde çığlık atmam bir oldu.

Korkunç gözüküyordum! Yüzüm kanla kaplanmıştı, gözaltlarım morarmış bir şekildeydi. Sanki gece boyunca uyumamış gibiydim. Saçlarım dağılmış, dudaklarım kuruyup çatlamıştı. Tam anlamıyla bir seri katile benziyordum.

“Ya da belki de sen seri katilsindir, Ember” diye bir ses daha duydum. “Tamam, sakin ol. Bu sadece senin zihninin oyunu, seslere aldırış etme, şuan ki yaşadığın ana bak” diye kendime motive verdim. Bunu bana gittiğim psikolog söylemişti. “Her halisünasyon gördüğünde de bunu söylemen gerekiyordu, neden söylemedin?”

Boğazım kurudu, asla bu tiple dışarı çıkamazdım. İnsanlar benim katil olduğumu düşünürdü. “Ya da belki de öylesin”

Tamam, sakin olmam gerek. Hızlı adımlarla banyodan çıktım ve ne yapacağımı düşündüm. Su bile çok kötü bir şekilde akıyordu, ama tek çarem o kirli su gibi geliyordu. Belki de sadece banyoda ki musluktan kötü su geliyordur.

Adımlarım mutfağa yöneldiğinde mutfak musluğunun yanına vardım. Musluğu açtığımda bu su daha da beterdi, simsiyah akıyordu. Ciddi misin, birisi benimle oyun falan mı oynuyordu? Yüzümde ki kahrolası kan kuruduğu için peçete ile silmeye çalışsam da gitmezdi.

Bakışlarım yere indiğinde gözlerim büyüdü. Parkenin üzerinde kurumuş kan lekeleri vardı. İğrenerek mutfaktan çıktım, sanki bir katilin evindeymişim gibi bir hava vardı. “Kendi evindesin Ember”

Telefonum da yanımda değildi, belki evde ıslak mendil bulabilirdim, tek ümidim buydu. Evin her yerini gezdim ve en sonunda salona geldiğimde o iğrenç koku burada daha baskın bir şekildeydi. Koku, çürümüş cesedin kokusu gibiydi! Gözlerim etrafı taradığında koltuğun üzerinde ki ıslak mendil paketini gördüm. Harika!

Ellerim pakete uzandı, kurumamış olması için Tanrı’ya dua ettim. Paketi açtığımda kurumamıştı, şükürler olsun. Hemen bir tane aldım ve yüzümü silmeye başladım, ellerimi ve tırnak aralarımda ki kurumuş kanı ve minik et parçalarını da temizledim.

Neredeyse paketi yarıladıktan sonra aynının karşısına geçip kendime baktım. Kan lekeleri gitmişti, masum bir Ember Angelice olmuştum. “Hayır, Ember, sen Ember’sın, ben ise Angelice’yim, senle ben aynı kişiler değiliz”

Üzerime baktığımda atladığım bir şeyi gördüm, üzerimde de kan lekeleri vardı. Galiba kan ile duş almıştım. Ne yapmam gerektiğini düşünürken aklıma annemin kıyafetleri geldi. Hızlı bir şekilde annemin odasına gittim, hayır… Hayır… Hayır… Tamamen unutmuştum!

Annem ile babamın odasının bomboş olduğunu unutmuştum. Odada hala o kutu vardı, sadece o kutu. Aklıma Mr. D.A’nın bana dedikleri aklıma geldi, o kutuyu açmamı istemişti ama ben açmamıştım. Şimdi o kutuyu açacak mıydım?

Merakıma yenik düşmek istemiyordum, ama belki işime yarayacak malzemeler çıkabilirdi. Yavaş adımlarla kutuya yaklaştım, içimde ki korku da adım attıkça, gittikçe büyüyordu. En sonunda kutunun yanına vardığımda titreyen ellerim kutunun kapağına hafifçe dokundu.

“Belki de yapmamalıyım” diye mırıldandım, ama içimden bir yer açmam için haykırıyordu. Bende en sonunda dayanamayarak kapağı araladım.

Sadece göz ucuyla bakmak istedim ama sonra vazgeçip tamamen açtım.

Kutu da eski dosyalar, kâğıtlar, mektuplar vardı. Annemin özelidir diye pek bakmadım, ama gözüme iki tane USB çarptı. USB’leri elime aldığımda kaşlarım çatılmıştı, annemin böyle USB’leri yoktu. Hiç görmemiştim.

USB’leri cebime tıkıştırdıktan sonra kutuyu karıştırmaya devam ettim. Biraz daha bakındığımda benim ismimin geçtiği bir dosya gördüm. Dosyayı elime aldığımda ilk sayfayı okudum.

“Ember Angelice Patrick, Çoklu Kişilik Bozukluğu Teşhisi”

“Babası Kane Patrick, annesi ise Aless Patrick’in kızı olan Ember Angelice, çocukken yaşadığı yoğun travma sonucunda oluşan çoklu kişilik bozukluğu yüzünden, kişinin bedeninde iki ruh yaşamaktadır. Psikologlar bu duruma çare bulmaya çalışsa da Ember Angelice’nin durumu daha kötüye gitmektedir.

İlaçlar ile tedavi edilmesi önerilse de Ember Angelice bunu kesinlikle reddetmektedir. Kişinin psikologlara verdiği ifade ise ‘Sadece özgür olmak istemiştim, ama her şey beni kısıtladı’ olmuştur. Psikologlar ona bunun ne anlama geldiğini sorunca ise, Ember Angelice her zaman farklı farklı şeyler söylemiştir.

En sonunda içinde ki karmaşık duygu yüzünden uzmanlara saldırmıştır ve en sonunda iki psikoloğu ağır bir şekilde yaralamıştır. Her görüşmesinde ise sürekli kişilik değiştirmiştir.”

Nefesim kesildi, ben çoklu kişilik bozukluğu hastası mıyım? Tanrım, böyle bir şey olamazdı. Ben neden psikologlara gittiğimi hatırlamıyorum? Böyle bir şey olmamalıydı!

Dosyayı hemen kutuya geri koydum, evden çıkıp gitmek istiyordum ama bu üzerimde ki kanlı kıyafetlerden dolayı dışarı çıkamazdım. Kutuyu biraz daha karıştırdıktan sonra kıyafet buldum. Sonunda.

Kıyafetleri aldım ve hızlı bir şekilde giyindim, bu kıyafet bana tanıdık geliyordu ama çıkaramadım. “Belki de tanıyorsundur Ember”

Kıyafetleri giyindikten sonra, kutuyu bile kapatmadan odadan çıktım. Evin kapısına vardığımda arkama bile bakmadan çıktım. Hızlı adımlarla yürürken, evden olabildiğince uzaklaşmak istiyordum ve bir daha gelmemek.

Kendi evime gidip bilgisayarıma USB girişlerini takmak istiyordum. Meraktan çıldıracaktım, kendi evime gidecektim, evet, artık gerçeklerle yüzleşmek istiyordum.

Otel odasında uyku bir türlü tutmamıştı, canım biraz kan dökmek istiyordu. Ama bu seferki kurbanım kim olacaktı? Arkadaş çevrem yoktu o yüzden de kurban bulmak bulabilmek benim için çok zordu. Lenoy dışında…

Belki yoldan geçen birisini alacaktım bu sefer, sıkıcı olacaktı biliyorum… Ama başka seçeneğim yoktu.

Hızlı adımlarla yataktan kalktım ve kaldığım otelin kapısını araladım. Ses çıkmasın diye parmak uçlarımla yürüyordum. En sonunda telin çıkış kapısına vardığımda kapıyı açtım ve çıktım. Gecenin karanlığı bana huzur verirdi her zaman, ama daha eğlenceli şeyler olacaktı.

Yollar ıssızdı ve kimse yoktu, hadi ama birisi bile mi! Kurban bulmak daha da zorlaşacak bu kesindi. Şanzelize Caddesi’ne vardığımda etrafta ufak tefek insanlar vardı, bu iyiydi. Yanımdan geçen herhangi birini kandırmam gerekti, bakalım o şanslı kişi kim olacaktı?

Ellerim ceplerimde bir şekilde yürüdüm, o sırada yanıma bir adam yaklaşıyordu, evet! Birazcık ağlamış havası verdim gözlerime, ne demiştim? Ben iyi bir oyuncuyum.

Adam yanıma yaklaşmaya başladığında durdum ve titrek bir sesle sordum.

“M-merhaba…” dedim. Adam bana baktı ve “Merhaba?” dedi. Ona kaybolduğumu söyleyerek onu kandırabilirdim. “Şey… Ben kayboldum sanırım, yani… Adresi biliyorum ama… Nasıl gideceğimi bilmiyorum… Bana yardım edebilir misiniz?” dedim, hadi inanman gerek.

“Tabi ki ederim, adresinizi söylerseniz sizi oraya kadar eşlik ederim” dedi, hayatının en büyük hatasını yaptığından habersizdi. “Teşekkür ederim… Çok minnettarım” dedim ve ekledim. “Le Marais Mahallesi’ne gidecektim de” dedim. Yaptığım bu iğrenç duygu sömürüsüne inanmıştı, aptal.

“Birlikte gidelim isterseniz” dedi. Başımı iki yana sallayarak hemen kabul ettim. Adam ile birlikte yürümeye başladık, belki de onunla tanışmalıydım. “İsminiz nedir?” diye sordum. Adamın dudakları kıvrıldı, sorduğum soruda gülümsenecek bir şey yoktu.

“İsmim David Larson, siz?” dedi, ismin güzelmiş. “Ben de Angelice Patrick” dedim.

Bir süre boyunca birbirimizle tanıştık ve hayatlarımızdan bilgiler verdik, tabi ben ona yalan söyledim. Kimliğimi açığa çıkaramazdım. Biraz daha yürüdükten sonra Le Marais Mahallesi’ne girdik, ben ona anne ve babamın kaldığı eve doğru götürdüm.

“Sana teşekkür için birlikte bir kahve içmeye ne dersin?” dedim, bana gülümseyerek baktı ve “Neden olmasın” dedi. Onu anne ve babamın evinin bahçesine soktuğumda onun irkildiğini hissettim. “Burada mı yaşıyorsun” dedi evin yıpranmışlığına bakarak. “Maddi durumum pekiyi değil” dedim en masumca cevap olarak.

Eve girdiğimizde kapıyı arkamızdan kilitledim ki kaçmasın… “Mutfağa geçelim” dedim. O da korku dolu gözlerle bana baktı ama bir şey demeden mutfağa girdik. Daha doğru düzgün tanımadığı birine güvenerek onun evine gelmesi, onun yaptığı hataydı, benim değil.

O, mutfakta ki sandalyeye oturdu, ben ise ona kahve hazırlamak için tezgâhın önüne geldim ama hazırlamayacaktım. Kendime keskin bir bıçak arıyordum doğruyu söylemek gerekirse.

Bir bıçağı aldım ve ona doğru döndüm, korkmasın diye bıçağı arkama sakladım. Ona doğru yaklaştım ve onun gözlerinin içine baktım. “Kahve içmeyelim” dedim, bana baktı ve beni baştan aşağı süzdü, tedirginlikle “O zaman ben gideyim” dedi.

Kurbanlarımın korkmasından hiç hoşlanmazdım, o yüzden işimi hızlı bitirmek istedim. Tam ayağa kalktığı anda onun karnına hızlı bir şekilde bıçağı sapladım. Bana baktı ve yüksek sesle, acı dolu bir çığlık attı. Sonra bıçağı çıkarıp tekrar sapladım, onun kanı üstümü ve yüzümü kirletiyordu ama umurumda değildi.

Bir süre sonra tamamen yere yığıldı ve ruhu cennete gitti. Yere dizlerimi çöktüm ve kilolu olduğu için ağır olabileceğini düşündüğüm, onu yavaşça parçalara bölmeye başladım. Önce ayaklarını kestim sonra kollarını, gövdesini, belini…

Tamamen bitirdiğimde ter içinde kalmıştım. Sonra cesetle ne yapacağımı düşünürken aklıma evin arkasında ki su deposu geldi. Kesinlikle oraya koymalıydım.

Cesedin parçacıklarını aldım ve evden çıktım. Evin arka bahçesine yürüdüm ve su deposunu açtım, parçaları teker teker suyun içine attım. Suyla birlikte et parçalarının üzerindeki kanlar çözüldü ve suya karıştı. Sabaha kadar suyun içinde bekledikçe sararacaktı ama umursamadım.

Çok yorulmuştum ama buna değmişti. Eve tekrardan girdim, odama doğru adımlarım hızlandığında yorgunlukla birlikte yatağa yığıldım, en sonunda derin bir uykuya daldım.

Her insan ikiyüzlüdür, her insan içindeki yüzü saklar, eğer kontrolü kaybederse hayatı zincirlenebilir ve kendini tanımaz.

***

Hızlı adımlarla eve vardığımda, kapıyı açmak için biraz bekledim çünkü evimden korkuyordum, sanki beni izliyorlardı ama artık umurumda değildi.

Kapıyı açtığımda ev normal gibi gözüküyordu, ya da ben öyle düşünüyordum. Kapıyı ardımdan kapattım ve odama doğru yöneldim. Laptopumu aldım ve cebimde ki USB’leri çıkardım. Kendimi yatağa bıraktım ve Laptopu açtım.

USB’lerden birini taktığımda bir dosya belirdi. Dosyayı açtığımda bir belge karşıma çıktı, bu ne şimdi? Belgeyi okumaya başladım.

“Ember Angelice Patrick, akıl hastanesinden kaçtı”

“Çoklu kişilik bozukluğu hastası olan Ember Angelice 15 yaşında akıl hastanesine yatırılmıştır, ama Ember Angelice oradaki insanların olmadığını ve yalnız kalmak istemediğini belirtmiştir. En sonunda da 20 yaşında akıl hastanesinden kaçmıştır.

Kendisi kaçarken, kaldığı odada ki duvara yazı yazıp gitmiştir. Yazdığı yazı ise “Ben deli değilim, sadece yaptıklarım size ağır gelir” yazmıştır. Fransa’nın her yerinde aranmıştır ama kendisi bulunamamıştır. Kimlik değiştirdiği varsay anılıyor, onu görürseniz yetkililere haber verin.”

Tanrım… Ben… Ben… Akıl hastanesinde mi kalmışım? Neden böyle bir şeyi hatırlamıyorum? Böyle bir şey olamaz!

Elim titriyordu, bu benim annemin kutusunda ne işi vardı? Annem, ben beş yaşındayken ölmüştü. Eğer ben akıl hastanesine 15 yaşındayken gitmiş olsaydım bu USB orada olmazdı. Belli ki birisi koymuştu sonradan… “Belki de ben koydum, Ember.”

USB’yi çıkardım, diğerini taktım ama hiç bakacak cesaretim kalmamıştı. Laptopa bir video belirdi, videonun adı yoktu, aklımı kaçıracaktım. “Belki de kaçırdın, Ember”

Videoya tıkladığımda bir kamera kaydı görüntüsü karşıma çıktı. Bu kamera kaydı 2022 yılını gösteriyordu. Videoyu açmam ile nefesimi tutmam bir oldu.

Videoda birisi öldürülüyordu, katil onun göğsünden durmaksızın bıçaklıyordu… Bunu neden izlediğim hakkında hiçbir fikrim yoktu… Video devam ederken, katil bıçaklamayı kesti ve yüzündeki kanı sildi, sonra kameraya doğru döndü ve şapkasını indirdiğinde yüzü çok tanıdık geldi.

Tanıdık geldi, çünkü o benim yüzümdü…

Ben… Katil miydim? Videonun devamında ben cesede bakmışım ve sonra oradan uzaklaşmışım… Ve video bitti. İki elimi ağzıma götürdüm, çığlık atmak istiyordum ama sesim çıkmıyordu.

Tüm bu suçların hepsini ben mi yapmıştım, ben bir seri katil miyim? Yoksa bunların hepsi bir aldatmaca mıydı? Sanmıyorum.

“Evet, her şeyi biz yaptık Ember, ama sen kendini o kadar masum sanıyorsun ki… Tüm suçların hepsini Angelice’nin üzerine yıktın, hepsi senin yüzünden!”

Benim yüzümden mi? Ben ne yaptım ki? Angelice de kim? Adım Ember Angelice ama iki kişilik… Yani bu çoklu kişilik bozukluğumu? Ben iki kişi miyim? Ben sadece annemin katilini bulup öldürmek istemiştim… Masumları değil!

Yataktan hızlıca kalktım ve pencerenin önüne geldim. Nefesim daralıyordu, pencereyi açtım ve oksijeni ciğerlerime doldurdum ama yetmiyordu. Ellerimi saçlarıma geçirdim, nefesimi düzene sokamıyordum, her şey… Fazlaydı!

***

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.