Ben Ember Angelice Patrick, Ember ya da Angelice fark etmez. Ben annemin ölümüne şahit oldum, babam beni sevmedi, benden çocukluğumu çaldılar. Bende onların ruhlarını çalacağım.
Aslında ben kalbi olan kalpsiz bir insanım. Kimse beni sevmezdi, annem dışında…
Küçüklüğümden beri psikologlara gittim, ama onlarda beni anlamadılar herkes gibi.
Bende kendimi onlara anlatacaktım ve onlar da zorla anlayacaklardı, söz.
Babama gelecek olursak… O yaşlı adam geçmişimin katili, ondan nefret ediyorum ama benim intikamım o yaşlı adam için değildi… Annemin katili içindi…
Annemin katilinin hayatını mahvedecektim, o bana “Beni öldür” diye yalvaracaktı, ama ben onu öldürmeyecektim, annemin yaşadığını yaşamasını istiyorum.
Ember ismimin anlamı “kıvılcım” demek ve aslında bu yüzden de Ember ismimi seviyorum. Çünkü ben onların hayatının kıvılcımı olacaktım ve kıvılcım gittikçe büyürse yakardı…
Angelice ismimin anlamı ise “Melek, günahsız, masum” demekti ama yalan. Ben ismimi kanla yazacaktım ve en büyük günahkâr olacaktım.
Şuan 24 yaşındayım ve yirmi dört yıllık hayatımın hesabını sormadan önce can vermeyecektim.
Paris sokaklarının ıslanmış yollarında yürümeye başladım, elimde telefonum vardı ve sosyal medya da geziniyordum, insanların sahte gülüşlerine bakıyordum. Bir süre sonra sıkılıp telefonu kot ceketimin cebine koydum ve yürümeye devam ettim.
Aklıma annem ile babam ile birlikte yaşadığımız evimiz geldi, doğruyu söylemek gerekirse o evimi özlemiştim. Eski hatıralarımı bir daha hissetmek isterdim ama sadece 5 yıllık olan hayatımı, geriye kalan hayatım çöptü.
Kısa bir yürüyüşün ardından sevdiğim bir kafeye geldim ve kapıyı iterek içeri girdim, insanların gülüş sesleri, bardak tokuşturmalar ve sahte kahkahalar, hepsi önemsizdi.
Arkadaşımı gördüğümde adımlarımı hızlandırdım ve onun yanına vardım. Onun oturduğu masanın önünde ki sandalyeyi çekip oturdum. Onun gözleri bana kaydı ve evet, benim tatlı baş belam, benim Leroy’um.
Beni görünce gülümsedi, “Hoş geldin kıvılcım, bir şeyler içmek ister misin?” diye sordu Leroy. Gülümsedim, onun sevecen tavırlarımı hoşuma gidiyordu, “Hoş buldum Leroy, teşekkürler bir şey içmeyeceğim” dedim.
“Seni özlemişim, biraz daha sık buluşsak?” dedi Leroy, kahkaha atacak gibi oldum, “Bilmiyorum… Aslında bu günlerde yoğunum” dedim, bana gözlerini devirdi ve “Bilmez miyim, ama merak etme çözeceğiz” dedi gülümsemesini zor tutarak.
“Umarım…” dedim gülerek, Lenoy kısa bir süre sonra hafif ciddileşti ve “Onu bunu boş ver de, senin işin ne oldu?” diye sordu, gülümsemem kesildi, gözlerimi yere indirdim, “O adamı hala bulamadım, kimliğini çok iyi saklıyor ve işimi zorlaştırıyor” dedim.
Lenoy bana baktı, “Peki baban nasıl?” diye sordu, ona baktım ve göz göze geldik, “Canı cehenneme” dedim sinirle, o da bana hak veriyormuş gibi bir şey demedi, biraz düşündü ve bana “Kalkalım mı?” diye sordu. Bende evet anlamında başımı salladım. Hesabı ödedi ve kalktık. Bana elini uzattı ve bende tuttum, birlikte ortamdan çıktık.
Dışarı çıktığımızda soğuk hava tenimi vurdu ve Lenoy’un elini bıraktım, birlikte yürümeye başladık, “İstersen senin işini kolaylaştıracak bir arkadaşım var” dedi Lenoy. Ona baktım, “Aslında olur ama pek de güvenmek istemiyorum” dedim.
Lenoy durdu ve ellerini omuzlarıma koydu, “Sen merak etme ben hallederim” dedi güven dolu sesiyle. Sonra bana sarıldı ve arkasını döndü, yürüyerek uzaklaştı. Onun arkasından bakakaldım ve sonra kendi yoluma doğru yürümeye başladım.
Aklıma sürekli eski evim geliyordu ve şuan ne halde olduğunu merak ediyordum, ama yapmamalıydım, çünkü göreceğim şeyler çocuk olan Ember Angelice’yi kırardı ve bende onu kırmak istemiyordum.
Evimin yolunu tuttum ve yürürken sokakları dikkatlice taradım, hala içimde annemin katilini bulma umudu vardı içimde. Uzun bir yürüyüşün ardından bana ait olan evime geldim, içeri girdiğimde kapıyı ardımdan kapattım ve derin bir nefes aldım, adımlarım yatak odama doğru yöneldi.
Odama girdim ve ceketimi çıkardım, yatağın üzerine koydum ve kendimi de yatağa attım, aklımı eski evim kurcalayıp duruyordu ve ben bu işin peşini bırakmayacaktım. Biraz sonra telefonumun sesi geldi, telefonumu ceketimin cebinden çıkardım ve ekrana baktım, Lenoy arıyordu.
Cevapladım.
“Ne oldu?” diye sordum.
“Sana çok güzel bir haberim var!” dedi Lenoy heyecanlı bir sesle.
“Söyle” dedim.
“Annenin katilini buldum.” dedi.
Buz kestim, parmak uçlarım telefonu sıkmaktan eklemlerim beyazlaştı.
“N-ne demek istiyorsun?” dedim titreyen sesimi gizleyemeden.
“Şuan kendisi Le Marais Mahallesi’nde yaşıyor” dedi ciddi bir ses tonunda.
“Hayır, orası çok kalabalık, işim zorlaşacak” dedim.
“Hayır, tam tersi işin kolaylaşacak, bir sorunumuz var ki orada ki insanlar seni tanıyor ve annenin öldürüldüğünü biliyorlar ama kalabalık olduğu için tanınma ihtimalin de azalır” dedi Lenoy.
“Tamam, yarın yola çıkacağım, bugün biraz yorgunum, yarın konuşuruz” dedim.
“Tamam, kıvılcım iyi geceler” dedi ve telefonu kapattı.
Telefonu komodine koydum ve derin bir nefes aldım, gözlerim tavana kaydı ve düşüncelere boğuldum, ama düşüncelerimin beni boğmasını istemiyordum. Yataktan kalktım ve yavaş adımlarla mutfağa yöneldim.
Mutfağın ışığını açtıktan sonra duraksadım, mutfak aşırı dağınıktı, sanki birisi gelip etrafı karıştırıp gitmişti. Nefesim istemsizce hızlanmaya başladı ve ilk başta ne yapacağımı bilemedim, polisi aramalı mıydım? Aslında hayır, aramayacaktım, ölmek bile şu durumda en son umursayacağım şeydi.
Gözlerimi etrafta gezdirdiğimde bir kâğıt parçası dikkatimi çekti, kâğıda doğru yürüdüm ve mutfak masasında ki kâğıdı ellerime aldığım. Kâğıt eskimişti, hafif sarılıklar vardı ve üzerinde not yazıyordu.
“Vaktini beni bulmak için boşa harcama güzel Ember’ım, ne kadar uğraşsan da beni bulamayacaksın. Zamanını boşa harcama, annenin intikamını almak istiyorsun biliyorum, ama sen annenin sırrını biliyor musun? Ah… Hayır, sen masumsun değil mi Angelice?”
Devamını okumaya cesaretim yoktu, okudukça nefesim kesiliyordu.
“Annen gibi bir kadın ölmeyi hak ediyordu. Yoksa sende mi annen gibi olmak istiyorsun güzelim? Annen ile aynı kaderi yaşamak ister miydin gerçekten? Sanmıyorum, o yüzden kararlarını düzgünce ver, kaderini seçtiğin kararın belirleyecek benim güzel Ember’ım, tekrar görüşeceğiz…”
Mr. D.A
Kahretsin, bu kimdi? Kâğıt elimden düştü ve sanki izleniyormuşum gibi hissettim, annem hakkında bilmediğim bilgiler mi vardı? Delireceğim, etrafa göz gezdirdim, bu not daha fazla gizem barındırıyordu ama ben bazı bilgileri tam olarak bilmediğim için anlayamıyordum.
Şuan kendi evimde güvende değildim, asla değildim, belki de hiç…
Hızlıca kabanımı aldım ve evden çıktım, evimin olduğu yer ıssız bir yerde olduğu için dışarıda kimse yoktu ve bu beni strese sokuyordu. Sanki takip ediliyorum.
En yakın olan otele doğru adımlarımı hızlandırdım, otelin yolunu tutarken sürekli etrafıma göz gezdirdim. En sonunda otelin önüne vardığımda hiç beklemeden içeri girdim.
Görevli ile göz göze geldik. Hızlıca kimliğimi ve yeterli parayı çıkardım ve kasanın önüne geldim.
“Merhaba bir oda tutmak istiyorum” dedim sakince. Kadın bana gülümsedi “Tabii buyurun, şuan 3-14-36 numaralı odalarımız müsait, hangisini tercih edersiniz?” dedi kadın. Bende sahtece gülümsedim.
“14 numaralı olsun” dedim. “Peki, hanımefendi nasıl isterseniz, ne kadar süre kalacaksınız?” dedi kadın. Aslında ne kadar süre kalacağımı bende bilmiyordum ve gerektiği kadar bir süre içerisinde kalmak istiyordum.
“Aslında ne kadar süre kalacağım kesin değil, değişebilir, o yüzden ben size her gün ödeme yapsam sorun olur mu?” dedim sevecen bir tonla. Kadın gülümsedi “Tabii, olur. Oda anahtarınızı vereyim, iyi geceler” dedi kadın ve bana oda kartını uzattı. Bende aldım ve hızlı adımlarla odama doğru gittim.
Odama vardığımda derin bir nefes aldım, montumu askılığa astım ve yatağa oturdum, ellerimi yüzüme koydum, ne yapacağımı düşündüm.
Şuan kendi evim hiç de güvenli değildi, belki de otel odam bile güvenli değildi ama yapacak başka bir şeyim yoktu.
Lenoy’u arayıp aramamak arasında kaldım, ama sonra pes edip aradım.
Telefon çaldı, uzunca bir süre çaldı, ama cevap yok...
Dıt… Dıt… Dıt…
Telefonu kapalıydı, büyük ihtimalle uyuyordu ve onu tekrar arayıp rahatsız etmek istemedim. Neyse.
Telefonumu kenara koydum ve yatağa uzandım, gözlerimi kapattım, zihnimde o not canlanıyordu. Belki de beni birisi izliyordu ya da ben çok büyütmüştüm.
Biraz tavanı izledikten sonra göz kapaklarım ağırlaşmaya başladı… Etrafta fısıltılar mı yükseliyordu? Oh… Hayır… Yalnızca benim hayal gücüm…
Ve uykuya teslim oldum.
***
Güneş ışınları camdan içeri vuruyordu, gözlerimi yavaşça araladım, yorgunluk tüm bedenime hücum etmişti. Hafifçe doğruldum, gözlerimi ovuşturdum, biraz etrafa boş boş baktıktan sonra telefonu elime aldım.
Lenoy mesaj atmıştı.
“Kıvılcım, günaydın. Bugün birlikte yürüyüş yapmaya ne dersin?” yazmıştı. Aslında gitmek isterdim ama bugün farklı bir macera beni bekliyordu.
“Davetin için teşekkürler Lenoy, ama bugün pek müsait olamayabilirim, boş zamanım olduğunda sana haber veririm” yazdım. Cevabın gelmesini beklemeden telefonu kapattım. Yataktan kalktım ve pencerenin önüne geldim, dışarıda ki insanlara baktım, onların normal hayatlarına ve sonra kendi hayatıma baktım, acı dolu hayatıma… Gözlerimi devirdim ve yavaş adımlarla banyoya doğru yürüdüm. Banyoya girdim ve aynadan kendime baktım ve derin bir nefes alarak musluğu açtım, buz gibi olan suyu yüzüme çarptım ve kendime gelmeyi umut ettim.
Musluğu kapattım ve yüzümü kuruladıktan sonra banyodan çıktım. Yatağın yanına geldim ve telefonumu aldım, üstümü giyinmeyecektim çünkü dün evden alelacele çıktığım için yanıma kıyafet almamıştım. Zaten üzerimde pijama yoktu, gündelik şeyler vardı, bir kot pantolon ve bir crop… Kime süslenmeye çalışıyorsam.
Aynanın önüne geldim ve saçlarıma çeki düzen verdim. Sonra odadan çıktım, yavaş ve sakin adımlar ile otel binasından çıktım. Bugün en büyük travmam ile yüzleşme vaktiydi… Evet… Çocukken ki yaşadığım evime gidecektim… Neden gideceğimi bilmiyorum aslında, sadece annemin eşyalarından birkaç parça alacaktım. Herhalde. Kimi kandırıyorum ki?
Bir taksi durağına geldim ve taksiyi bekledim. Bir süre sonra taksi aranası geldi ve araca bindim.
“Le Marais Mahallesi’ne gideceğiz, rica etsem?” dedim. Taksici yaşlı adam bana döndü ve yüzünde garip bir endişe vardı. “Orada yıllar önce bir cinayet işlendi, oralar pek güvenli değil, başına bir iş gelir” dedi. Acı dolu bir gülümseme belirdi dudaklarımda, o cinayet benim annemin cinayetiydi ama bunu söylememeyi tercih ettim.
“Orada ailem yaşıyor, onları ziyaret edeceğim” dedim. Aslında olmayan ailemi…
“Oh… Ne güzel, benim ailemde şuan cennetteler, keşke bende onları ziyaret edebilseydim” dedi taksici. Bilmiyordu ki ben oraya ölen çocukluğumu görmek için gidecektim. Yaşlı adam aracı Le Marais Mahallesi’ne doğru sürdü, benim de gözüm yollara takıldı ve acılarımın içine giriyordum.
Yaklaşık bir yarım saat sonra Le Marais Mahallesi’ne giriş yaptığımızda boğazıma bir yumru oturdu ve istemeden de olsa gözlerim doldu, acıyla yutkundum.
Yaşlı adam aracı kenara çekti ve bana döndü “Borcunuz 50 Frank” dedi. Cüzdanımı açtım ve parayı uzattım. Sonra derin bir nefes aldım, tam çıkacakken adam durdurdu ve “Buralar ıssız ve tehlikeli, dikkatli olmanda fayda var” dedi. Gülümsedim ve “Tamam” dedim.
Araçtan indiğimde kalbim göğsümü delecekmiş gibi atıyordu, arkamdan taksi ayrıldı ve ben tek kaldım. Sokak normalde olmaması gerekecek kadar ıssızdı. Titrek adımlarla yürümeye başladım ve o evimi gördüm… Eski evim terk edilmişti ve boyaları da kalkmıştı, kimse yaşamıyor gibi görünse de annemin ruhu hala buradadır…
Evin bahçesine adım attım ve sakince yürüdüm, kalbim duracak gibiydi, ağır adımlarımın sonunda evin kapısının önüne ulaştım.
Kapı eskimişti ve kırılmıştı, hafifçe itmemle kapı gıcırdayarak açıldı. İçeri ağır adımlarla girdim, örümcek ağları ve tozlar eşliğinde ilk odaya girdim. Salonumuz…
Her şey ilk burada başlamıştı… Sonra gözlerim o pencereye kaydı ve hala açıktı. Kendime
Verdiğim söz aklıma geldi; “Annemin intikamını alacağım”…
Gözümden bir gözyaşı düştü ama elimle hemen sildim. Etrafa göz gezdirdim, her şey hala yerli yerindeydi ama etrafta içki şişeleri vardı. Babam yüzünden…
“Anne sence ben büyüyünce güzel bir kız olacak mıyım?” diye sordu Ember Angelice. Aless gülümsedi “Sen şimdi de çok güzelsin meleğim” dedi Aless. Ember Angelice babasına döndü ve “Baba sen ne düşünüyorsun?” diye sordu. Kane kızına gülümsedi “Prensesler bile kıskanır seni!” dedi gülümseyerek.
“Benim kızım ileride çok güçlü bir doktor olsun, insanların hayatlarına dokunsun, onları kurtarsın” dedi Aless. Ember Angelice gülümsedi “Hayır anne ben veteriner olmak istiyorum, tatlı hayvanları kurtaracağım!” dedi Ember Angelice, mutlulukla ellerini havaya kaldırdı ve annesinin ve babasının etrafında mutlulukla koşturdu.”
Ailemle olan eski, mutlu anılarım canlandı. “Hayır, anne ben senin istediğin gibi iyi birisi olamadım…” dedim, gözyaşlarım kontrolsüzce yanaklarımdan boşaldı ve yere dizlerimi çöktüm, ağlamamı durduramıyordum.
“Anne seni çok özledim…” dedim gözyaşlarımın arasında. Bir süre ağladıktan sonra gözyaşlarım durdu, ayağa kalktım, ne kadar ağlasam da boştu. Eskiler sadece eskide anı olarak kalır…
Son kez salona baktım ve salondan çıktım. Evin ilk odası bile beni bitirmişti. Adımlarım yavaşça mutfağa doğru kaydı, mutfağın önüne geldiğimde mutfak kapısına yaslandım ve orada, mutlu olan Ember Angelice’yi gördüm.
“Benim kızım çok güzel pasta yapabiliyormuş!” dedi Aless gülümseyerek. Ember Angelice sıkma torbasında ki kremayı, pastaya sıkmak yerine her yere sıkıyordu ve sıkma torbasını mıncıklıyordu. “Anne bu pasta pişsin, sonra birlikte doğum günü kutlarız!” dedi Ember Angelice. Aslında kimsenin doğum günü değildi ve bu pastayı anne-kız öylesine yapıyordu. “Ama kızım, bugün kimsenin doğum günü değil ki” dedi Aless kızına bakarak.
Ember Angelice durdu ve düşündü, sonra yerinde zıpladı ve “O zaman doğum günü olmasın, bu pasta dünyanın en iyi annesi için yeriz!” dedi Ember Angelice ve annesinin yanağına bir öpücük kondurdu. Aless gülümsedi ve kızını sıkıca sardı, ikisi de mutlu bir şekilde pastayı yapmaya devam ettiler.”
Gülümsedim, acı dolu bir gülümsemeyle. O gün annem için bir özel gün ilan etmiştim, ne kadar önemsiz bir şey olsa da o gün annemin mutluluğunu görmüştüm ve bu benim için en özel şeydi.
Yavaş adımlarla balkona çıktım, hala orada benim için alınan yastıklar ve battaniyeler duruyordu. Eğildim ve yastıklardan birisini alıp sıkıca sarıldım.
“Baba, bana da satranç oynamayı öğretir misin?” diye sordu Ember Angelice heyecanla. Kane gülümsedi ve kızını önüne yerleştirdi ve sonra kızına her bir taşın ne işe yaradığını anlattı. Ember Angelice büyük bir heyecanla babasını dinledi ve babası nasıl oynanacağını gösterdi, sonra “Hadi kızım, dene bakalım başarabilecek misin?” dedi. Ember Angelice biraz düşündükten sonra piyonu aldı ve bir kere oynattı.
“Aferin Ember Angelice, başardın!” dedi Kane mutlulukla. Ember Angelice gülümsedi ve sonra babasına meydan okuyan gözlerle baktı “Ben seni yenerim ki baba, ben çok güzel oynuyormuşum!” dedi gülerek. Kane güldü ve kızına kocaman sarıldı.
Gözlerim babamla oynadığımız satranç masasına kaydı, bana şiddet uygulayan, işkence çektiren babam değil de, beni seven, kızını motive eden bir babayla oynamıştım satrancı.
Ama şimdi satrançtan nefret ediyorum. Bana sürekli mutlu anılarımı yansıtırdı, babamın mutlu yüzünü hatırlatırdı, ama benim babam mutlu görünmeyi gösterecek kadar kötü bir insandı.
Balkondan hiçbir duygu hissetmeden ayrıldım, babam benim tek bir gözyaşıma kadar hak etmiyordu. Yavaş adımlarla mutfaktan da ayrıldım ve beni en çok bitirecek olan odalara sıra geldi. Aslında güzel anılarımı görmek bir nebze bile olsa mutlu hissettiriyordu ama ben güzel anıları bile hak etmeyecek kadar kötü bir insandım.
Kendi yatak odama girdim. Girerken yüzüme annemin lavanta kokulu mumun kokusu vardı. Bunun çok büyük bir anlamı vardı, annem ben her korktuğumda, benim yalnız olmadığımı göstermek için kendi kokusunu bırakmıştı.
Gözümden bir damla gözyaşı döküldü… Hayır, Ember Angelice bunların hepsi geride kaldı dedim kendime ama imkânsızdı. Her yalnız büyüyen bir çocuğun bir yarası vardır, o yara zamanla büyür ve sizin geçmişinize küsmenizi sağlar, ama aslında bu yalandır…
Etrafı gezdim, yatağımın köşesine oturdum ve gözümde annemin bana masallar okuduğunu canlandı. Küçüklüğümde anneme masal karakterlerine çok özendiğimi söylerdim, annemde sevgiyle saçlarımı okşar ve “Sen onlardan bin kat daha iyisin” derdi. Anne sen şuan bilmiyorsun ki ben onlardan daha beter bir haldeyim…
Daha fazla odada kalmak istemiyordum, kötü anılarımı beni hapsetmesine dayanacak gücüm artık yoktu. Geçmişim beni yutacak kadar güçlü, ben ona karşı gelecek kadar zayıftım.
Ayağa kalktım, yavaş adımlarla odamdan çıktım. Son bir kez bakmak istedim ama bu isteğimden vazgeçtim. Odadan çıktıktan sonra aniden telefonum titredi. İrkildim, bu sessizliğin içinde aniden ses gelmesi içimde bir korku saldı. Aslında korkmak gerekiyordu.
Telefonumu elime aldım, ekrana bildirim düşmüştü. Mesaj tanımadığım bir numaradan gelmişti ve mesaj tüylerimi diken diken etti.
“Angelice’m, buraya travmalarında yüzleşmeye mi geldin? Ama merak etme senin için farklı sürprizlerim var. Gerçekten de gerçeklerle mi yüzleşmek istiyorsun? Peki… Sana istediğini vereceğim. Sonuçta ben bir iyi insanım, seni izlediğimi unutma Angelice. Annenin odasına git ve annen sana bile göstermediği o siyah kutuda ne olduğunu hiç merak etmedin mi? Haklısın hadi git. Annenin gerçeklerini öğrenmek için güçlü müsün? Sanmıyorum… Her neyse, görüşürüz güzelim. Tabii annenin gerçeklerini öğrendiğinde güçlü olabilirsen…”
Mr. D.A
Hayır… Bu kimdi? Şuan beni mi izliyordu, annemin o kutusunun olduğunu nereden biliyordu? Aklımı kurcalayan bir sürü soru vardı.
Dizlerimin bağı çözüldü, soluklanmam gerekti. Hani sen güçlüydün Ember? Annen için güçlü dur, o kişinin seni yıkmasına izin verme! Dedi iç sesim. Hayır, yaşadığım her şey bu kadar ağır değilmiş gibi bir de annemin gerçekleriyle yüzleşemezdim. Bunu yapamazdım…
Gözlerim annem ile babamın odasına kaydığında beni şok eden bir manzara karşımdaydı…
Annemin odası boştu... Evet boştu! Hiçbir mobilya yoktu, sanki bu bilerek yapılmıştı. Ama sadece bu değil, oda tamamen boş değildi. Odanın tam ortasında duran siyah bir kutu vardı. Annemin kutusu. Büyükçe yutkundum. Kendimi güvende hissetmiyordum, izleniyordum ve birisi benimle oynuyordu.
Ayaklarım sanki yere çivilenmiş gibiydi. Bir süre odada ki kutuya dikkat kesilmiştim. Aniden telefonum çalmaya başladığında küçük bir çığlık kopardım, sesim duvarda yankılandı. Nefesim hızlanmıştı. Ne oluyor bana?
Telefonumu aldığımda Lenoy’un aradığını görünce rahatladım. Hiç bekletmeden açtım.
“Kıvılcım neredesin? Senin evine geldim ama yoktun. Bir sorun mu var?” dedi Lenoy endişeli bir sesle.
“Şey- Hayır… Sadece hava almaya çıkmıştım.” Dedim yalan uydurarak ama sesimde ki titremeyi gizleyememiştim.
“Senin sesin neden kötü geliyor? Yanına gelmemi ister misin?” diye sordu Lenoy.
“Hayır, hayır gerek yok. Ben gayet iyiyim, merak etme birazdan döneceğim.” Dedim.
“Peki… Sen bilirsin akşam görüşürüz o zaman” dedi Lenoy.
“Görüşürüz” dedim ve telefonu kapattım.
Telefonumu kapattığımda derin bir iç çektim. Sakinleşmeye ihtiyacım vardı. Hızlı adımlarla evden çıktım. Sokağa girdim ve başımı gökyüzüne kaldırdım. Aklıma annemi ziyaret etmek geldi, onun mezarına gidecektim.
Annemin mezarı, yaşadığımız evden pek de uzakta sayılmazdı, en azından yürüme mesafesindeydi. Yürürken etraf ıssızdı, yalnızdım ama izleniyormuşum gibi bir his vardı içimde.
Mezarlığa geldiğimde içimi bir sıkındı sardı. Bir tarafım gitmemem gerektiğini haykırıyordu. Ama ben gidecektim.
Yavaş adımlarla mezarlıkta yürüdüm. Annemin mezarı en ücra köşelerdeydi, hızlı adımlarla annemin mezarına vardığımda mezar taşına dokundum, dizlerimin bağı çözüldü.
Annemin mezarı uzun süredir ziyaret edilmediği için çiçekler solmuş, toprak kurumuştu. Mezar taşında ki yazı bile silinmişti. Aless Patrick…
Elimi mezar taşının üzerine koydum ve hafifçe eğilerek bir öpücük kondurdum. Sonra elimi annemin kurumuş toprağında gezdirdim ve dudaklarımdan “Anne...” kelimesi döküldü.
Dayanamayarak başımı mezar taşına yasladım ve ağlamaya başladım. Artık içim o kadar çok dolmuştu ki kaldıracak gücüm kalmamıştı…
“Anne… Sen gittiğinden beri hiçbir şey iyiye gitmiyor” dedim hıçkırıklar arasından. “Anne… Lütfen geri gel… Sensiz yapamıyorum… Kimse bana sarılmıyor anne…” dedim…
Aslında ağlamam boşaydı ama içimi döküyordum. “Biliyor musun? Babam da beni istemedi ve beni evden attı. Sen giderken benim ruhumu da götürdün…” dedim. Ağlamak istemiyordum ama benim içimi dökeceğim tek kişi annemdi. O da beni her ne kadar dinliyorsa…
“Bana kimse sevgi göstermedi… Neden ben bunu yaşıyorum? Ben bunu hak edecek ne yaptım anne…” ben orada bir yetişkin değil de kalbi kırık olan ve sevgiye muhtaç bir çocuktum. Orada Ember değil de Angelice vardı…
“Ben çok bir şey istemedim… Sadece birisi bana sevgi göstersin, sarılsın istedim. Belki yaralarım geçer diye ama hayır… Olmuyor anne, çırpınmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum” dedim ağlamaya devam ederek.
“Kaderden kaçamazsın, demiştin bana hatırlıyor musun? Ben kaçmıyorum ama o beni zincirlemiş… Sadece yaşıyorum…” dedim.
Biraz daha içimi döktükten sonra burnumu çekerek derin bir nefes aldım, sonra istemeyerek ayağa kalktım. Gözyaşlarımı sildim ve sonra tekrardan gökyüzüne baktığımda güneş batıyordu ve yıldızlar çıkmıştı. Gülümsedim, acı dolu bir gülümsemeydi.
Tam o anda bir yıldız kaydı.
“Anne bak yıldız kayıyor!” dedi küçük Ember Angelice. Aless gülümsedi ve kızının saçlarını okşayarak “Hadi bir dilek tut” dedi. Ember Angelice ellerini birleştirdi ve heyecanla “Dev bir çikolatalı pasta istiyorum!” dedi. Aless gülümsedi ve kızının dileğinin gerçekleşmesini umut etti.
Gülümsedim. Aslında annem bana dilek tutmayı öğretmişti ama ben hiçbir zaman dilek tutmayı becerememiştim. Zaten sekiz yaşımdan beri dilek tutmayı bırakmıştım. Dilek dilemek benim için faydasın bir şeydi. Bana dilek dilemeyi öğreten kadın için ben son dileğimi onun gelmesi için kullanmıştım ama faydasız.
Yavaşça mezarlığın başından ayrıldım, sakin ama bir o kadar da acı verici bir şekilde yürüdüm. Sessizliğin sesini dinledim.
Asla iyileşmeyecek çocukluk yaraları vardır, her zaman hayatımızın bir köşesinde duruyorlardır. Görmez, dokunamazsın. O yaralar hala içimizdedir. Çocukken ağladığımız zaman isteklerimiz olurdu şimdi yüreğimiz parçalanıyor ama ne istediğimiz oluyor ne de sevdiğimiz geliyor.
“Gördün mü?” demiştim kendi kendime. Mavilikte çocukluk gibi, unutulmayacak hiç…
Özlüyorum be annem seni özlüyorum, çocukluğumu özlüyorum, hiçbir şey düşünmeden kafamı yastığa koyunca uyumayı özlüyorum.
Çocukken kendimi yalnız hissederdim; hala da öyle hissediyorum çünkü bazı şeyleri biliyorum ve bunları hiç bilmedikleri ya da bilmek istemedikleri anlaşılan insanlara bazı ipuçları vermeye çalışıyorum.
***