İçeriğe geç

Açık Pencere

Bölüm 7 · 8 dk okuma

Açık Pencere

Bölüm 7

(Ember Angelice’nin Anlatımıyla)

2 Hafta Sonra

Korkunç bir kâbustan sıçrayarak uyandım, kaç haftadır sürekli aynı kâbusu görüp duruyordum. Ellerimi kollarıma götürdüm ve sakinleşmeye çalıştım. Şu zamanlar kendimi çok yalnız hissediyordum. Arkadaşım yok, ailem desem… O hiç olmadı zaten.

Belki de yalnız olmak için doğmuşum, belki de insanların benden nefret etmesini sağlayacak kadar kötü bir insandım. “Hayır. Sen, benden nefret ettiğin için yalnızsın Ember”

Bugün annemin mezarına gidebilirdim, en azından bugünlük kendimi yalnız hissetmezdim. Yataktan kalktım, evin soğuk olduğunu hissettim ve hırkamı giyindim. Aynanın karşısına geçmeye bile korkar olmuştum. Hem ruhsal, hem de bedensel olarak bitik bir durumdayım.

Her zaman ki gibi yapacak hiçbir şey yoktu, yalnızlık üzerime perde gibi inmişti, insanlar beni göremeyecek kadar içe dönüktüm. Belki bugün sosyalleşmek için dışarı çıkmayı deneyebilirdim.

Dolabımı açtım, bol üstler giyindim, saçlarıma çeki düzen verdikten sonra aynaya bile bakmadan odadan çıktım. Lenoy’u o kadar uzun süredir özlüyorum ki… Ama bilmediğim bir hatamdan dolayı aramızda ki bağı bitirmeyi başarmıştım. “O sana daha önceden ihanet edecekti Ember… Onunla aramızı bitirerek çok iyi bir şey yaptım.”

Evden çıktığımda, Paris’in yağmurlu havasında yürümeye başladım. İnsanlar beni görmesin diye kapüşonumu başıma geçirdim. Annemin mezarına gidip içimi dökmek beni iyi hissettirebilirdi. “Anneni biz öldürdük Ember, unuttun mu? Yazık…”

Kollarımı göğsüme bağladım, yağmur çiselemeye başlamıştı. Islanmayı sevdiğim için yağmurdan kaçma gibi bir lüzum göstermedim. Sokak gereğinden fazla kalabalıktı, başımı kaldırıp etrafıma baktım. Mutlu aileler, eğlenen arkadaşları gördüm. Kalbim kırıldı.

Gerçi ne zaman mutlu hissettim ki? Hala neden yaşadığıma bile inanamıyorum. Belki hayatıma bir son vermeliydim. “Hayır, sen kendini öldürebilirsin ama beni öldüremezsin Ember”

Yağmur biraz daha hiddetlendiğinde yolda kaçışan insanları gördüm, her zaman yağmurdan kaçmalarını saçma bulmuşumdur. Belki de yağmur bizim gözyaşlarımızı saklaması için yağıyordur.

Çocukluğumdan beri yağmur benim için en büyük dostum olmuştur. Çünkü ne zaman kendimi yalnız hissetsem yağmur yağardı. Tıpkı şimdi olduğu gibi.

Eiffel kulesinin önünden geçerken, orada toplanmış bir grup insan topluluğu gözüme çarptı. Aynı zamanda kürsüye de olan bir adam vardı, elinde kâğıtlar vardı ve konuşma yapacakmış gibi görünüyordu. Belki de durup dinlemeliydim.

Kalabalığın içine karışmadan, ama rahatça duyabileceğim bir köşeye geçtim. Kalabalıktan hoşlanmazdım, belki de yalnız kalmamın sebebi de buymuş gibi hissediyordum.

Kürsüdeki adam konuşma yapmadan önce birkaç kere boğazını temizledi. Takım elbisesinin yakasını düzelttikten sonra duruşunu da düzeltti ve konuşmaya başladı.

“Sevgili Paris halkı, bugün burada, şehrimizde meydana gelen birkaç cinayeti konuşmak istiyorum” dedi. Cinayet mi, ne cinayeti? “Bizim işlediğimiz cinayetler Ember”

“Şehrimizde olan ve acımasızca gerçekleşen bu cinayetler 10’u geçmek üzere, hala katilin kim olduğu bulunamadı. Uzun aralıklarda gerçekleşen bu cinayetler üzerinde güvenlik ekibimiz, sizlerin hayatını korumak üzere gece gündüz çalışıyordur. Sizlerde gece vakitleri dışarı çıkmazsanız seviniriz” dedi. Ciddi misin? Annem öldürüldükten sonra mı güvenlik ekipleri devreye giriyor? Rezalet.

“Bu cinayetler, planlı ve çok iyi bir şekilde işlenmiştir. Katil arkasında hiçbir delil bırakmamaya özen gösteriyordur. Aranızda belki de katil bulunuyor olabilir, o yüzden herkes dikkatli olsun ve her zaman tetikte olmasını şiddetle öneriyoruz” “Katil, onların içinde değil, yanlarında nefes alıyor.”

“Geçtiğimiz haftalarda, cadılar bayramında gerçekleşen dört cinayeti anlatmak istiyorum. Katil bu cesetleri saklama gereği bile duymadan, öldürüp ortalığa atmıştır. Ekiplerin uzun arama çalışmalarına rağmen, ne bir parmak izi, ne de bir delil bulunabilmiştir” dedi.

“Şimdilik bu kadardı, beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Dediğim gibi her zaman tetikte olun” dedi.

“Ah… Bende önemli bir olay sanmıştım” diye mırıldandım. Oflayarak kendi yoluma yürümeye devam ettim. Yağmur yüzünden herkes evlerine dağılmıştı, kimisi sokaktaki dükkânlara sığınmış bir şekilde yağmurun dinmesini bekliyordu.

Annemin mezarına yaklaştığımda içimde bir acı duygusu oluştu. Aslında bu duygu alışık olduğum bir şeydi ama annemi görmeye gidince daha da acı verici oluyordu. “Aklını mı kaçırdın Ember? Onu sen öldürdün, sen!”

Mezarlığın girişine geldiğimde gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldıktan sonra kapıyı aralayarak içeri girdim. Yağmurun yağmasıyla toprağın o mis kokusu geliyordu ama bu kokunun içinde de ölüm kokusu da vardı.

Annemin mezarına doğru yol aldım. Mezara yaklaştıkça içimde ki sıkıntı büyümeye devam ediyordu.

Annemin mezarına doğru yaklaştıkça gözüme bir şey takıldı. Annemin mezarı olduğundan daha küçüktü ve yeni gibi duruyordu. Ne?

Adımlarımı hızlandırdım ve mezarın başına geldiğimde beni şok eden bir gerçekle yüzleştim, annemin mezarı değildi!

Nefesim kesildi, geriye doğru bir adım attım ve bir dala takılarak yere düştüm.

Mezar taşının üzerine baktım, “Âmâya Adin…” diye mırıldandım. Ölüm tarihine baktığımda daha yeni öldüğünü ve bebek olduğunu gördüm. İyi de annemin mezarında ne işi vardı? “Sen gömdün ya Ember”

Belki de boşluğuma gelmiştir, mezar yerlerini karıştırmış olabilirdim. Ayağa kalktım ve hızlı adımlarla mezarlığı gezmeye başladım. Her mezara tek tek bakıyor, her mezar taşını okuyordum ama yoktu. Annemin mezarı yoktu!

En sonunda mezarlığın kapısının önüne geldiğimde, dizlerimin üzerine çöktüm. Ellerim istemsizce yüzüme gitti ve yüzümü kapattım. Bağırmak istedim, bağıramadım, ağlamak istemedim ama ağladım…

Gözyaşlarım kontrolsüzce akıyor, nefesim kesiliyordu. Ne yapacağımı bile bilmiyordum, tüm acılar yetmezmiş gibi, ölmüş annemin mezarını bile kaybetmiştim. Artık kimsesizdim…

***

“Yeni planlarım için sokakta yürüyordum. En sonunda işlediğim cinayetlerin bana iyi geleceğini düşünmüştüm ama gelmedi. Marsio benim tüm planlarımı bozmuştu ve bu da yetmezmiş gibi ilk defa beni korkutmayı başarmıştı.

Derin bir nefes aldım ve yağmurun kokusunu içime çektim. Bir süre sonra bir bebeğin gülme seslerini işittim. Başımı kaldırıp baktığımda ise yolda yürüyen bir aileyi gördüm. Gözüm seyreldi, bu bile sinirlenmeme dair bir nedendi.

Tüm çocuklardan nefret ediyordum, her ailenin mutlu olmasından nefret ediyordum, ben bir çocukluk geçiremediysem, hiçbir çocuk geçirmemeliydi. Yalnız çocuklar benim dostum, ailesi iyi olan çocuklar benim düşmanımdır. Bir çocuğun kalbi yoksa hiç kimsenin olmamalıdır.

Gerçekler acıdır, kimse onlarla yüzleşmek istemeyecek kadar korkaktır. Ben ise çoktan yüzleşmiş ve insanların kaderlerini yazacaktım.

Gülen aileye baktıkça sinirlerim tepeme çıkıyordu ama gözümü onlardan alamamıştım bir türlü. En sonunda sinirle soludum, önüme döndüm ama bebeğin sesi kulaklarımdan silinmedi. Hayır Angelice… Kendine hâkim olmalısın, bir bebeği öldürecek kadar cani olmamalısın…

Ama olamadım, kendime hâkim olamadım. Hiç kimse benim yanımda gülemezdi, aslında ben iyi bir insandım. Bebeğin canını alarak onu bu acımasız dünyanın gerçeklerini göstermeden onu huzura erdirecektim. Ne güzel!

Bebeği bıçaklayarak öldürmek canilik olur… Ben cani değilim, ya da öyle miydim? Kesinlikle onu içten öldürmeliydim, öncelikle ailesinden kurtularak tabii.

Adımlarım o aileyi yavaşça takip etmeye başlayınca dudaklarımın kenarı kıvrıldı. Bugünlük kurbanlarım 3 kişi olacaktı. Hiç yoktan iyiydi.

Aile, bir süre yürüdükten sonra bir binaya girdiler. Zavallılar, son mutlu anlarını yaşıyorlardı.

Arkalarından sessizce girdim, onlar hala gülüşerek merdiven çıkıyorlardı. Ses çıkarmamaya ekstra dikkat ettim. Onlar eve girdikten sonra arkalarında kapıyı kapattılar, nasıl gireceğimi düşünmedim bile, boşuna katil değildim.

Gece olmasını bekledim, gece olduğunda onların ışıklarının söndüğünü gördüm. Tekrar binaya girdim, onların kapısının önüne geldiğimde saçımı tutan tel tokayı çıkardım. Biraz eğip büktükten sonra kapının yuvasına yerleştirdim. Bir süre sonra kapıyı açmayı başardım ve içeri girdim.

Arkamdan kapıyı kapattım, içerisi buram buram aile kokuyordu. Belki de hayatta ki en kötü kokudur bu. Evin içerisinde biraz dolaşıp evin odalarını tek tek gezdim. Sonunda anne babanın odasını buldum.

İğrenç bir gülümseme yerleşti yüzüme, yavaş adımlarla yaklaştım… Anne ve baba birbirlerine sevgiyle sarılmış, huzurla uyuyorlardı. Onlara baktıkça içimde ki sinir büyüdü, benim ailem neden böyle değildi? Neden değildi!

Hançerimi çıkardım, içimde ki sinire hâkim olamayıp ilk önce hançerimi annenin karnına sapladım, bunu birkaç kere daha tekrarlayınca kadının teni soldu ve onun kanıyla yatağın çarşafı kirlenmeye başladı.

Baba hemen gözlerini açtı, ilk önce karısının ölü bedenini görünce nefesi kesildi sonra bana baktı. Gözleri büyüdü, elleri karısının yüzüne gitti ve gözyaşlarını tutamadı. Tamam… Kabul etmeliyim ki bu cinayetim biraz hüzünlü olacaktı ama kimin umurunda?

“Yalvarırım… Beni öldürme… Benim bir oğlum var… Lü… Lütfen… Sana yalvarıyorum…” dedi. Kahkaha attım, öyle bir kahkahaydı ki ben bile kendi sesimden irkildim.

“Merak etme… Oğluna sahip çıkacağım. Ah… Niye yalan söyledim ki şimdi? Tabii ki de onu da sizin yanınıza göndereceğim” dedim acımasızca. Bazen kendi halime bile üzülüyordum.

Adamın nefesi kesildi, yeter fazla uzamıştı bu konu. Hançerimi onun boğazına dayadım ve hızlıca kaydırarak onun boğazını boydan boya kestim. Adamın ağzından ve boynundan kanlar fışkırdı, başı sallandı ve sonra kadının bedeninin üzerine devrilerek hareketsiz kaldı.

“Ah… Senin gibi bir baba olsaydı herkes huzurlu olurdu” dedim gülümseyerek. Sıra şimdi bebeğe gelmişti…

Odadan çıktım, bebek odasının yerini bulmak zor olmadı. Çünkü bir kapının önünde bebek oyuncakları vardı, bende böyle oyuncaklar isterdim ama benim çocukluğum acıdan ibaretti.

Odaya girdiğimde her taraf LED ışıklarla süslenmişti, içim burkuldu. Belki de yapmamalıydım, ya da boş versene masalların sonu iyi bitecek diye bir şey yok.

Beşiğe yaklaştım, bebeği gördüm ve onu kucağıma aldım.

“Selam, iğrenç insan yavrusu, beni eğlendirmeye ne dersin?” dedim. Onu öldürme şeklimden vazgeçtim. Onu diri diri gömecektim. Zekice bir plan!

Onu kucağımda taşıyarak evden ayrıldım. Kucağımda taşıdığım bebeğe bakınca iğreniyordum. O yüzden hızlı adımlarla annemi gömdüğüm mezarlığa geldim, annemin mezarının olduğu yere gittim.

Bebeği yere bıraktım, etrafta bulduğum bir küreği aldım ve annemin mezarını kazmaya başladım. Kendimi define arayan insanlar gibi hissediyordum ama daha iyi bir şey yapıyordum.

Kazmayı bitirdiğimde annemin cesediyle karşılaştım, kötü koku ciğerlerime doldu, alışık olduğum bir şey olduğu için hiçbir tepki göstermedim.

Dikkatlice eğilerek annemin cesedini aldım ve yere koydum. Ellerime toprak bulaştığı için çırparak topraktan kurtuldum. Şimdi kader anı gelmişti, diri diri gömmek…

Bebeği aldım, belki onun ölümü daha acı verici olacaktı ama umursamadım. Yavaşça çukura koydum, son kez ona baktım. Küreği aldım ve onun üzerine toprak atmaya başladım, çukur tamamen dolduğunda derin bir nefes verdim. Mezar taşına baktım, taşı değişmeliydim. Birkaç tekme savurarak taşı kırdım, etrafta bir taş aradım ve onun üzerini aklıma gelen ilk isim ve soy isimi kazıdım. İsim bulma konusunda her zaman yetenekliydim. İsmi kazıdıktan sonra yerine koydum. Yaptığım şahesere gururla baktım.

“Harikayım ya…” dedim kendi kendime. Annemin cesedini aldım ve mezardan uzaklaşırken bir ses duydum… Bebek ağlıyordu… Ah minik, seni kurtardım ama sen habersizsin.

Yürümeye devam ettim, annemin cesedine baktığımda eski anılarım canlandı ama umursamadım.

Uzun bir yürüyüşün ardından bir ormana geldim. Annemin cesedini ormana gömecektim, hem ben onu, hem de o beni bulamayacaktı. Gece olduğu için orman neredeyse zifiri karanlıktı, korkutucu görünüyordu.

Gömme işlemini yapmak istemedim ve önüme gelen bir yere annemin cesedini fırlattım. Harika, işimi bitirmiştim, biraz dinlenmeyi hak etmiştim. Sonuçta benim işim de zordur :)”

***

Bir anda kendimi annem ile babamın evinde buldum, tam bahçelerinde. Nefesim kaldı, ne zaman buraya geldiğimi bile hatırlamıyordum…

Eve girmek istemiyordum ama içimden bir ses girmem gerektiğini söylüyordu. Ne yapacağımı bilemez haldeydim… Adımlarım istemsizce eve doğru yöneldi, kapıyı aralamamla çığlık atmam bir oldu. Ev… Ev kanlar içindeydi! Etrafta asılmış cesetler vardı ve hepsi bana bakıyordu.

Ellerimi ağzıma götürdüm, korku dolu nefeslerimi durduramıyordum. Bir şey dikkatimi çekti, duvarda kanla yazılmış bir yazı vardı… Marsio Vikeng Ravenscroft yazıyordu…

***

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.