
Uyandığımda evdeydim. Karanlığın hüküm sürdüğü odamda müzisyenin şarkısı çalıyordu kulaklarımın içinde.
Benim beş günüm kaldı çocuk, ben gideceğim.
Sonradan öğrendim ki babamın evliliğim için direttiği kız bir düşeşmiş. Bu baskısı ondandır diyordu insan. Dışarıdan gören de, "yazık değil mi bu adama? Kendi kararını veremez mi efendim?" Diye sormuş olsaydı elbette son cümleleri olurdu o kişinin.
Gözüm duvarla iç içe geçmiş tahta askıya kaydı, postaldan hallice ceketin cebinden sarkan iki açelya hâlâ diri duruyorlardı. Müzisyen koyduğu için miydi güzelliklerini hâlâ korumaları? Kalktım, adımlarım zeminin takırtısı ile bir olurken kendimde o çiçekleri çıkarıp atma cürretini gösteremedim. O çiçeklere dokunamadım. Onlar ceketimin sol tarafında öylece kalakaldılar da, ben müzisyenin bıraktığına dokunamadım.
Bugünlerde kasabadan gelenler çok oluyordu. Gelen insanlar pis ve çıkarcı kimselerdi. Köylü kesimi umursamaz, ne varsa alırlardı ellerinden. Bazen sokak aralarında öldürülmüş insanlar görülürdü. Ve ben şu üç gün boyunca korku içerisinde yaşardım. Müzisyen neredeydi? İyi miydi? O çocuk başının çaresine bakabiliyor muydu? Yanıma almak isterdim fakat bu kedi sahiplenmek gibi olmuyor, bilmelisiniz ki benim gücüm bir buna yetmiyordu ve işte bu içimi parçalayan yegâne meseleydi.
Karanlık ve ruh daraltan malikaneden kendimi dışarı attığımda meydana gitmek istedim. Koşarak tozlu yolları geçip açelyaların önünde oturan müzisyeni görmek ve bu kez saçlarına dokunmak istedim. O ne biliyordu sevgi hakkında? Benim bildiğim sevgi ise sadece çocuğun varlığıydı. Sevecen ve umarsızca kurduğu cümleler bir adamı ağlatacak güzelliği ile farkında olmaksızın gülümsemesi. Adil miydi bu?
Adil değildi. İçimi saman kâğıdından farksız tutuşturan bu alevi adil olamayacak kadar ağırdı. O çocuğu sevdiğimi kabul etmek çok zamanımı aldı ilerleyen günlerde. Bilirsiniz, birini ne kadar çok severseniz bunun farkına varmak ve kendinize yedirmek o denli zor olacaktır. Çok uzun sürdü. Ve ben seviyorum demesem de o tozlu sokakları onun için koştum. Sırtımdaki izler derinleşirken onun için tekrar belirginleştirdim. Bu kalbimdeki sızı bundan çok daha fazlasıydı.
Biz yine o gövdesi güven veren meşe ağacının altında buluştuk. Jimin yine bana şarkılar söyledi düşüncelerime karşılık. Yine beni susturdu, yine huzura erdim. Toprağın üzerime bulanması hiç bu kadar güzel gelmemişti. Müzisyenin elinde çimin yeşilliği çok güzel duruyordu. Belindeki kuşağında açelyalar sıkışmış, boyunları eğilmişti. Ama buna rağmen hâlâ diriliğini koruyorlardı. Yaprakları hâlâ yemyeşil, çiçekleri ise bembeyazdı. İşte o çiçekler bu kez müzisyen çocuğun belini fark ettirdi bana. Beli ince ve zarifti. Şehre ayda bir tiyatro gelirdi, son zamanlarda da kuğu gölü çok meşhurdu. Güzel kadınlar çıkar, dans ederlerdi. Müzisyen bunları kıskandıracak kadar güzeldi, biliyor muydu diye edemedim içimden. Ama o kadınlar kirliydiler. Sahneden indikten sonra birçok erkeğin altına yatar, yüklü miktarda para koparırlardı. Kim olduğu önemsiz, tiyatro şehri terk edene dek bunu sürdürlerdi. Ama bu çocuk öyle miydi? Kimse dokunmamış ona. İtip kakmışlar fakat yine açmamış bademinin kabuğunu, korumuş kendini. Bu nedendendir ki ben müzisyene dokunmadım. Güzelliğini hep korusun istedim. Ağaca sırtımı dayadım, o da diğer tarafa. Biz böyle anlaştık, böyle sevdik birbirimizi. Bizim sevginin içinde dokunmak yoktu belki ama açelyalar benim için ona dokunmuşlardı.
Ve bir gün o güzel çocuk saçlarıma dokundu. "Simsiyah saçlarınız var, ne güzeller, bayım." Dedi ve ben o zamana dek kendimi ona bıraktığımı sanırdım. O andan itibaren teslimiyetim yalnızca ona olmuştu.
Kalktı ayağa, beni de peşinden çağırdı. Gitmem diyemedim, gittim onunla. Hatta bir ara kaçıp gidelim buralardan çocuk demek istedim. Ama gerçek şudur ki bulurlardı bizi. Uzaklaş benden, unut adımı demek istedim. Bunu da diyemedim. Başta ben kendimi ondan uzak tutamazken onun benden uzak durmasını istemek akla sığmazdı belki de.
Beni getirdiği yer ufak bir yerdi. Yer yer açelyalar dağılmış, ekilmişti. Burayı kimsenin bilmediğine emindim. Eski virane bir evin arkasında, ufak bir açelya tarlası. Hıçkırarak ağlamak istedim. Güzelliğin ezildiği, iğrenç şeylerin yüceltilmiş olduğu bu devirde bu ufak bahçe beni hıçkırarak ağlatabilirdi. "Siz o zaman köklü yolmuştunuz çiçekleri bayım, ben de buraya taşıdım onları. Ama biliyor musunuz? İyi ki köklü yolmuşsunuz. Yoksa ben bulamazdım açelya. Bahçem de olmazdı, minnettar kalacağım size." Her konuşmasında hissettiğim ağrı başkaydı, ben sevmiştim bu ağrıyı.
Yere çömeldim ve her çiçeğin yaprağına teker teker dokundum. Sanki müzisyen çocuğa dokunuyormuş gibi, büyük bir itinayla dokundum. Yanıma oturdu, başımı ona çevirdiğimde ise buraya gömülmek istediğime karar kılmıştım. Gözlerime baktı ve o gülümsemesini sundu. Dişlerinin detayına kadar incelemiştim, dudağının gerilişi ve her bir zerresi. Ben dalıp giderken bir ağlama sesi ile irkildim. Yardımdan bir an bile çekinmeyen Jimin o ağlama sesine doğru koştu.
Küçük bir çocuğun hıçkırarak ağlayışına şahit oldum. Benim yerime ağlıyordu ve o çocuk ne denli şanslı olduğunu bilmiyordu. Müzisyen ağladığı için onun yüzünü avuçlamış, teselli veriyordu.
"Ağlama ufaklık, ağlama da anlat hadi bana."
Ben de ağlasam diye düşündüm. Ben de ağlasam bir ihtimal bana da öyle bakar mıydı, elleri ile yüzüme dokunur muydu? "Annem, annem kendini öldürdü." Hıçkırıklarının arasında konuştuğunda çocuğun bu kaderine içim acımıştı. Ve varlığından emin bile olmadığım tanrıya çocuk adına dua etmiştim içimden.
Belki beş belki de altı yaşındaki çocuk için kötü bir hayat başlangıcıydı. Yanına gidip çöktüm müzisyenin dibine. Hemen ardından çocuk yine konuştu. Benden başka birileri de müzisyenin farkında düşündüm o an. "Annem, annem ölmeden önce." Kesik kesik konuşmalarının arasında kollarını sıvazlıyordu. Gülümsedim. Müzisyenin merhametine karşılık o gün tekrar gülümsedim. "Dedi ki: yıkılmış taş duvarlarları olan evin arkasında çiçekler yetiştiren adamı bul, sana yardım edecek." Evet, Jimin yardım ederdi, bana bile yardım etmiş olan Jimin'di o. "Ona göre bu pis dünyada bile çiçekler yetiştirmeye devam eden biri başkasına zarar vermezmiş." Hıçkırıklarının arasında histerik bir gülüş yer edinmişti. Müzisyeni çoktan bırakmamaya niyetlenmişti bile. Sonra bir yaş süzüldü müzisyenden. Dağıldım, gözlerinden düşen yaş ile ben ondan daha çok dağıldım. Buna rağmen hâlâ gülümsemesi belki en büyük harbim olmuştu. Verdiğim en büyük savaşlardan biri dokunmamaya çalışmak olmuştu. Dokunursam geri dönüşü olur muydu? Olmazdı, özlerdim tenini. Ben özlemesem bile parmaklarım özlerdi sıcak dokusunu. Yanımda dururken, dokunmadan özlem duyuyordum. Bir de dokunursam vay benim gönlüme.
Ama ben savaşı kaybettim ve yenilgilerin en güzelini tattım. Müzisyenin yüzüne dokunup göz yaşını sildim parmağımla olabildiğince narin bir şekilde. Bana döndü, ufak bir tebessüm sundu. O gülümsemesini tekrar görmek için yaşadım.
Benim dört günüm kaldı çocuk, ben gideceğim.
O günden sonra o küçük kız çocuğu bizim çocuğumuz olarak kaldı. Müzisyen onu evine aldı, kendi bile zor geçinirken o çocuğa açtı kapılarını. Açelya dedi ona. Ne de güzel yakışmıştı ismi. Sevgili demekten sakınacak kadar sevdik birbirmizi. Ben bunu en derinde hissettim. Açelya benim dokunamadığım zaman sarıldı Jimin'e. Bir gün geldiğimde ise Açelya'nın Jimin'e baba deyişine şahit oldum.
Sarıldık.
Açelya sayesinde dokunmaya kıyamadığım, kalbimde söz verdiği şarkısını çalan müzisyenimle biz sarıldık. Bütün ağırlığım alındı, tek ihtiyacım olan bu gibiydi. Vaftiz edilmiş bir bebek kadar olmuştum ben o zaman.
Ağladım.
Saatlerce sebep olmaksızın birbirimize sarılı kaldık ve ağladık. Kokusu ile kendimden geçtim, o saçlarımı sevdi. Saçlarınız çok güzelmiş dedi yine. Şarkısını söyledi. Açelya'ya da öğretmiş şarkısını, o da eşlik etti.
Sabaha kadar onun yanındaydım. Ama masallar hiç adil olmayan kahramanlar ile dolulardır. Malikaneye geri döndüğümde ise buz gibi yüzü olan babam karşıladı. Sırtımdaki çizgiler bir kez daha derinleşirken artık gülümsüyordum. Babamı daha da hırslandırsa da artık umurumda değildi. Benim dünyam vardı artık. İğrenç pisliklerden uzak, parlak bir dünya. Jimin'in isminin anlamı cennetten gelen bilgelikti. Ben sadece cennetten gelmesi ile ilgilenmiştim. Ondandır ki ismini demekten çekinmiştim. İsmini kirletmekten korktuğum için diyemeyecek kadar çok sevdim onu. Bu pis dünyada Jimin bana bir cennet bahşetmişti.
Benim üç günüm kaldı çocuk, ben gideceğim.
Ertesi güne uyandığımda cebimdeki açelyalar hâlâ yaşıyorlardı. Suya koymasam da direnmişler, sol cebimde boyunlarını bükmüş duruyorlardı. Sanki müzisyenin varlığına karşın varlıklarını sürdürüyorlardı. Nitekim her gördüğümde de gülümseden edemezdim.
Müzisyenimi, Jimin'i, kendi cennetimi bulmam üzerinden geçen zaman dilimi bir haftaya merdiven dayıyordu artık. Kendi dünyamdan sökülüp alınmam yaklaşıyordu. Ama bu kez karşı çıkmak istedim. Çünkü artık benim ayrı bir yaşamım vardı. Jimin ve Açelya ile.
İki günüm kaldığında ben gideceğim demedim artık. Kalktım ve kaltığım gibi babama verdiğim cevap hayır demek oldu. Anlamadı, o koskoca kütüphanesinde, çalışma masasında otururken gözlüğünü burnunun üzerine kaldırdı ve kaşları ile attığı bakış ile beni korkutmaya çalıştı. Korkmadım. Artık on yaşında değildim, Jimin bunun farkına varmamı sağlamıştı. Her şeyi elimin tersi ile ittim ve sırtımı o ağaçta Jimin'e dayadım.
Bağırdı, beni öldürmek ile tehdit etti. Yine korkmadım. İnsan cennetteyken korkmazdı. O müzisyen benim cennetimdi ve ben babamdan korkmazdım artık. Kapıyı çarpıp çıktım. Bana vurmaya tenezzül edecekti, bu kez erken davrandım ve vuramadı. Ardıma bakmadan gittim. Kollarımdaki yük azalmıştı. Ben artık sadece kendi dünyamda, dünyamın merkezinde olan adamla olacaktım.
