
O gün sabah erkenden bir gürültü koptu. Uyuyamadım ya, yine de uyandırdı o gürültü beni. Sesler malikanenin içinde çıkan bir savaşı andırıyordu. İkinci dünya savaşı yeniden patlak vermiş gibiydi sanki. Babam bile diyemeyeceğim adam bağırıyor fakat ne hakkında bağırdığını anlayamıyordum. Bir korku sardı içimi. Ben tahta merdivenlerden koşarak inmeme rağmen yetişemedim. Pencereden baktığımda defalarca geçtiğim tozlu sokaklarda babam sert adımlarla ilerliyordu. Evden attım kendimi. O meydana giderken benim içimdeki korku daha çok büyüdü. Öyle bir büyüdü ki, nefes alamadım. Sesim çıkmadı. Geri dön diye bağırmak istedim. Bağırdım da, dur dedim. Dur istediğini vereceğim diye tüm gücümle bağırdım. Koşarak ardından gitsem de kolunu tutamadım. O kolu tutamadım ve cennetimi de kaybettim.
Ve benim dünyam o zaman elimden kayıp gitti. Zorla aldılar benden. O patlayan silah sesi tüm meydanı inletti. Havuzun mavi suyu kızıla boyandı. Başka kimsenin sesi çıkmadı. Benim hayatımı elimden alan adam başta beni hayata getirenle aynı kişiydi. Ayaklarımda derman kalmadı. Çöktüm havuzun dibine. Acıdan ağladım, canım öyle bir yanıyordu ki, bu sırtımdaki bütün izlerden daha çok acıtıyordu. Açelyaların beyaz çiçeklerine kırmızı damlalar, Jimin'in siyah saçları da benim kucağıma döküldü.
Bastırdım elimle, kanaması dursun diye çok uğraştım. Durmadı, ellerimi boyadı o kan. Başım öyle bir döndü ki, onunla beraber ben de yığılacaktım. Ve Jimin kanlı elleriyle yüzüme dokundu. Yüzüme dokunmasını istediğim şekil bu değildi. Yapma, yapma yaşayacaksın diyemedim. "Özür dilerim, özür dilerim bağışla beni Jimin." Özür diledim defalarca, dakikalar nasıl geçiyor düşünemiyordum. Ağladım, ağladım ve özür diledim. Sonra konuştu o sesiyle, son kez duyacağımı kabul edemediğim sesiyle konuştu. "Adını unutmadım, Yoongi. Özür dileme, özür dilemeyecek kadar bir teşekkürsün sen."
Hatırlattı.
Dünya durmuştu. İnsanlar çevreme toplandı mı bilmiyordum ama babam gülüyordu. Sonra Jimin'in eli düştü yüzümden. Tuttum, geri koydum elmacık kemiğime. Dayadım, ses vermesini bekledim. Gelmedi sesi. Konuşmadı bir daha ve ben o günü, aylarca yaşadım. Tekrar kalkması için bekledim. Çok uzun süre bekledim. Uyuyor olmasını umdum, uyuyor olmasını ve o bahçeye götürüp orada yarasını tedavi etmeyi umdum.
Ama bir daha açmadı gözlerini. Nafile giden geri gelmiyordu bu gerçeklikte. Bu adil olmayan dünyada, sevdiklerimizdi hep gidenler. Ölümdü bu. Basit olamayacak kadar acı bir şeydi. O müzisyen çocuk ölümden korkmuyordu. Dört harften oluşan bu ölüm, basitti. Saniyeler almıştı kaybedişi. Bunun korkutan yanı ardında kalanlardı. Biz Jimin ile birbirimizi bulana dek ölümden korkmuyorduk. Biz birbirimiz kaybetmekten korktuk. Önemli olan da buydu; ölümün getirdiği acı.
Sonra ben dokunmaktan misliyle çekindiğim müzisyenin o dudağını dudağımla buluşturdum. Masallar anlatılırdı bize. Gerçekliğe döndüğümde ise Jimin bir pamuk prenses değildi. Ya da uyuyan güzel kadar şanslı da değildi. Gerçek sevgiydi, gerçek olduğuna emindim ama bazı şeyler gerçeklikte daha acı. Müzisyen sonu mutlu biten bir masal kadar güzeldi. Şiir kadar ağır, şarkılar kadar nahifti. Masalların özelliği ise asla gerçek olmamalarıydı.
Ben o gün sevdiğim adamı kucağımda virane eve kadar taşıdım. O virane ev benim cennetim olmuştu müzisyeni barındırdığı için. Kendi ellerimle açelyaların arasını kazdım, kendi ellerimle gömdüm. En son attım toprağı yüzüne. Ağlayarak açelyalarla gömdüm. O gün benim cehennemim olmuş, gülümsemem bu iğrenç dünyada tekrar gelmemek üzere solmuştu. Ve yine o gün cebimdeki diri duran bembeyaz açelyalar öyle bir solmuştu ki, benim yerime yas tutmuşlardı. O küçük çocuğa bakamadım, Açelya'yı çocuk sahibi olamayan, Jimin'le arada dinlemeye geldiğimiz, arp çalan bir kadına emanet ettim.
Üç günden fazla müzisyenimin mezarının başında kalmamın ardından son kez ayağa kalktım ve terk ettim o evi. Terk ettim terk etmesine ama geri dönmek üzere.
Ondan sonraki günlerde ilk işim malikaneye varmak oldu. Midemi bulandıran adamın odasına girdiğimde doğrulttuğum silah onun kendi silahıydı. Yüzümde en ufak bir acıma duygusu olmadan ateş etmiş ve beyninin o önem verdiği kitaplara dağıldığını seyretmiştim. İntikam değildi bu, bu başka bir şeydi. Dünyaya bir iyilikti.
Aşağıya indiğimde ise annemle karşılaştım. Hikayenin başında masum rolüne kendini çok kaptırmış olsa da benim yegâne varlığımı öldürme cesaretini eline veren bu kadındı. O düşeş veya başka biri, bana yalvarmaya başladığında aklımı kaçırmış olduğumu düşündüm çünkü kahkaha atmamı sağlıyordu.
"Sevgiyi suçtan sayan insanların yaşamaya hakkı yoktur."
Hemen ardından silah sesi ve yığılan bedenle sevdiğimin dokunduğu saçlarımı geriye attım. Meydana gittim sonra, az kalmıştı. Çok az kalmıştı. Silahı o havuza attım. Izdırabım sona ermedi, hiç gitmedi o sızı içimden. Jimin'i kollarımda kaybedişimin ardından kalkmadı kollarım. Tüm varlığıma ihanet ettim, kendimi suçladım.
Bir yıl boyunca yalnızca kasabadan gelen pislik insanları temizledim. Sokaklarda ölen insanların yenisine yeni ölüler ekledim. Müzisyenin anısına ailemin varlığını yarısını o bara verdim çünkü biliyordum, o barda insanlar mutluydu. Kavga etmiyorlar, sürekli gidip gelen insanlar birbirlerine aile olmuşlardı. Şehrin en pis gördüğü o bar, diğer insanlara sığınaktı. O vakitlerde anladım müzisyenin burada neden çekinmeden şarkı söylediğini. Diğer yarısını da o arp çalan kadına, malikaneyi de tümüyle ona bıraktım. Açelya çok iyi bakardı oraya. O çocuk farkında olmasa da benim müzisyenim kadar zekiydi.
Ve ben bu koca bir yılın ardından adımı unutmayan o sevgliye yandım. Öyle bir yandım ki küllerim rüzgarla karıştı, açelyaların üzerine düştü. O virane eve geri döndüğümde açelya çiçekleri kök salmıştı kalbimin müzisyeninin mezarına.
Ellerimle yeni bir mezar kazdım onun yanına. Bu kez elini tutmak istiyordum. Adil bir yerde, belki onunla birlikte cennette olmak istiyordum. Aklımdan çıkmayan onun şarkısını söyledim, mezar taşının çevresine yeniden açmakta olan açelyaları diktim. Suladım. Kazdığım mezara oturdum ve belki saatlerce ağladım. Ben yıllardır ağlayamayışımı o mezar taşını ıslatarak telafi ettim. Ve tanrıdan bir kez daha diledim ki adımı yine hatırlıyor olsun.
Ama bilirdim ben Jimin unutmazdı. Yüzüm hâlâ kanlıydı, kendi elimin kanı vardı bu kez. Yanına gittiğimde silmesini umarak bilerek yapmıştım. Ve sonunda, şehrin sokaklarını temizlediğim silahı başıma dayadım. Ben ölümden yine korkmuyordum çünkü açelyaların sahibi burada değildi. Bu dünyadaki son tebessümüm buydu. Gitme saati geldi; ben ölmeye, siz yaşamaya. Ancak kimse bilemez hangisinin daha iyi olduğuna.
"Bekledin mi çok?"
"Eninde sonunda geleceğini biliyordum, beklemem zor olmadı."
"Şarkını söyler misin?"
"Elbette, elini ver."
...
O günden sonra Yoongi'nin hikayesi dilden dile anlatılagelmiş, kimse de bunun iğrençlik olduğunu söyleyememiş o şehirde. O meydan havuzunda her yıl açelyalar yine açmış, açar açmaz dökülmüşler. Bir çoğu suya karışıp giderken, bir çoğu da esintiye kapılıp kaybolmuşlar rüzgarın içinde. Velhasıl açelyalar her yıl açmaya devam etmiş, halk ne tohum ekmiş, ne sulamış, dokunmamış bu anıt mahiyetinde olan çiçeklere. Bir başlarına, destek olmuşlar birbirlerine, açmışlar kendiliğinden. Küçük bir kız çocuğu gelir, arada bir tutam toplar ve iple ağaca bağlarmış. O kız çocuğu işte masallardaki anlatılan gerçek aşkın şahidiymiş. Yegâne şahidi. Bir şeylerden ders almak için birilerinin ölmesi mi gerekiyordur bilemem. Ama o kız çocuğu her baharda bir açelya bağlamış. Mezarına uğrayan sevenler olmuş. Kimse dokunmamış o ufak çiçek tarlasına ve ortasında yatan iki seven adama.
Ve derler ki; açelya sevgidir, aşktır. Beyaz açelya saflıktır. Bunlar suçlu değillerdi. Ölümü hak eden iğrenç insanlar değillerdi. Onlar sadece seviyorlardı ve topluma uymayan anlayıştan dolayı öldürüldüler. Sevgi suç değildir, sevgi suç olamayacak kadar temizdir. Ve sizin için dilerim ki, Yoongi gibi dokunmaya kıyamayan seveniniz, Jimin gibi sevdiği adamın çiçeğini kalbinde taşıyanınız olur. İşte kimine göre de açelya anlamını buradan alıyor."
"Teşekkürler Jungkook, oturabilirsin." Jungkook ağlayan sınıfa döndü, göz yaşları gün batımında ışıl ışıl belli olan sınıf anlatılan hikayeden çok etkilenmişti. Öğretmeni bile gözlerimi silerken bu anlayışlı öğrencilerinin bir şeyleri değiştirebileceğini biliyor ve umuyordu.
"Kook bu gerçek mi?" Bunu soran sınıf arkadaşına döndüğünde gülümsedi genç çocuk. Öyle bir gülümsedi ki, gerçek olmasa bile gerçek olmadığına inanırdı insan. "Büyükannem anlatırdı bunu bana. Dediğine göre onun da büyükannesi arp çalan bir kadının yanında büyümüş. Çok güzel çalarmış o kadın, sevenler hatrına çalarmış. Büyükannem her duygulandığında bu hikayeyi anlatır bana, çok sever. Bu dünyada iyi seven insanların olduğunu da hatırlatır hep."
...
Siz de bir şeyleri değiştirmek çekinmeyin. Açelyaları gördüğünüz yerde sevin onları. Kim bilir, belki biri Yoongi'nin Jimin'e verdiği açelyanın tohumlarındandır.
