İçeriğe geç

Açelyalar müzisyene, yoonmin

Bölüm 1 · 11 dk okuma

Açelyalar müzisyene, yoonmin

Bölüm 1

Kader ipi sana bağlandıysa koparma, başka yere bağla.

Gece çökmeye yakındı, ben geceden daha erken çökmüştüm. İşte bu vakitlerde yanınızda kimse olmaz. Olmasını istemediğinizi söylersiniz, olsa zararı dokunmaz.

Gözlerimi ne zaman kapatsam kaderime bağlıydım. Kader ipi bağlandı mı, namümkün. Koparamıyorsunuz. Kocaman dünyada sadece bir kimseydim, hiç kimse. Sigaranın dumanı benden daha çok yaşıyor gibiydi. Geceye yük oluyordu muydu bu duman? Esinti alıp götürüyor, ben bu köhne yerde bir başıma oturuyordum. Kalabalığın içinde bir başına olmak ruhuma ağırlık üzerine ağırlık yüklüyor, silkelenmek uğruna kendinizi atacağınız noktaya geliyordunuz. İşte ben tam da bu noktalardan birindeydim.

Dudağımdaki sigara benimle birlikte yanıyordu. Çoktan yazılmış bir kader için fazla şikayetçi olduğumu düşünürdüm. Herkesin başına gelmiştir en az bir kez. Her şeyden kaçmak. Neyi bıraktığınız önemli olmaksızın bırakıp gitseniz dünyanın en hafif insanı olacağınız sanrısına en az bir kez kapılmış olmalısınız. Ben ise bunlardan kaçmak için fazla yükümlülük altındaydım. Yanan sigaram vardı elimde, bir de düşüncelerim. Gece boyu, günler boyu bana eşlik eden yalnızca kendimim. Karanlık çöktüğünde her insan kendi derdine çekilir. Kendi dünyasında kayboluşuna şahit olur.

Ve ben yine her zaman yaptığımı yapıp sigara dumanını soludum ve çektim dudaklarımın çehresinden. Gözlerimi kapatmış, kalabalıktan ırak bir ruh halimin içinde kaybolurken bir müzik sesi çalındı kulağıma. Aralayıp bakmak istedim, yapmadım. Sigaranın yanıp bitmesini bekledim. Parmağıma dokunan sıcaklık ile sonuna geldiğini anlamam gecikmezken oturduğum ve sırtımı acıtan tahta sandalyede doğrulmuş etrafımı izler bir hâlde olup yine ilgisiz kalmayı seçmiştim. Birkaç adam gülüyorlardı. Zihnimin duvarlarını tırmalıyordu sesleri. Ayağa kalkıp susun demek istedim, susun demeye hakkım var zannettim. Lakin olduğum noktaya baktığımda ise, burası bir bardı. Birkaç tahta masa ve sandalye ile ayyaş insanların dolup taştığı. Yer olmasa bile inatla sıkışmaya çalışan insanların olduğu bir bar. İnsanların sesinden git gide rahatsız olurken kendimi dışarıya atmak istedim. Atmak ve düşüncelerimin hepsinin susmasını istemek. Derken o müzik sesi yeniden çalındı kulağıma. Bu sefer bakmıştım. Başımı çevirip yaptığı müziği ilgimi çeken çocuğa bakmıştım.

Çocuk.

Bu köhne ve çirkin yere yakışmayan, adeta kendini belli eden çocuk. Üzerimde hissettiğim bu yük de neydi böyle? Acıtıyor. Acıtıyor diye düşünmüştüm. Tahta masaya oturmuş, arkada çalan rahatsız edici müziğe karşın sesiyle bunu engelleyen çocuk burada ne arıyordu anlamıyordum. Onun da kaderi bu muydu? Bu viraneyi andıran yerde şarkı söylemesi? Çok mu kötü durumdaydı yoksa?

Ona yardım etme hissiyatına neden kapıldım kendi benliğime yediremedim o an. Kalabalığın içinde parlayan yıldızı anımsatan çocuğun burada olmaması lazımdı, yalnızca bunu geçirmiştim aklımdan. Yüzümü dönmemem gerektiğine kanaat getirdim hemen oracıkta. Beni aciz bir duyguya sürükleyen bu genci kafamdan çıkarıp atmak zorunda kalmazdım böylece. Hiç görmeseydim.

Hiç görmeseydim?

Peki ya bu gence tanık olmasaydım adil olmayan dünyada güzel şeylerin de bulunduğunu nereden düşünecektim? Bu çocuk henüz varlığımı bilmeden bir şeylere inandırmıştı beni. Henüz bana dokunmadan ruhuma dokunmuştu. Ondan bu acziyetim, ondan bu kendime cevap veremeyişim diye avuttum kendimi.

"Siz buralı değilsiniz sanırım efendim."

İrkilmemi ve düşüncelerimden sıyrılmamı sağlayan bu ses enine boyuna zihnimin içinde yer edinmiş çocuğa aitti. Git demek istedim, git buradan çocuk. Konuşma benimle, siyahım ben. Kirlenirsin. Zihnimin içini duyamazdı, duyacağını sanmıyordum hiç, ama anlamış gibiydi. Bana öyle bir baktı ki yere çöküp ağlayasım gelmişti. Ben ki ağlamayı bilmeyen bir aptalken. "Özür dilerim efendim, sizinle konuşma cürretini gösterdiğim için bağışlayınız beni." Kaç dakikadır ve nasıl baktığımı bilmiyordum ona. Sanırım kötü bir düşünceye sürüklemiştim onu. Konuşmak istedim; hayır, senin gibi güzel biri benimle konuştuğu için mutluyum demek istedim. Diyemedim.

Diyemediklerim sıralandı içimde.

"Sana kızmıyorum çocuk, ama git." Kusurlarıma bulaşma, güzelliğini benimle lekeleme. Çünkü bilirim ben kendimi. Kalbimde bu denli ağırlık yaratan birini kendimden koruyamam. "Kovacak birine benzemiyorsunuz da hiç." Ne demekti bu? Onun için basit olan cümleleri ne diye kendi içimde uzun uzun anlamlar yüklüyorum? Bu sorumun cevabını o gün alamadım. Sonrasına kendim cevapladım, o çocuk biliyordu.

Kaşlarımı kaldırmıştım, sorguluyorum, zira kovardım ben herkesi. Yanıma yanaştırmaz, istediklerini vermezdim. Bencildim ve biraz da acıya merhamet etmeyen biri. "Ne demek istiyorsun? Kaderime kovmak yazılmış benim." Kahverengi gözlerini gözlerime tekrar diktiğinde ölmek istedim. Nefesimi mi tuttum, yoksa sıkışan kalbimin etkisi miydi anlayamadım ama o tebessümü gönül evime ördüğüm duvarları umarsızca yıkmıştı. "Yüzünüz ve saçlarınız, bayım. Ben kovamam diyorlar. Neden kendinizi esirgersiniz böyle? Dudaklarınız ince ve güzeller. Böyle biri nasıl def edebilir ki?"

Sustum, o an sadece sustum.

O günden sonra ona gitmesini gerektiren tek kelime dahi söyleyemedim. Beni öyle bir susturmuştu ki, susturanın o olduğunu bildiğimden dolayı inanmadığım tanrıya o gece şükrettim. Konuşamadım, kelimeler çıkmadı ağzımdan ve o bir kez daha benim yerime konuştu. "Özür dilerim efendim, bir kere daha bağışlayın beni. Haddimi aştım size karşı." Aşmadın, küçük. Duymak istediklerimi söyledin sen. Baharın güzelliğini hissettiren birinden duymak istediğim şeyleri söyledin. "Özür dileme çocuk, özür dilemeyecek kadar bir teşekkürsün sen." Baktı bana öyle, bakma artık yere çökeceğim diyemedim. Kalbimdeki ağırlığın sebebisin, bakma bana öyle diyemedim. "Teşekkür ederim efendim, bu sözünüzü unutmayınız sakın. Hatırlatacağım size."

Hatırlattı.

Hatırlatırsın elbet demiştim. Sonra masaya elini dayamış ve bana uzunca gülümsemişti. Canımı mı yakmak istiyorsun diye sormak istemiştim. Yüzündeki gülümsemesi beni öyle bir afallatmıştı ki, kendime gelmem uzun sürmüştü. Ben onu her gördüğümde -hatta göremediğim ve uykularımda dahi- o gülümsemesini hatırlamıştım. Ellerine bakmıştım sonra, yanına koymak ve daha fazlası, dokunmak istemiştim. Ufaklardı, güzelliğine yaraşır derecede de güzellerdi. Sonra konuştu, yine sesi canımı yaktı. "Gideceğim, bayım. Yarın yine buralarda olursanız söylediğim şarkı size olacaktır, bilin istedim."

Ve gitti, sesinin nahifliği altında beni ezdi ve gitti. Ben arkasından öylece bakakalırken o arkasında bıraktığı insan için şarkı söyleyeceğini belirtti ve gitti. Kim olduğumu umursamadı, nasıl biri olduğumu umursamadı. Bana şarkı söylemeyi buldu kendinde. Bu çocuk beni yerle bir edişini önemsemedi. Belki de henüz farkında değildi. Ama ben işte onunla karşı karşıya geldiğim an fark ettim nahifliğin de altında ezilmenin mümkün olduğunu.

Son anda arkasını döndü. Ellerime dikmiştim gözlerimi. Titriyorlardı biraz da, nedendir bu düşüncesi içimi yer bitirirken sanki gerçek olanı umursamaz bir eda ile seslendi. "Kaderiniz sizin elinizde, bayım." Kalabalığın arasında seslenişi ile gözlerimi ona diktim. Gidene kadar, boşluğa dalana kadar izledim o noktayı. Kaderim benim elimde. Öyle mi dersin, çocuk? Kaderimi kendim yazabilir miyim? Beni kendimle baş başa bırakmıştı. Onunla konuştuğum süre boyunca sanki kendimin dışındaydım. Bunu nasıl yapmıştı bilmiyorum ama bu adaletsiz dünyada onun güzelliğinin varlığını bilmek belli belirsiz bir tebessüme sebep olmuştu yüzümde. İşte o an belki yıllar sonra ilk tebessümüm dokunmuştu yüzüme. Adını bile bilmediğim müzisyen çocuk dudaklarımın kıvrılmasına sebebiyet vermişti.

Aklımdaki asıl soru yarın yine gelecek miydim? Çoktan evin yolunu tutmuş, büyük gecekonduların arasından geçiyordum. O çocuğun gülümsemesi de yanımda geliyordu. Yarın onun benim için söylediğini bile bile dinlemeyi kaldırır mıydı bu bedenim? Basit görünümlü hisler, dinler giderim diyebilir miydim? Beni bekliyordu, bana söylemeyi bekleyecekti. Beklemenin ne olduğunu bilirdim, gidecektim. Kendimle verdiğim harbin sonunda gitmeye karar kılmıştım.

Tam kapının önünde durduğumda malikanenin büyüklüğü yine başımı döndürmüştü. Oldukça büyüktü ama ne kadar büyükse o kadar içimi daraltmıştı. Ne kadar büyükse o kadar ağırlık yüklemişti bana. Başımı suya daldırmaya hazırlanır gibi nefes almış, ardından kapıdan içeriye adım atmıştım. Kimseyle karşılaşmak istemiyor, sadece kendi odamı bulup yarın olmasını beklemek istiyordum. Ve o ses, o ses müzisyen ile konuşmalarımı silip atmıştı. Yüzümde saniyelik yer edinen tebessümün bin misli kadar acı vermişti, nefret etmiştim bu sesten. Adımı söylüyordu, adımdan nefret etmiştim. "Min Yoongi, sorumsuz bir ayyaşın önde gidenisin. Sorumluluk almaya başlaman gereken yaşı çoktan geçtin fakat sen bize layık bir insan gibi davranmıyor, ibnelikte sınır tanımıyorsun." Babamın sesi, babamın sesi midemin bulanmasını sağlıyordu. Avuç içlerim ısınırken sırtımı dönmemiş ve bir ses dahi çıkarmamıştım. "Yüzüme bak Yoongi, sırtında yeni izler istemiyorsan yüzüme bak."

Doğru ya, kırbaç izleri. Nefesimi kesen izler. Ne kadar tiksinsem de yönümü döndüm o adama. Ülke krizin eşiğindeydi ve bunun hıncını benden çıkarıyordu. Dert değildi, alışkanlıklar kaideyi bozmuyordu netice olarak. Aynıydı, aynı devam edecekti. Şu yaşta babama karşı koyamıyor oluşumun nefreti vardı üzerimde. Kendimden tiksintiydi bu, bir başkasından değildi. Ellerini arkada birleştirmiş bana bakmakta olan adamın yüzüne tükürmek istiyordum fakat, fakat beni durduran şeyin ne olduğunu dahi bilmiyordum. "28 yaşındasın lanet herif, haftaya evleniyorsun. Kendine çeki düzen ver ve ibneliği bırak."

O gün yutkunamadım. O gün aklıma gelen sadece müzisyendi. Neden oydu? Neden başka biri değildi? Bunu düşünmekten o gece uyuyamadım, sadece günün ağarmasını, ilkbahar havasının tüm şehre yayılmasını izledim. Tüm şehre ilkbahar havası hakimdi, karanlık olan benim odamdı. Benim yattığım yataktı karanlık olan. Karanlık olan bendim. Bana gölge düşürenler yüzünden karanlıktım.

Ama ben, yine o bara gittim.

Kapıdan ilk girdiğimde müzisyeni göremedim, içim burkuldu. İçim öyle bir burkuldu ki, hiç gelmeyecek sandım. Bu duyguların yoğunluğuna anlam veremedim.

İnsanlar bu kez toplanmamış, farklı farklı masalara dağılmıştı. Herkes durgun bir şekilde oturuyor, müzik çalmıyordu. Müzisyeni aradı bir kez daha gözlerim, neredeydi? Sonra dışarıya attım adımımı. Meydana çıktığımda gördüm onu. Meydan havuzunun kenarına oturmuş çiçeklere bakıyordu. Dokunmuyordu da üstelik. Uzun uzun bakıyordu sadece. Kalabalığa baktım, herkes kendi halindeydi. Gözümün önünden geçen at arabası ile geri adım attım, irkilmiştim. Müzisyenin yanına gitmek istedim lakin bahanem ne olacaktı?

Yaklaştım sonra, ben değil, ayaklarım götürdü. Durduramadım, durduramadım ve tam arkasında durdum sonra. Beyaz açelyaları izleyen siması ne kadar da güzeldi. Farkında mıydı ki bunun? Farkında olmalıydı. "Beğendin mi onları çocuk?" Dediğim şey sonrasında başını kaldırıp bana baktı, sevecen bir yüz ifadesi ile gülümsedi bana uzun uzun. Gülümserken de konuştu. Yine çökmek istedim yere, çöküp kalkmamak. "Çok güzeller bayım, hayran olunası." Kendinden haberin var mıydı küçük? Olsaydı. Havuzun kenarına oturdum sonra. Aramızda mesafe vardı belki ama ben ona dokunmuş kadar olmuştum. "Alsana o zaman." Başımı kaldırdı, odaklandığı çiçeklere gülümserken bana takındığı gülümseme buruktu. İstemeden incitmiş miydim? Korktum o an. Çocuğu incitmekten korktum. Konuştu sonra, saniyeler süren ızdırabımımı sonlandırdı. "Aman efendim, ben onları alırsam öldürürler beni. Meydanın onlar. Şurada nöbette duran askerler aldığımı görürlerse yaşatmazlar gerçekten." Nerede olduğunu göstermese gözümün ilk takıldığı yere baktım, askerler vardı evet. Lakin çiçekleri koparan soylulara bir ses etmeyip bu müzisyeni öldürebilirlerdi. Ne acı diye geçirdim içimden, ne acıydı bu adaletsizlik.

Ayağa kalktım, müzisyen alamıyorsa ben onun için alırdım. Havuzun kenarındaki çiçekleri tutamıyla koparıp çocuğa uzattım. Konuşmadım, ne diyecektim? Diyemediklerim yine sıralandı içimde. Ama o güzel çocuk anlamıştı beni. Farkındaydı her şeyin ve her şeyi biliyormuşçasına gülümsemesini sundu yine bana. "Teşekkür ederim, bayım. Çok mutlu ettiniz beni böyle. Size ne kadar da çok yakıştı çiçekler." Aldı elimden sonra, dokundu. İçim öyle bir yandı ki ben başka bir insan olduğumu farz ettim o an.

"Adınız nedir efendim? Kendiniz bu kadar güzelken adınız da çok güzeldir." Çevrede tellallar bağırıyor, gazete satılıyordu. Şehrin gürültüsü her şekilde rahatsız ediyordu ama bu çocuk benim söyleyemediklerimi söylüyor, tüm sesleri bastırıyordu. "Yoongi, küçük. Fakat bu adı aklında uzun süre tutmayasın, incitirler seni de. Adil değil kimse." Kahve gözlerini bir kez daha dikti gözlerime. Üzerindeki beyaz gömleği hafif esinti ile kendini belli ederken siyah saç tutamları da yer yer gözünün önüne düşüyor, rüzgâr da bu güzellik kapatılmaya layık değilmiş der gibi esiyor ve çekiyordu tutamları yüzünden. "Adınız çok güzelmiş efendim. Sanırım parlak demekti değil mi?" Dediğimi umursamamış, incitilmeyi göze almıştı sanki. Daha önce seni ne kadar incitmişlerdi? İncitmeye varabilmişler miydi? Bir de hece anlamından ismimi tasvir ettiğinden gülmek istemiştim. Çekindim.

Çekindiklerim birikti içimde.

Meydandan, göz önünden çekildiğimizde bir ağacın altındaydık. Çiçekler tepemizi örterken çocuk kendi ismini söylemişti. Jimin. Ben ise bu adı yaşantım boyunca, belki daha ötesinde hatırlayacaktım. İsminin anlamını o gün söyleyemedim ona. Ama eminim biliyordu.

Açelya demetinden iki tane çiçek çıkarıp üzerimdeki takımın cebine sıkıştırdığında, beraberinde kalbim de sıkışmıştı. Bu denli hasar almam da neyin nesiydi bilemiyordum artık. Sonra yine konuştu, benim konuşamadıklarımın yerine de konuştu. "Size şarkı söyleyeyim, bayım. Ama yarın yine gelin lütfen." Sesindeki ricayı çok net duymuştum ama benim altı günüm kaldı çocuk diyemedim.

Ama bunu da önemsemedi. Sanki her şeyin farkında ve geçirebildiği zamanları değerlendirmek istiyordu. Ölüm onu korkutmuyordu, ölümün soğukluğu onu korkutmuyordu. Sonra sesini duydum ve çöküp kalma düşüncelerini yerine getirip çöküverdim onun yanına. O ise sözden bahsediyordu. "Tek başıma oturuyorum, yere yığılmışım." Şarkısıyla beni anladığını tasdikliyordu. Ağaca sırtını dayamış, gözlerini kapatmış bir şekilde şarkısını söylüyordu. "Ve aklımdaki düşüncelerle kendi kalbimi kırıyorum." Susturmak istedim, sus çocuk deyip kalkıp gitmek istedim ama ağacın kabuğu saçları ile bütünleşince beni de saç tutamlarına bağlamıştı. O gün anladığım şeylerden biri de buydu. Benim kader ipim Jimin'in saçlarına bağlanmıştı.

Kader ipi sana bağlandıysa koparma, başka yere bağla.

Ben kaderimi müzisyenin saçlarına bağladım, incinmesin diye çekiştirmedim. Hayatta en çok korktuğum şey onun incinmesi oldu. Ama bir de şu vardır ki, adil olmayan dünyada asla korkularınızı belli etmeyin. Benim hatam bu olacaktı. Benim hatam bu olmuştu.

"Beni incitmeye ne zaman başladın?"

Çocuk hâlâ şarkı söylüyordu ve bu kez ben de kendimi bıraktım. Bir günlüğüne endişelenmeyi bir kenarıya bıraktım ve müzisyeni dinledim. Bu can tenden geçmeden, bu dünyadan göçmeden, bir kerecik sevmek çok değil. "Bunu sen bile bilmiyorsun."

Sırtımı onunla aynı ağaca dayamıştım. Sırtlarımızı birbirine dayamış olsak da aramızda ağaç vardı fakat bir kerecik bunu yok sayabilirdim. İşte bir kerecikler o zaman sıralanmaya başladı hayatıma.

"Bana ait olduğun için sen de acı çekiyorsun."

Sözleri bir bıçak gibi tenimi deliyor, kalbime ulaşmaya çalışıyordu. Engelleyemiyordum artık. Bu açelyalar kadar güzel müzisyeni engellemek yakışmazdı. "Sorun değil diyorum." Artık ben de öyle demeliydim. Bu doğru değil ihtimali beni mahvediyordu ama sorun değildi Jimin. Sesin varsa sorun değildi.

"Kendi ışığın olmanı istiyorum."

Güneş batmayadursun, bir kez daha umursamamayı seçtim. Çocuk elini elimin tam yanına koyduğunda gözlerim ona takıldı, seyre daldım uzun uzun. Bir el ne kadar seyredilebilir ise, o kadar seyrettim o gün.

Benim altı günüm kaldı çocuk, ben gideceğim.

"Böylece artık acı çekmezsin, bu şekilde daha fazla gülümsersin."

Sanki bunları düşüncelerime cevap olsun diye söylüyordu. Susturuyordu kafamın içini, beni susturuyordu. Jimin güzel bir çocuktu, adil olmayan bu dünyada, çok güzel bir detaydı.

"Kendi gecen olmanı istiyorum, böylece geceler sana karşı daha dürüst olur."

Gözümü kapattığımda huzura dalmış gibi hissetmiştim. Kapkaranlık bu yaşamda, müzisyen bana parlak bir alan sunmuştu.

"Şimdi söz ver bana"

"Yalnız hissetsen bile"

"Kendinden vazgeçme"

"Serçe parmaklarımızı birleştirelim"

"Ve birbirimize söz verelim"

Müzisyen şiir nedir biliyordu. Müzisyen hem açelya hem de şiirdi. Müzisyen çok şeydi. Jimin çok şeydi. Ve şiirden anlayanı öyle alelâde bir şekilde sevemezsiniz. Ve ben de onu öyle alelâde bir şekilde sevemedim. O gün hiç bitmemeliydi, lakin bitti. Onunla geçirdiğim iki günde insan olmak nedir, sevgi nedir öğrenmiştim. Şiirler onaydı, sözler onaydı, şarkılar onaydı.

Bölüm sonu

2 yorum