İçeriğe geç

ACAR KURT

Bölüm 9 · 15 dk okuma

ACAR KURT

Bölüm 9

8. BÖLÜM

Yaptıklarımızdan pişmanlık duymak belki acıtır canımızı. Acı da değildir aslında, utançtır bu duygu. İçinizdeki sızı, utancındır hissiyatıdır. Ya kendinizden utanırsınız, bunu nasıl yaptım diye düşünür durursunuz; ya da karşınızdakinden utanırsınız, o bunu hak etmedi diye sızlanırsınız.

Peki ya yapamadıklarımızdan, yapmadıklarımızdan duyduğumuz acı? İşte bu gerçek acıdır. Bu durumda duygusal acı çekersiniz ki bu fiziksel acıyla kıyaslanamayacak kadar büyük bir duygudur. Çaresizdir çünkü.

Geç kalmışlığın çaresizliği kara bir duman gibi çöker üzerinize. O kara duman önce genzini yakar sonra sinsi sinsi, yavaş yavaş dolar ciğerlerinize ve zehirler sizi. Siz ancak yitip gitmeye başladığınızda fark edersiniz boğulduğunuzu...

Bade Demir;

Sabah saat 5'te çalan alarmla birlikte uyanmıştım. Yattığım yerde biraz düşündükten sonra sıkıntılı bir nefes verip yataktan çıktım. Banyoya gidip ellerimi lavaboya yasladım ve birkaç dakika aynadan kendime baktım. Yeşil gözlerim güne yeni başlamanın parlaklığındayken boynumdaki kolyeye kayan bakışlarımla bir an duraksamıştım. Kelebeğin kanatlarındaki yeşil tonu gözlerimdekiyle neredeyse aynıydı. Derin bir nefes alıp tekrar kendime döndüğümde yüzümde benden habersiz oluşan tebessümle karşılaşmış, kendime gelip elimi yüzümü yıkamıştım. Saçlarımı sıkı bir atkuyruğu yaptıktan sonra üzerime üniformalarımı giymiştim. Kantine inip iki çay ve kahvaltılık bir şeyler aldıktan sonra bahçeye çıkmıştım.

Günün ilk saatlerinin keskin ayazıyla buluşan vücudum irkilirken, çayın üzerinden çıkan dumanlar sakince havaya karışıyordu. Ufak taneler halinde gökyüzünde süzülen kar taneleri tüm masumluğuyla toprağa düşerken, bahçenin arka tarafına geçip en köşedeki nöbetçi kulübesine yürüdüm. Eğitim sahasından uzaklaştıkça kesilen seslerden doğan sessizlik ve henüz doğmamış günün getirisi karanlıkta, attığım her adımda bastığım karlı zeminle buluşan postallarımın sesi kulaklarıma ulaşıyordu. Nöbetçi kulübesine gelince elimdeki çaylara dikkat ederek yavaşça kapıyı açtım. İçeriye girmemle beraber duyulan türkünün sesiyle gülümsedim ve kapı eşiğinde bekledim. Fatih daha beni fark etmemiş, dipçiği yerde olacak şekilde diktiği tüfeğin namlusuna ellerini yaslayıp kafasını da ellerinin üzerine koymuştu. Kapıya arkası dönük olduğundan yüzünü göremesem de dağlara doğru dalmış, derin bakışlarını hissetmiştim. Arkada çalan ve sevdiğim türkülerden biri olan 'Turnam Gidersen Mardin'e' ortamı daha da karartmıştı sanki. Derin bir nefes aldım ve eşikten içeriye girip kapıyı kapattım.

"Bu aralar fazla sakarsın, dikkat et tüfekle kendini vurma." dedim. Fatih hızla yerinden kalkarken esas duruşa geçtiğinde tüfek yere düşmüştü.

"Sakin ol Fatih. Bu saygın gözlerimi yaşarttı doğrusu." dedim ve çayları masanın üzerine koydum.

"Günaydın." dedim.

"Sağ ol!"

"Sen de sağ ol. Rahat."

"İçtimaya mı geç kaldım?" dedi tek kaşını kaldırıp.

"Hayır, daha 1 saat var. Kahvaltı yapacak arkadaşa ihtiyacım vardı. Aklıma sen geldin." dedim sandalyeyi çekip otururken.

"Senle ben, arkadaş?" dedi Fatih kaşlarını çatarak. Gözlerimi devirdim.

"Otur şuraya iki insan gibi kahvaltı yapacağız!" dedim sitemle.

"Emredersiniz." diyen Fatih söylenerek yanımdaki sandalyeye oturdu. Ben poşetin içindeki poğaçaları çıkarırken iki tanesini Fatih'in önüne koydum ve yandan bir bakış attım. Kaşlarını çatmış beni izliyordu.

"İki taneyle doyar mısın?" dedim.

"Bade ne yapmaya çalışıyorsun?" diyince gerilen bedenime inat sakin hareketlerle elimdeki kırıntıları silkeledim ve arkama yaslandım. Nedensiz bir şekilde timden biri adımla hitap edince geriliyor, sinirleniyordum. Adım Bade değilmiş gibi hissediyordum sanırım. Ben Acar'dım. Bade çok öncesinde kalmıştı.

"Şu an, tam şu an sana bir yumruk daha atmamak için çok zor duruyorum Fatih. Sen ne yapmaya çalışıyorsun?" dedim soğuk bir gülümsemeyle.

"Seni çözmeye çalışıyorum."

"İmkansız." dedim çayımdan küçük bir yudum alırken.

"Niyeymiş?" dedi alayla.

"Beni ben istediğim kadar çözebilirsin. Boşa çırpınma." dedim ve elimdeki karton bardağı masaya koyup, bedenimi yanımdaki Fatih'e döndürdüm.

"Bak sadece kahvaltı için geldim. Belki aramızdakileri konuşuruz demiştim ama vazgeçtim. Güne tansiyonumu yükselterek başlamak istemiyorum o yüzden sus ve kahvaltı yap." Fatih kafasını sallarken bana bakma zahmetine bile girmeyince içimden koca bir 'sabır' çekip tekrar önüme döndüm.

Fatih Şen sabahın bu saatinde yüzbaşıyı görmeyi beklemediği için oldukça şaşkındı. Ona çay ve yiyecek bir şeyler getirmesiyle içinde bir yer Bade'ye karşı çok sert olduğunu, hata yaptığını söylese de beyni 'hepsi bir oyun, kanma' diye bağırırken kendine hakim olamamıştı yine. Pişmanlık duygusu içini kaplarken yanında oturan ve yaptığı hareketlerden sonra bozulduğu epey belli olan kadına baktı.

"Şeker yok mu?" dedi Fatih.

"Var gibi mi duruyor?" dedim tersleyerek.

"Türküyü kapatayım mı?"

"Gerek yok."

"Isıtıcıyı açıyım mı?" Fatih'in ardı ardına sorduğu sorularla gülmemek için dişlerimi sıktım. Yaptığı hareketlerden pişman olmuştu ve şu an kedi yavrusu gibi peşimden koşması çok komikti.

"Hayır." dedim yine soğuk bir sesle. Fatih derin bir nefes alırken huzursuzca yerinde kıpırdandı ve etrafa baktı. Soru soracak bir şeyler aradığı belliydi.

"Orada arama. Sadece hatır sorsan yeter." dedim ona bakmadan.

"Ne?"

"Etrafa bakınıp saçma sapan şeyler sorma diyorum. Mesela 'nasılsın' sorusuyla başlayabilirsin iletişim kurmaya."

"Ne alakası var! Ben iletişim kurmaya çalışmıyorum." dedi ve önündeki poğaçadan büyük bir ısırık aldı. Omuz silktim ve karşıdaki dağa bakmaya devam ettim. Birkaç dakikalık sessizliğin ardında Fatih'in sesini duymamla gülümseyerek ona döndüm.

"Nasılsın- Nasılsınız komutanım?"

"İyiyim Fatih. Sen nasılsın?"

"İyiyim." dedi düz bir ifadeyle, kafamı salladım. Tabi ki ondan bir özür beklemiyordum. Boşa umutlanmayı uzun süre önce bırakmıştım.

"Bilir misiniz bu türküyü?" dedi belki de tanıştığımızdan beri ilk kez duyduğum ses tonuyla, samimi bir soru sorarak. Bakışlarım şaşkınlıkla Fatih'e dönerken çatık kaşları düzelmişti. Gülümsedim.

"Çok severim." dedim. Fatih kafasını sallayıp iç çekti. Belli ki bu türkünün anısı vardı onda. Aynı sözler tekrar tekrar dönerken birden fazla kez bunu dinlediğini fark etmiştim.

"Turnam gidersen Mardin'e

Turnam yare selam söyle

Karlı dağların ardına

Turnam yare selam söyle"

Fatih ile aynı anda türküyü söylemeye başlayınca göz göze gelsek de ikimiz de söylemeye devam etmiştik. Bu adamın saçma sapan tavırları olmasa gerçekten iyi anlaşabileceğimizi düşünüyordum ama önce benden özür dilemesi gerekiyordu ve Fatih özür dileyecek bir insan olmadığı için de aramızın düzelme ihtimali sıfırlanıyordu. Şimdi ona iyi davranıyordum ama ben yaptıklarını unutmamıştım ve unutmazdım da. Sadece ona iyi davranıp pişman edecek ve daha sonra özür diletecektim. Bu ona benim kim olduğumu hatırlatacak aynı zamanda da benim timdeki yerimi sağlamlaştıracaktı. Psikolojik olarak oynuyordum Fatih'in üzerine.

"Turnam gidersen Akdaş'a

Karlı dağlar aşa aşa

Hem gavime hem gardaşa

Turnam yare selam söyle

Turnam gidersen Gündeş'e

Yere döşene döşene

Al sana verem nişane

Turnam yare selam söyle

Turnam gelirken ilinden

Yüce dağların belinden

Dertli Kerem'in halinden

Turnam yare selam söyle" türkü biterken derin bir nefes aldım ve cebimden sigara paketimi çıkarıp ayağa kalktım.

"Bir kahvaltı yapalım dedik, çay mı içtik rakı mı belli değil! Ben gidiyorum, içtimaya geç kalma." dedim ve bir şey demesini beklemeden kulübeden çıktım. Bahçede yürürken bir yandan da paketten çıkardığım sigarayı yakmıştım.

Şimdi Fatih içtimaya kadar düşünüp dursundu. Biraz aklıyla oynamaktan zarar gelmezdi sonuçta beni delirten oydu. Onu düşündüğümü gösterip kahvaltılık bir şeyler götürmem, beni tersleyeceğini bile bile yanında durmaya çalışmam ve verdiği cevaplara alınmış gibi yapıp kırgınlığımı belli etmem tabi ki planlıydı. Onun söylediklerine üzülecek, beni tersledi diye içime kapanacak biri değildim ama bunu onun bilmesi pek de gerekli değildi. Türkü kısmı planımda yoktu ama çok iyi olmuştu. Birlikte bir şeyler yapmış olmak onun aklını daha da karıştıracak ve bana güvenmek için adımlar atmasına neden olacaktı. Şimdi biraz sürünmesini ve çabalamasını izleyecektim.

Eğitim alandaki banka oturup yağan kar eşliğinde biraz ileride içtima yapan komando timini izliyordum. İçtimaya yaklaşık 15 dakika kalmıştı ve ben sabah sabah Fatih'le muhatap olduğum için olsa gerek yorulmuştum bile. Fatih'i psikolojik olarak etkileyeceğim derken kendimi yoruyordum. Bu herif iflah olacaktı olmasına ama beni de yoracaktı.

"Yine çok düşüncelisiniz." Savaş'ın sesini duymamla düşüncelerime haddinden fazla odaklandığımı anlayıp kendime gelmiştim. Gelişini duymamış olmam inanılmazdı, Fatih salağını düşünürken çevre kontrolü yapmayı unutmuştum.

"Çok mu belli?" dedim gözlerimi kısarak.

"Hayır."

"O zaman sen nasıl anladın?" dedim tek kaşımı kaldırıp. Sabahın köründe bile çatık olan kaşları biraz olsun düzelirken yanıma oturdu.

"İyi bir gözlemciyim diyelim." diyince kafamı sallamakla yetinip bakışlarımı yere indirdim. Bu konuşmadan sonra ikimiz de bir daha bir şey dememiş, sessizliği paylaşmıştık. Savaş'ın sessizliğini Fatih'in sesine tercih etmiştim doğrusu çünkü Savaş sessizken bile varlığıyla, bakışlarıyla bir şeyler anlatıyor gibiydi. Fatih ise bir düzine söz söylüyor ama boşa konuşuyordu. Evet, kesinlikle Savaş bu time almakla en doğru kararı verdiğim kişiydi.

Savaş Eroğlu yanındaki kadının sessizliğinden memnun değildi. Konuşsun, anlatsın istiyordu. Eşsiz yeşilleri öyle anlamlı, öyle derin bakıyordu ki Savaş, Bade hakkındaki her şeyi merak ediyordu. Böylesine masum bir yüz ne yaşamıştı da bu kadar durgunlaşmıştı? Ne olmuştu da sağ yanağındaki derin çukur gözükmez olmuştu? İçindeki saçma merak duygusunu ilk karşılaşmalarına bağlıyordu. Onu sorguda o kadar zorlamasa, kendine hakim olup o kadar sert davranmasa Bade'ye bu kadar ilgi duymayacağını düşünüyordu. Çünkü mahcuptu kendi nezlinde ve bu mahcubiyetten utanıyordu. Utancını saklamak için yakın durmaya çalıştığını sanıyordu. Savaş Eroğlu, Bade Demir'in kendisi için diğer kadınlardan bir farkı olmadığını düşünüp yaşadığı olaylara sürekli yanlış yorumlar yapıyordu ama anlayacaktı. Her şeyin farkına varacaktı er ya da geç. Ama geç kalırsa bir ömür yanacaktı, sadece bunu bilmiyordu.

Bade Demir ise Savaş'ın tam tersi olarak yanındaki adamın sessizliğinden hoşlanmıştı. Sessizce soğukta oturmak ona küçüklük anlarını çağrıştırırken o anıların içinde kaybolmuş, yanındaki adamın kokusundan huzur bulduğundan bir haberdi.

İkisi de anlayacaktı bazı şeyleri ama zaman nankördü, hızlı geçerdi. Bu hıza yetişip vaktinde anlarlarsa ne mutluydu onlara ama kimin ne kadar zamanı olduğu belli değildi ve bu belirsizlik o yangının fitillerini ateşlemişti bile...

Timin bütün üyeleri tamamlandıktan sonra yine güzel bir içtima yapmıştık. Fatih bu içtimanın sadece koşu ve mekik kısmına katılmış, omzundan yaralı olduğu için kendini çok zorlamamıştı. Bir de dün kafasını ranza demirine vurup yardığı için çok üzerine gitmemiştim, bir şey olursa başıma kalırdı ki zaten bana sinirlenmek için yer aradığını hepimiz biliyorduk o yüzden böylesi daha iyi olmuştu.

İçtimanın ardından duş alıp temizlenmiştim. Şimdi dün yazdığım raporu abime teslim etmeden önce imzalaması için Savaş'ı odama çağırmıştım ve gelmesini bekliyordum. Odanın kapısı çalınca gelmesi için seslendim.

"Kıdemli üsteğmen Savaş Eroğlu, Çanakkale. Beni çağırmışsınız komutanım."

"Rahat Savaş. Gel otur." dedim. Savaş baş selamı verip masanın önündeki koltuğa oturunca önümdeki dosyayı ona uzattım.

"Bir bak bakalım, değişmesi gereken bir yer var mı?" Savaş bir süre raporu inceledikten sonra bir şey demeden masanın üzerinden kalemi aldı ve altına imzasını atıp bana uzattı.

"Gayet yeterli olmuş komutanım." dedi. Kafamı sallayıp dosyayı aldım. Savaş'ın işi bitmesine rağmen bana daha doğrusu doğrudan gözlerime bakmaya devam edince göz kırptım.

"Etkilendin herhalde?" dedim alayla. Yüzünde imalı bir gülümseme yer edinirken rahat bir tavırla arkasına yaslandı.

"Etkilenilmeyecek gibi değil ki." diye iç çekince kaşlarımı kaldırdım.

"Anlayamadım?" dedim alayla.

"Yani yeşil. Yeşil renk, çok severim. Üniforma gibi. Ben üniformadan da etkilenirim." diyince dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Savaş?" dedim gülerek.

"Benim işim bitti komutanım. Başka bir şey yoksa ben çıkıyım." dedi yerinden kalkarak. Kafamı sallamakla yetindim. Savaş büyük adımlarla odadan çıkınca derin bir nefes alıp yüzümü sıvazladım. 30 yaşında, siniriyle ünlü adam iki dakikada salak olmuştu.

Görev raporunu abime götürdükten sonra ona 'Acar geldiğini duyursun' diyen komutanı sormuştum ve bana bulamadığını, araştırdığını söylemişti. Yalan söylüyordu, bulmuştu ama benden önce konuyla kendisi ilgilenmek istediği için bana ismini vermiyordu. Bunu hal ve hareketlerinden rahatça anlamıştım.

Şimdi akşam yemeği için timle yemekhanede buluşmuş Fatih ve Savaş'ın gelmesini bekliyorduk.

"Komutanım şu Şeker işini tekrar düşünsek?" diyen Enes'e ters bir bakış attım.

"Tamam düşünmeyelim o zaman." dedi anında geri vites yaparak.

"Böyle sıçarsın altına." dedi Fuat gülerek.

"Neşeniz bol olsun." diyerek masaya gelen Fatih'le hepimiz ona dönmüştük.

"Ben erlerin yanında mı yiyeyim, yoksa bu masada yerim var mı?" dedi alayla.

"Oturabilirsin. Ama şansını zorlama." dedim net bir sesle. Sıkıntılı bir nefes verip kafasını salladıktan sonra karşıma oturdu.

"Savaş'ın işi varmış. Gelmeyecek." diyince kaşlarımı çattım. Bana haber vermemmiş olması yanlıştı, tim komutanı bendim.

"Boran binbaşıya haber vermiş." dedi Fatih düşüncelerimi okumuş gibi. Kafamı salladım.

"Mardin'in dağındayız. Nasıl bir işi varmış ki?" dedi İsmail.

"Halası mı kuzeni mi ne bir şeyi varmış burda. Onun yanına gitti."

"Lan! Tekin!" yemekhanenin içinde yankılanan yüksek sesle arkama döndüm. Yemekhanenin kapısında duran iki kişi bizim masaya bakarken esmer olanın suratında kocaman bir gülümseme vardı.

"Şeref!" diyerek ayağa kalkan Salih o kadar hızlı hareket etmişti ki sandalyesi sert bir şekilde yere düşmüştü. Salih ve ona seslenen adam koşmaya başlayınca ortada buluşup birbirlerine sarıldılar. Bu garip görüntü karşısında dilim tutulurken ne olduğunu anlamaya çalıştım. Otogarda karşılaşan ve aylardır görüşmeyen iki sevgili gibi yemekhanenin ortasında birbirine sarılan koca adamlar bir an için şoka girmeme sebep olmuştu. Oldukça tuhaf bir görüntüydü.

"Manitası mı?" dedi Enes. Fatih öksürmeye başlarken İsmail büyük bir kahkaha attı.

"Şeker, bunu Salih gelince ona sor tamam mı?" dedi İsmail gülerek.

"Gel gel!" diyerek adamı bizim masaya getiren Salih derin bir nefes aldı.

"Komutanım bu Şeref, şerefsiz şeref. Çocukluk arkadaşım." dedi Salih heyecanla. Şeref dediği adam Salih'in kafasına vurdu.

"Arda ben, memnun oldum. Üsteğmen Arda Şeref." dedi elini uzatarak. Bunun üzerine Salih de Arda'nın kafasına vurunca Arda sinirle ona döndü.

"Yüzbaşı Bade komutanım." dedi Salih gözlerini büyüterek. Rütbe farkından dolayı uyarmaya çalışmasına nedensizce rahatsız olmuştum. Beni anlamak bazen gerçekten çok zordu.

"Tamam sorun yok." dedim ve yerimden kalkıp bana uzatılan eli sıktım.

"Ben de memnun oldum."

"Teğmen Ulaş Kor." dedi Arda'nın yanındaki. Kafamı salladım ve onun da elini sıktım.

"Buyurun, yemek alsınlar size de." dedim masadaki boş sandalyeleri göstererek. İkisi kararsız gözlerle birbirine baktıktan sonra Arda kafasını salladı.

"Biz rahatsızlık vermeyelim komutanım." dedi Arda. Time döndüm.

"Rahatsız olur musunuz?" bu soruma önce şaşırsalar da daha sonra kafasını sağa sola salladı hepsi. Tekrar Arda ve Ulaş'a döndüm.

"Tamam o zaman, oturalım." dedi Arda.

"İsmuş! Şeref misafir yer ver ona bakalım." dedi Salih.

"Salih! Bu sefer gerçekten döveceğim seni!" diye hızla yerinden kalkan İsmail'in heybetini gören Ulaş'tan bir 'oha' nidası duyulmuştu.

"Oturun." dedi sert bir sesle, uyararak.

"Dua et Bade komutanım burda. Geceyi bekle Salih!" dedi İsmail sessizce.

"Ahlaksız tekliflerinle ilgilenmiyorum İsmuş kusura bakma." dedi Salih cilveyle. Gerçekten garip bir adamdı.

"Lan!" diyerek Salih'in üzerine atılan İsmail'in bu hareketi Salih'in ayağa kalkıp uzaklaşmasıyla yarım kalmıştı.

"Ben size yemek alıyım!" diyerek hızla masadan uzaklaşan Salih'in arkasından 'sabır' çekmiştim. İsmail'le uğraşmadan duramıyordu! Herkes tanıştıktan sonra Salih de gelmişti ve yemeğe dönmüştük.

"Çocukluğum bununla geçse bütün geçmişimi unutmak isterdim herhalde. Allah yardımcınız olsun Arda komutanım!" dedi İsmail.

"Komutanım demenize gerek. Biz bizeyiz, ayrıca Tekin'le büyümek bir ayrıcalıktır." dedi Arda gülerek. Oldukça esmer bir adamdı. Simsiyah saçları, kalın kaşları ve koyu kahve gözleri vardı. Ulaş ise onun tam tersi beyaz tenli, sarışın, mavi gözlüydü.

"Benim lakabım dadaş!" dedi Salih sitemle.

"Onu değiştirdik artık. Tekin ol sen bizim için." dedim.

"Tamam komutanım, siz öyle diyorsanız."

"Ne oldu Bade komutanıma itiraz etmeye götün yemedi heralde?" dedi Fuat. Salih omuz silkti.

"Vallaha yemedi." diyince gülmeye başladım.

"Siz burda ne yapıyorsunuz lan? Sormayı unuttum." dedi Salih Arda'ya dönerek.

"Tayinimiz buraya çıktı dadaş. Muhtemelen yeni helikopter pilotlarınız biziz." dedi Arda.

"Ne?! Oğlum çok iyi haber bu!" dedi Salih bağırarak.

"Tekin!" diyerek uyardım ve derin bir nefes aldım. Ben uyarmaktan yorulmuştum ama bunlar beni anlamamakta ısrarcıydı.

"Pardon komutanım. Ben bir an heyecanlandım." dedi Salih boğazını temizledikten sonra.

"Siz de bizim timden sayılırsınız artık." dedi Fuat. Arda gülerek kafasını salladı.

"Komutanım içtimaya dahil eder miyiz arkadaşları?" diyen Salih'in keyfi epey yerindeydi.

"İsterlerse neden olmasın."

"Olur komutanım geliriz."

"Bence yol yakınken bu sözünden dön Arda." dedi İsmail kaşlarını indirip kaldırarak. Gelmemesi gerektiğini vurgulamaya çalışıyordu ama bunu sesli dile getirse daha az dikkat çekerdi.

"Biz alışkınız." dedi Ulaş. Gülümsedim. Kendileri bilirdi.

Bol sohbetli güzel bir akşam yemeği sonrasında odamda birkaç evrak işini halledip her zamanki gibi bahçeye çıkmıştım. Hava kararmışken bahçedeki derin sessizlik hoşuma gitmişti. Bu karargahta en çok vakit geçirdiği yere -bahçenin köşesindeki çardağa- doğru yürürken bankta oturan Savaş'ı görüp pek düşünmeden adımlarımı yanına doğru çevirmiştim.

"Karadeniz'de gemilerin mi battı?" dedim kederli haline ithafen. Gözleri gözlerimi bulurken küçük bir tebessümle karşılık verdi.

"Oturabilir miyim?" dedikten sonra cevap beklemeden yanına oturdum.

"Tabii komutanım, rahatınıza bakın." dedi imayla.

"Ne o yoksa oturma mı diyecektin?" dedim tek kaşımı kaldırarak. Gülümsemesi büyüdü.

"Hayır, öyle bir şey demeyecektim."

"O zaman uzatmaya gerek yok." dedim cebimden sigara paketimi çıkararak. İçinden kendime bir tane aldıktan sonra Savaş'a uzattım. Yavaş hareketlerle bir tane de o aldı.

"Sen yokken tim 10 kişi oldu." dedim sigarayı yakıp derin bir nefes çektikten sonra.

"Nasıl?" dedi şaşkınlıkla.

"Tekin'in dadaşları geldi. Yeni helikopter pilotlarıymış."

"Salih bir kişiyken zor çekiliyordu!" dedi söylenerek.

"Üstçavuşum duymasın ama haklısın." dedim gülerek. Yine ve yine göz göze gelip derin bir bakışma içerisine girmiştik. Gülüşüm yavaş yavaş solarken iradem bu adamın gözleri karşısında çok zorlanıyordu. Denizin en derin yerini andıran, baktıkça içinde boğuluyormuşum gibi hissettiren gözlerinin bu özelliğinden haberi yoktu bence. Zira haberi olsaydı o gözleri herkese değdirmez, saklardı. Saklanmayı hak edecek kadar kıymetliydi bakışları.

"Etkilendiniz herhalde?" dedi sabah ona söylediğim cümleyi bana karşı kullanarak. Gülümsedim ve kafamı salladım.

"Etkilenilendim. Nadir bir göz rengi, Mardin'de olmasam kendimi deniz kıyısında sanacağım." dedim kendimden emin bir şekilde. Düşüncelerimi belirtmekten çekinmezdim.

"Ne?" dedi şokla. Belli ki bu kadar açık konuşmamı beklemiyordu.

"Bazılarımız cesur, senin aksine." diyerek yerimden kalktım.

"Nereye?" dedi hala şaşkın olduğunu belli eden bir tonlamayla. Omzumun üzerinden ufak bir bakış atıp bir şey demeden yürümeye devam ettim ve binadan içeriye gittim. Şimdi sabaha kadar düşünüp dursundu. İnsanların bilinçaltıyla oynamak hoşuma gidiyordu. Tabii ki ondan etkilendiğim, hoşlandığım falan yoktu. Öyle bir şey asla olamazdı.

Bade içeriye girerken arkasında bıraktığı Savaş şaşkınlıkla kendine gelemedi bir süre. 'Deniz' diye mırıldandı kendi kendine. Denize benzetmişti gözlerini Bade. Bu benzetme oldukça hoşuna gitmişti. Bazılarımız cesuruz demişti, haklıydı. Savaş, Bade kadar cesur değildi ve Bade'nin bu cesaretine hayranlık duyuyordu. Söylediklerini öylesine kendinden emin döküyordu ki dudaklarından ne dese kabul edilebilir bir hal alıyordu.

"Benim gözlerimi denize benzetirken kendi zümrütlerinden haberi var mı acaba?" dedi Savaş suratındaki tebessümden habersiz. Bade'nin gözleri zümrüttü, ıssız bir ormandı, gür çağlayan ırmaktı, berrak bir gelecekti Savaş için. Peki bundan Bade'nin haberi var mıydı? O gözlerin değerini biliyor muydu?

Biliyordu. Ama Bade'nin gözlerini özel kılan rengi değildi, gördükleri, şahit olduklarıydı. O gözler öyle vahşetlere tanıklık etmişti ki intikamla boyanmış, hırsla parlamıştı ve göreni hayran bırakacak hale gelmişti.

Acısıyla kavrulmuştu Bade, hüznüyle büyümüştü, sevgisizlikle olgunlaşmıştı, kimsesizlikle atmıştı adımlarını.

Okumayı, yazmayı tek başına öğrenmişti, tek başına düşmüş, tek başına iyileşmişti, harp okuluna girerken üniversite valizini tek başına hazırlamıştı, hayata tek başına atılmıştı, rütbe takma töreninde tek başına takmıştı yıldızlarını omuzlarına, tek başına çalışmıştı çabalamıştı.

Şimdi hayatındaki insan sayısı çok geliyordu ona. Ama asıl yükü Boran koymuştu omuzlarına. Bade, Boran'ı kabul etmişti belki ama ilk hatasında silmek için hazırlıklıydı. Bağlanmamıştı, sadece kabul etmişti ve tek kişilik hayatını ilk defa biriyle paylaşmıştı. 'Abim' demişti bir kere, peki Boran bunun kıymetini bilecek miydi? Bu hayatı gerektiği gibi paylaşabilecek miydi? Herkes hata yapardı ve elbette Boran da günün birinde hata yapacaktı lakin bu hatası dönülmez bir yola girerse çok pişman olacaktı, yanacaktı ve haberi yoktu olacaklardan. Öfkeyle kalkan zararla oturacaktı, çok da uzak sayılmayacak bir zaman içerisinde...

Bölüm sonu

1 yorum