İçeriğe geç

ACAR KURT

Bölüm 10 · 18 dk okuma

ACAR KURT

Bölüm 10

9. BÖLÜM

"Kavgâda şehâdetle bütün murada ereriz biz!

Osmanlılarız, cân veririz, nâm alırız biz!

Kan ile kılıçdır görünen bayrağımızda.

Cân korkusu gezmez ovamızda, dağımızda."

Namık Kemal

Bade Demir;

Sabah gelen toplantı haberiyle uyanıp hazırlandıktan sonra harekat odasına gitmiştim. Güne göreve çıkarak başlayacaktık anlaşılan. Toplantı odasındaki asker kalabalığı, masanın üzerindeki dosyalar ve açık projeksiyondan anlaşılacağı üzere uzun zamandır hazırlanılan bir operasyonun son adımı olacaktık. Onur duyardım.

"Önemli bir operasyon galiba?" dedi Salih.

"Her operasyon önemlidir." dedi Savaş sakinlikle.

"Ama bu biraz daha fazla sanki?" dedi İsmail.

"Olabilir." dedim ve sonra odaya göz gezdirdim. Bizim dışımızda 6 astsubay, bir teğmen ve bir üsteğmen vardı. Masanın başında iki sandalye boştu, belli ki albay da toplantıya katılacaktı.

"Biraz heyecan, aksiyon, harika!" dedi Fuat ellerini birbirine sürterek. Kemal yanında oturan Fuat'a ters ters baktıktan sonra sabır çekti.

"Patlayınca gelen pişmanlık." dedi İsmail gülerek.

"Amin! Şehit oluruz oğlum daha ne?!" dedi Fuat.

"Saçma sapan konuşmayın! Kimse patlamıyor kendinize gelin." dedim sinirle. Sabah sabah bu konuşma hoşuma gitmemişti. Timden birine bir şey olacaksa öncelik bendim. Fuat tekrar ağzını açmışken içeriye albayın ve abimin girmesiyle neyse ki susmuştu. Hepimiz ayağa kalkıp esas duruşa geçince oluşan ritmik ses odanın içinde yankılanmıştı.

"Günaydın asker!" dedi albay gür bir sesle.

"Sağ ol!"

"Siz de sağ olun. Oturabilirsiniz." dedi ve masanın başındaki sandalyelerden sağdakini çekip oturdu. Hepimiz otururken abim projeksiyonun önüne geçmişti.

"Seni dinliyoruz binbaşım." dedi albay. Abim boğazını temizledikten sonra yanındaki astsubaya dönüp kulağına bir şeyler söyledi. Astsubay baş selamı verip odadan çıktıktan sonra abim projeksiyon kumandasını eline aldı ve bize döndü.

"Topal lakabıyla bilinen Azer Şilan." dedi perdeye yansıyan fotoğrafa bakarak. Uzaktan çekilmiş fotoğrafta bile belli olan iğrenç bakışları rahatsızca yerimde kıpırdanmama neden olmuştu. Koyu kahve saçları, uzun sakalları ve biçimsiz burnuyla Allah affetsin gerçekten çirkin bir adamdı. Kendisini yakinen tanıyordum ki o da beni tanırdı. Acar'ı bilirdi. Onunla bir sızma görevinde tanışmış 2 ay kadar çalışmıştım ama görevi bitirdiğimde kendisine ulaşamadığım ve onun hakkında bir emir gelmediği için öldürememiştim. Demek ki onun da zamanı şimdi gelmişti.

"Kansız piç!" yanımdan gelen sessiz sitemin sahibine döndüm. Savaş öfkeyle ekrana bakarken kilitlenmiş gibiydi. Demek ki o da tanıyordu ve bu sitemine bakılırsa kişisel bir hassasiyeti de vardı.

"Kendisini 6 aydır takip ediyoruz. Yarın sınırlarımızdan gireceği bilgisi elimize ulaştı. Tek olmayacaktır. Kalabalık bir grupla geleceğini tahmin etmek zor değil. Bu görevde istihbarat bizimle olacak. Onu alıp getireceksiniz." dedi ve bana döndü abim.

"Bade, bu görevde Acar'ın yerini duyurmanı istiyorlar." diyince öfkem hızla damarlarıma yayıldı. Benimle böylesine uğraşan kimdi?

"Kim?" dedim soğuk bir tebessümle, samimiyetten uzak bir ses tonuyla.

"Bunu isteyen kim komutanım?" dedim tekrar, bastıra bastıra.

"Bilgi paylaşımına iznimiz yok." dedi albay araya girerek. Araya girmese daha iyiydi çünkü sinirliydim ve kendimi zor tutuyordum.

"Hayatım üzerine oynanan bu oyuna izniniz ve onayınız var ama konu bilgi paylaşmaya gelince elinizde bir şey yok. Ne hoş." dedim imayla.

"Ne demek istiyorsun yüzbaşı?"

"Çalışmıyorum, direkt söylüyorum albayım. Asla böyle bir şey yapmayacağım. Acar'ın burada olduğunu söylemek benim ve beraberimdeki 7 adamın ölüm fermanını imzalamak demek. Ben bunu yapmam, yapılmasına da müsaade etmem, sizin aksinize." dedi hafifçe kaşlarımı kaldırıp meydan okur gibi.

"Bu üstten tavırların nedir?" dedi albay gözlerini kısarak.

"Yüzbaşım sakin olun. Emirler bu yönde, uymak size kalmış ama cezasına katlanırsınız." dedi abim ikimiz arasındaki gerginliği bölmek ister gibi.

"Yaptığım doğrular yüzünden ceza almaya alışkınım." dedim net bir sesle. Abim sıkıntılı bir nefes verirken şakaklarını ovdu.

"Topal seni tanıyacak zaten." dedi albay. Kafamı salladım.

"Tabii tanıyacak. Zamanında az canını yakmadım. Ama beni tanıdığı zaman çoktan Türk askerine yenik düşmüş olacak ve kimseye haber veremeyecek. Bunlar ince ayrıntılar da değil aslında bu denli gözden kaçırmanız garip." dedim alayla.

"Üstlerden şüphe ediyorsan ki böyle bir şey olamaz, unutma ki onlar senin yerini biliyor. Yani sen söylemeden çoktan haberi gitmiş olurdu. Senin atladıkların küçük detaylar mı yüzbaşı?" dedi albay alayla. Burnumdan nefes vererek, küçümseyici bir ifadeyle güldüm.

"Acar gittiği yerde izini belli edene kadar onu bulamazlar. Bunu bildikleri için de iz bırakmamı istiyorlar. Beni sorgulamadan önce kendinizden emin olmanızı öneririm. Ben detayları atlayamayacak kadar baktım o resme." dedim tane tane ve kendimden emin bir şekilde.

"Yüzbaşım!" dedi abim sesini yükselterek.

"Tepkiniz binbaşım, sözlerime karşı fazla. Harekat odasındayız ve fikirlerimizi tartışıyoruz." dedim uyararak, rahat ama ciddi bir tavırla. Bana sesini yükseltmesi hiç mi hiç hoşuma gitmemişti. Bana karşı bu kadar rahat olmazdı, o binbaşıysa ben de Acar'dım ve herkes Acar'a karşı sınırını bilmeliydi. Belki bu yaptığım, tavırlarım ego ve bencillik olarak nitelendirilirdi ama unutulmaması gerek bir detay vardı. Acar Kurt bu odadakilerin görmediğini görmüş, işitmediğini işitmiş, yaşamadığını yaşamıştı ve böylelikle bu ünvanı kazanmıştı. Herkes karşısındaki bilecek, ona göre hareket edecekti, benim kimseye acımam yoktu.

Acar Kurt canını yakanı, yakardı. Çekinmezdi.

"Sen fikir sunmuyorsun, bizden şüphe ediyorsun." dedi albay sinirle. Kaşlarımı çatarken gözlerimi gözlerine sabitledim.

"Asla. Asla sizden şüphe ettiğime dair bir şey söylemedim, ima da etmedim. Beni yanlış yorumluyorsanız kusur sizde." dedim sert bir şekilde. İçeriye giren astsubay elindeki dosyalardan birini abime, birini bana ve son kalanı da albaya verdikten sonra yerine geçmişti. Dosyalar gelince konuyu kapatsak da odadaki gerginlik hala kendini belli ediyordu.

Alınganlığı kusurunu belirtmemeyse pek tabii alınabilirdi. Ben geri adım atmazdım çünkü haklıydım. Ayrıca bunu yapmayacağımı abime daha önce net bir şekilde ifade etmeme rağmen bugün, albayın önünde beni tekrar denermişçesine bu soruyu sorması tuhaf gelmişti. Bunu yaparken amacı neydi, gerçekten merak etmiştim ve bunu görev dönüşü soracaktım.

Elimdeki dosyada zaten ezbere bildiğim, Azer'in suç kaydı vardı. Dosyayı kapatıp masanın üzerine koyunca bütün bakışlar bana döndü.

"İncelemen gerek." dedi albay. Gülümsedim.

"Bildiklerimi okumak zaman kaybı." dedim. Albay derin bir nefes alırken sanırım içinden sabır dilemişti. Dileyebilirdi ve umarım dilekleri kabul edilir, biraz sabır sahibi olurdu çünkü Acar'la çalışmak sabır gerektirirdi.

"Gözden kaçırdığın bir kısım olabilir." diyen abime ters bir bakış attım ve kaşlarımı kaldırdım. Açıkça bu tavrını sorguluyordum. Benim mimiklerime karşılık bir şey demeden önüne döndü.

"Bizden istenilen nedir?" diyen Savaş oldukça gergindi. Ellerini masanın üzerinde birleştirmiş, parmakları sıkmaktan beyazlamıştı. Geniş omuzları o kadar gerilmişti ki üzerindeki üniforma birazdan yırtılacak gibi duruyordu.

"Bunu sağ istiyorlar. Diğerleri önemli değil." dedim sıkıntılı bir nefes vererek. Abimle göz göze gelirken kafasını salladı.

"Evet. Zorlanmayacağınızı düşünüyoruz." dedi abim bana bakmaya devam ederken. Gülümsedim.

"Kaç gün sürecek görev?" bu soru da İsmail'den gelmişti.

"Bir." dedim yine abim cevap vermeden.

"Sana bu bilgileri kim verdi yüzbaşım?" dedi abim biraz alay, biraz da ciddiyetle.

"Hissiyatım kuvvetli." dedim dalga geçerek. Bunları tahmin etmek için kahin olmaya gerek yoktu. Biraz tecrübe her şeyi çözerdi. Bu tür görevler, özellikle de planlanması için uzun zaman harcanmış operasyonlarda zaman kısıtlı tutulurdu çünkü dağda geçirdiğimiz her saniye tehlikeydi. Yakalanma tehlikesi, başka bir grupla karşılaşma, yorgunlukla yapılan hatalar gibi bir sürü olumsuzluk olabilirdi.

"Yüzbaşı gayet hakim duruma. Erce Timi, sizden istenenler açık. Azer Şilan'ın ifadesi bize lazım." dedi albay. Döverken öldürmeyin ve konuşabilecek durumda buraya getirin demek istemişti. Biraz severdik(!), sorgudan sonra yapardık yapacağımızı.

Toplantı odasından çıktıktan sonra derin bir nefes alıp bu saçma gerginliğin başka yerlere gitmediğine şükür etmiştim.

Hepimiz hazırlandıktan sonra helikopterle bölgenin 700 metre kadar ilerisinde inmiştik. Ortalık oldukça sakindi, biz de bu sakinliğe ayak uydurmuştuk ve tamamen kamufle olmuştuk.

"Kimse haber vermeden yerinden çıkmasın, geceyi burada geçireceğiz. Gerekmedikçe hareket dahi etmeyin. En ufak bir açık vermeden kabus gibi çökeceğiz üstlerine." dedim kulaklıktan uyararak. Asıl amacım Fatih'e söylemekti ama arada hepsine uyarı yapmış olmuştum.

"Emredersiniz komutanım." dediler sessizce.

"Komutanım sessizce mi bekleyeceğiz?" dedi Salih sıkıntıyla.

"Ne konuşalım Tekin?" dedi Savaş.

"Ben çok sıkıldım komutanım."

"Anlat o zaman." dedim.

"Anlatmasın komutanım, bu konuşmaya başlarsa susmaz." dedi İsmail.

"Bence de." dedi Savaş.

"O zaman siz anlatın Çakır komutanım." dedi Salih bıkkınlıkla.

"Nasıl bir hikaye duymak istiyorsun Tekin?"

"Bilmem, zaman geçsin diye işte komutanım." Savaş'tan birkaç dakika ses gelmeyince anlatacak bir şeyler düşündüğünü anlamıştım.

"Komutanım mesela bu hayatta en çok ters köşe olduğunuz an?" dedi Fuat.

"Benim var!" dedi Salih coşkuyla.

"Boş ver Tekin." dedi Kemal. Güldüm bu söylemine. Salih'in anlatacağı hikayeden ben de emin olamıyordum açıkçası.

"Ama ya..." diyen Salih'i görmesem de çocuk gibi dudaklarını büzdüğünü ses tonundan anlamıştım.

"Salak saçma bir şey değilse anlat." dedi Savaş nefes vererek.

"Komutanım siz de inanamazsınız, hiç saçma değil! Bu İsmuş var ya Avarel, hani 2 metreden fazla boyu var." diye anlatmaya başladı Salih.

"Tekin! Beni karıştırma!" dedi İsmail.

"Ya bir dur. Neyse işte bir gün görev dönüşü hepimiz yorgunuz dinleniyoruz odada. İsmuş da duştan çıktı belinde havlu, benim bir tahminim vardı zaten ama komutanım havlu bir düştü. Küçük İsmuş'u görünce dilimi yuttum. Size yemin ederim bizim Enes kadar bir şey, en büyük şaşkınlığım buydu!" dedi Salih heyecanla. Benim ağzım açık kalırken bu hikayeye yorum yapamamıştım. Gerçekten bunu anlatmış olamaz diye düşünüyordum ama anlatmıştı!

"Tekin..." dedi Fuat gülmemek için kendini sıkarken.

"He?"

"Kaç!" dedi Fuat.

"Komutanım ben yerimden çıkıyorum!" diyen Savaş hızla ayağa kalktı ve Salih'in yanına geçti.

"Allah belanı versin Salih!" dedi Fatih sinirle.

"Verdi!" dedi Savaş sinirle.

"Aa Çakır komutanım hoş geldiniz, neden öyle öfkeli bakıyorsunuz. Şey gibi... Sanki beni öldürecek gibi." diyen Salih'in sesi titremişti.

"Öldüreceğim çünkü!" dedi Savaş. Kayanın arkasında oldukları için onları göremiyordum ama Savaş'ın bu hikayeden sonra pek sıcak yaklaşmayacağını anlamıştım.

"Tamam ayrılın." dedim ama kimse beni duymuyordu. Birkaç boğuşma sesinin ardından Salih'in yalvarmaları ve Savaş'ın küfürleri eşliğinde kulaklıktan ses kesilmişti. Savaş kapatmıştı sanırım.

"Oha!" dedi İsmail.

"Ne oluyor?" dedim hafif telaşla.

"Savaş komutanım Salih'in ağzına namluyu sokmaya çalışıyor!" dedi İsmail kahkaha atarak.

"Eğlenceyi kaçırıyoruz ya!" dedi Fuat isyan ederek.

"Kemal ayır şunları." dedim onlara en yakında Kemal olduğu için. Birkaç dakika sonra herkes yerine geçerken derin sessizliği Savaş böldü.

"Başla Salih." dedi sesinden bile hissedilen öfkesiyle.

"Ben bir gerizekalı olduğum için ağzımdan çıkanı bilmiyorum. Bade komutanımdan özür dilerim ve bir daha kimsenin şeyini size anlatmayacağıma yemin ederim." dedi Salih titrek bir sesle, ağlar gibi. Kendimi tutamayıp gülmeye başladım. Savaş'ın dayağı kendine getirmişti anlaşılan.

"Devam et." dedi Savaş sert bir sesle.

"Eğer anlatırsam Çakır komutanımın dediklerini yerine getireceğini göze alıyorum. Kadınlara saygı duyuyorum."

"Ağlıyor musun lan sen?!" dedi Fatih.

"Yok, ağzıma silahın namlusu girdi bir daha böyle bir şey yaparsam götüme girermiş. Korkudan sesim titredi." dedi Salih.

"Tamam susun, kimse bir şey anlatmasın artık." dedim gülmeye devam ederken.

Salih'in bir daha sesi çıkmamış, sakin bir gece geçirmiştik. Savaş'ın müdahalesi epey işe yaramıştı. Acaba Fatih'i de onun eline mi verseydim?

Gün doğmuş saat öğlen vaktine yaklaşmışken beklediğimiz hareketlilik haberi İsmail'den gelmişti. Burdan sonra Topal'ı almadan geri dönmeyecektim. Uzun zamandır planlanan operasyonda başarısızlık şansımız yoktu.

"Odaklanın ve Topal hariç hepsini gebertin." dedim.

"Hata payımız yok." dedi Savaş soğuk bir sesle. Topal ile nasıl bir geçmişi vardı bilemiyorum ama bu görevdeki gerginliği umarım başımıza iş açmazdı.

"Anlaşıldı."

"Avarel atışınla başlayacağız." dedim.

"Emredersiniz komutanım." Yaklaşık 3 dakika sonra en öndeki arabanın camını delip şoförün beynine giren kurşunla biz de beklemeden ateş etmeye başlamıştık. Toplam 7 araç vardı. Ortalık bir anda karışırken onlar savunmaya geçemeden araçların içinde ölmeye başlamıştı.

"Bilgi ver Avarel." dedim şarjör değiştirirken.

"Yaklaşık 50 kişi."

"Kalanalar?" dedi Fatih.

"30 gibi."

"Bunların başka bir planı olmalı. Böyle kucağımıza düşmeleri normal değil." dedim sıkıntıyla. Yüksek ihtimalle bir kaçış planı vardı.

"Topal'ı gözden kaçırma Avarel." dedi Savaş.

"Anlaşıldı komutanım."

"Grup beklediğimizden kalabalık. Temkinli olun, acele etmeyin." dedim.

"İsterse bir bu kadar daha olsun, hepsinin amına koyarız!" dedi Fuat coşkuyla.

"Ben koyacağım sana karargaha dönünce Kaçık, merak etme!" dedi Savaş. Öyle sinirli bir tonlamayla söylemişti ki Fuat'ın yerinde olsam karargaha dönmezdim.

"Allah belamı versin ki yanlışlıkla söyledim!" dedi Fuat titrek bir sesle.

"Verdi zaten." dedi Salih. Haklıydı, Savaş'ın siniri bela sayılırdı. Salih de daha yeni bunu tecrübe etmişti.

"Komutanım adam kaçıyor!" dedi İsmail.

"Adam mı lan o?! Olsa olsa it olur!" diyen Fuat'ı duymazdan geldim.

"Vursana o zaman Avarel!" dedim sinirle.

"Mesafe çok uzak. Düz koşmuyor vurmayı deniyorum ama çok zor komutanım." dedi İsmail.

"Ben peşinden gidiyorum!" diyerek onay bile beklemeden yerinden çıkan tabiki Fatih'ten başkası değildi.

"Arkandayım Hacı!" dedim ve yerimden kalkıp koşmaya başladım.

"Komutanım ne yapıyorsunuz?!" Savaş'ın endişeli sesini duysam da hız kesmeden koşmaya devam ettim.

"Tim sana emanet. Biz adamı yakalayıp geleceğiz, Fatih'i tek bırakamam."

"Acar saçmalama!" dedi Savaş hiddetle.

"Çakır! Geleceğiz dedim!" diyerek kulaklığı çıkardım. Zaten epey uzaklaşmıştım ve birazdan sinyal çekmeyecekti. Yaklaşık 10 metre ilerimde koşan Fatih'e yetişmek için sınırlarımı zorlarken tazı gibi koşan teröriste içimden sevgi dolu(!) sözcükler yolluyordum. Biraz daha koştuktan sonra Fatih elini bacağındaki tabancasına attı ama o sırada karşıda gördüğüm kalabalık grupla Fatih'e müdahale ettim.

"Sakın!" diyerek son bir güçle hızlandım ve Fatih'i kolundan çekip kayanın arkasına atladım. Karşıdakilerin bizi görmediğini umuyordum çünkü çok kalabalıklardı ve bizim yanımızda mühimmat yoktu ayrıca bu mesafeden kulaklık sinyali çekmezdi yani bizimkilerden yardım isteme şansımız yoktu. Ben nefes nefese kayaya yaslanırken Fatih de soluklanmaya çalışıyordu.

"Ne yapacağız?"

"Sormak aklına yeni mi geldi?!" dedim ters bir şekilde.

"Adamın peşinden gitmeyip ne yapacaktım?! Ayrıca sen niye geliyorsun?"

"Fatih!" dedim uyarı dolu bir sesle.

"Bunlar bizi sağ bırakmaz!" dedi kafasını çıkarıp arkaya bakarak.

"Biz de keyfimizden saklanmıyoruz herhalde."

"Ya sen niye bana bu kadar terssin?!"

"Sen bana çok mu düzsün?!"

"Sabır." diyerek gülen Fatihle derin bir nefes aldım.

"Bence de sabır." dedim ve ne yapabileceğimiz düşünmeye başladım.

"Gidiyorlar. Takip edelim."

"Komutan benim farkında mısın?" dedim sitemle. Fatih omuz silkti. Elimin tersiyle ağzının ortasına şöyle bir tane! Neyse!

"Buraya kadar geldik. Bunu almadan gidemeyiz." aslında haklıydı. Bu kadar yaklaşmışken elimizden kaçırmak çok sinir bozucu olurdu ama takip etmek ne kadar mantıklıydı orası da tartışılırdı.

"Timi yalnız bırakamayız." dedim düşünceli bir şekilde. Fatih omzunun üzerinden bana baktı.

"Kızım biz iki kişiyiz onlar 6 kişi. Sence hangimiz yalnız kalıyor? Hem onların başında Savaş var."

"Karargaha dönünce dayak yiyeceksin biliyorsun değil mi?" dedim ters bir ifadeyle. Kafasını salladı.

"Boran bu sefer kesin beni yatırıp si-"

"Fatih!" dedim bir kez daha. Bu adam kesinlikle benim bu dünyadaki sınavımdı!

"Sanki sen küfür etmiyorsun?" dedi omuz silkerek.

"Allah'ım buradan akıl sağlığımı yitirmeden ve bu adamı öldürmeden çıkayım şükür namazı kılacağım, oruç tutacağım. Sen bana sabır ver Rabbim!" dedim isyan ederek. Bu söylediklerim Fatih'i eğlendirmiş olacak ki gülmeye başladı.

"Söyle bakalım komutan ne yapacağız?" dedi imayla. Derin bir nefes alıp birkaç saniye düşündüm.

"Takip edemeyiz. İki kişiyiz. Gitmelerini bekleyip geri döneceğiz." dedim.

"Buraya kadar geldik bu adamı kaçırmamalıyız!"

"Bana bak Fatih yemin olsun seni vururum! Sana gitmeyeceğiz dedim ve konu kapandı!" dedim işaret parmağımı sallayarak.

"Beni burda tutamazsın."

"Götün yerse denersin. Ama sağ bacağına giren kurşundan sonra hiç zırlama."

"Yapamazsın." dedi gözlerini kısarak. Gülümsedim.

"Tamam oğlum bu kadar eminsen kalk siktir git." dedim tehdit içeren bakışlarım eşliğinde. Fatih birkaç saniye duraksayıp bana bakarken karşı taraftan araba sesi geldi. Gideceklerdi.

Fatih bana son bir bakış atıp ayağa kalktı ve kayaya yaslandı. Çıkmak için bir adım atınca bacağımdaki tabancayı çıkarıp mermiyi namluya sürdüm. Bu hareketi olabildiğince sesli yapmıştım. Fatih hızla bana dönerken emniyeti kapattım ve kaşlarımla gitmesini işaret ettim.

"Hadi bir adım daha at." dedim ve tabancayı bacağının hizasında kaldırıp parmağımı tetiğe koydum. O kararsız gözlerle bana bakarken ben sırıtıyordum.

Fatih Şen karşısında ona silah doğrultmuş kadından emin olamıyordu. 'Bu ruh hastası gerçekten o silahı ateşlerse boku yerim' diye geçirdi içinden. Birkaç saniye yerinde durup düşündü ama kadının kararlı bakışlarıyla bu riski alamayacağına karar verdi. Bu teröristi burda bırakacakları için okkalı bir küfür mırıldanırken yapacak bir şeyi olmadığını da biliyordu.

"Sen gerçekten ruh hastasısın biliyorsun değil mi?!" dedi sinirle.

"Ben onu biliyorum da sen bu lafların yüzünden karargaha gidince başına gelecekleri biliyorsun değil mi?" dedim kaşlarımı çatarak. Silahın emniyetini açıp yanıma koyduktan sonra kayanın yanından çıkıp karşıdakilerin ne yaptığına baktım. Bir grup arabaya binmişken asıl aradığımız adam ve yanındaki 3 kişi hararetli bir şekilde konuşuyordu.

"Ben başıma bir şey gelmeden istifamı yazacağım zaten merak etme!"

"Fatih istersen 200 sayfa istifa mektubu yaz, onaylanmayacak. Anla artık benimle iyi anlaşmaktan başka çaren yok." dedim sakince. Fatih'ten ses çıkmayınca omzumun üzerinden ufak bir bakış attım. Yere oturmuş, bir eliyle alnını ovalarken sessizce bir şeyler mırıldanıyordu. Çok hoş şeyler söylemediğini anlamak zor olmamıştı.

"Yok ben gerçekten ne yaptım da bu kadın benim başıma geldi anlamıyorum. Ne yaptım ben 7 büyük günahtan birini mi işledim, Mekke'ye giden otobüsü mü taşladım, hacılık kurasında hile mi yaptım, işlenen tüm günahlar üzerime mi kaldı ne yaptım ben Allah'ım?!" diyerek ellerini açıp isyan edince gözlerimi devirip önüme döndüm. Kalan 4 kişi kendi arasında konuştuktan sonra arabaya gidip şoföre bir şeyler söylemişti. Birkaç dakika sonra araba gidince kalan kişilere baktım. Kalanlardan biri bizim almamız gereken kişiydi.

"Rakıya zemzem suyu mu ekledim, kurbanda domuz mu kestim, bayramda çocuklara sahte para mı-" diye isyanına hız kesmeden devam eden Fatih'e döndüm.

"Sus lan artık! Kalk, adamı bıraktılar burda!" dedim kolundan çekip ayağa kaldırarak.

"Nasıl bıraktılar?" diyince çenemle ileriyi işaret ettim.

"Ya tamam takip edelim işte!"

"Edeceğim zaten."

"Edeceğim derken? Bu planda ben yokum herhalde?" dedi alayla. Kafamı salladım.

"Yoksun. Gidip diğerlerine haber vereceksin."

"Siksen gitmem!" diyince hızla ona döndüm. Yutkunurken sırıttı.

"Yani hayatta gitmem, imkansız anlamında argo bir deyim kullanmak istedim. Neden istedim ben de bilmiyorum ama-"

"Git Fatih, diğerlerine haber vermemiz lazım."

"Tamam sen git o zaman." derin bir nefes alıp başımı göğe çevirdim ve sabır diledim. Gerçekten şu an sabıra çok ihtiyacım vardı.

"Fatih, inşallah bu görevde ölürüm de rahatlarsın!" dedim sinirle.

"Tövbe!" diye öyle bir çıkıştı şaşkınlıkla ona döndüm.

"Allah korusun Bade ya, deme şöyle şeyler!" dedi söylenmeye devam ederek. Gerçekten gerizekalıydı ve bunu kanıtlıyordu. Bir insan her gün kavga ettiği kadının ölümü düşüncesine bile niye bu kadar tepki gösterirdi ki? Fatih Şen'i anlamak gerçekten çok zordu.

"Tamam Fatih kes artık sesini. 4 kişiler, silah kullanmadan 3 kişiyi halletmemiz lazım." dedim düşünmeye çalışarak.

"3 kişiyi tek bile hallederim." dedi Fatih. Gözlerimi devirdim. Onu ben de yapardım ama alan açıktı ve biz onlara yaklaştığımızda bizi fark edip ateş etme ihtimalleri çok yüksekti. Hatta fark edilmeme ihtimalimiz yoktu. Onlar ateş ederse az önce arabayla giden grup silah seslerine geri dönebilirdi, böyle bir şey olursa da biz Fatih'le iki şehit olarak tarihe geçerdik ve operasyon başarızlıkla biterdi. Bu yüzden düşünmek ve iyi bir plan yapmak gerekiyordu.

"Ben gidiyorum." diyerek çıkmak için bir adım atan Fatih'i ensesinden tuttuğum gibi yanıma çektim ve elimdeki tabancanın kabzasını kaldırdım.

"Bu kabzayla ağzının ortasına bir tane vurmamak için zor duruyorum Fatih! Şansını zorlama, hayatını sikerim senin!" dedim dişlerimin arasından. Fatih sert bir şekilde yutkunurken korkudan kafasını bile sallayamamış, gözlerini açıp kapatarak beni onaylamıştı.

"Tamam." dedi titrek bir sesle. Ensesini bırakıp birkaç dakika durdum ve düşündüm. Düşünmek ve mükemmel bir plan hazırlamak için vaktim yoktu zira Topal ve yanındaki 3 adam gitmek için hazırlanıyordu. Yanımdaki Fatih'e ve ilerimdeki kayaya baktım. Riskli bir plan beynimin içinde şekillenirken bu riski göze alabilir miyim diye düşüyordum.

"Ne olacaksa olsun!" diyerek kendime sitem ettikten sonra hala aynı pozisyonda yanımda oturan ve bana bakan Fatih'e döndüm.

"Çok gitmek istiyor musun hala?" dedim ifadesiz bir sesle.

"Evet." dedi kararsız gözlerle bana bakıp ne yapmak istediğimi anlamaya çalışarak.

"İyi. Şimdi kalkacaksın ve biraz topallayıp kendini belli edecek, onlar seni fark edince de kendini yere atacaksın. Yaralanmışsın da bir şeyden kaçıyormuşsun gibi. Sonrası bende." dedim kendimden emin bir şekilde.

"Sen ne yapacaksın ki?"

"Kaçacağım Fatih. Seni onlara bırakıp kaçacağım, yetti artık biraz da onlar uğraşsın seninle!" dedim sinirle.

"Tamam be soru da sormayayım?!"

"Sorma! 3 diyince kalk ve çık." dedim. Fatih yerinden doğrulurken kayaya yaslandı ve komutumu bekledi. Benim komutumu beklemesi gözlerimi yaşartmıştı, sanırım değişiyordu ve biraz akıllanmıştı.

"Üç!" dedim ve Fatih'i sırtından ittirdim.

"1 ile 2 nerde?!"

"Yürü!" fısıldayarak birbirimize sitem ederken Fatih daha fazla beklemeden topallamaya başladı.

"Ah!" arada canı acıyormuş gibi sesler çıkarırken iyi rol yaptığını fark etmiştim. Sanırım biraz zeka pırıltısı vardı ama sadece biraz. Fatih kendini yere bırakınca onu fark ettiklerini anladım ve kayanın etrafında ilerleyip önümdeki kayaya gitmek için hazırlandım. Koşsam fark edileceğim için sürünmek zorunaydım.

Duyduğum adım sesleriyle buraya yaklaştıklarını anlayarak karşıdaki kayaya doğru sürünmeye başladım.

"Topal! Yaralı asker var burda!" dedi biri çok kötü bir Türkçe ile.

"Tuzak olmasın?" dedi başka biri.

"Kimse yok." ilk konuşan konuşmuştu. Benimse çok az bir mesafem kalmıştı.

"Türkler tuzak için bile askerini tek bırakmaz." diyen Azer ile duraksadım. Bu gerizekalı az önce bizi mi övmüştü?

"Ah!" Fatih role kendini biraz fazla kaptırmıştı sanırsam çünkü öyle acı dolu bağırıyordu ki bir an gerçekten yaralandı sanmıştım.

"DUR!" diye yüksek sesle bağırdı birisi. Bu komutun bana gelmediğini düşünerek sessizce ilerlemeye devam ettim.

"Durdum tamam! Teslim oluyorum, bir şey yapmayın!" dedi Fatih. İşte bunun zekası da bu kadardı. Aptal herif 'bu bir tuzak' dese daha az dikkat çekerdi. Ben istediğim yere ulaşıp ayağa kalktım ve kasaturamı elime aldım.

"Teslim mi oluyorsun?" dedi Topal sesine yansıyan şüpheyle. Ben sessiz adımlarla arkalarından yaklaşmaya başlamışken Fatih'in bakışları bir saniyeliğine bana değdi ve eli bacağındaki kasaturaya gitti.

"Evet, bir şey yapmayın!" dedi Fatih. Gözlerimi devirdim.

"TUZAK!" dedi Topal bağırarak. Kendisi Türk askerini yakından tanırdı ve yaralı da olsa teslim olmayacağını bilirdi. Fatih'in sözlerine ettiği şüphe de o yüzdendi. Ama salak olduğu yadsınamaz bir gerçekti.

Ben hızla atılıp önümdekinin boğazını tek hamlede keserken Fatih de yanında duranın ayak bileğini tutmuş ve yere düşürüp bıçağını tam göğsüne saplamıştı. Onlar ne olduğunu anlayamadan boğazına koca bir yarık açtığım ve artık sadece bir ceset olanı yere attım.

Azer ve yanındaki silahlarına doğru bir hareket yapınca anın getirdiği cesaretle, nişancılığıma güvenip elimdeki kasaturayı yaklaşık 5 metre ilerimdeki adama savurdum. Nişancılığıma güvenmiştim ama ben bile kendimden böyle bir performans beklemiyordum. Adamın karın boşluğuna saplanan kasaturanın sadece sapı dışarıda kalırken acı bir feryat kopmuştu.

"Oha!" dedi Fatih şokla. Anın getirisi olan şok halinden yararlanıp Topal'ın dizine tekme attım ve yere düşürüp kafasına silahımı dayadım.

"Sakın kıpırdama beynin dağılır." dedim sert bir sesle, elindeki tüfeği ayağımla uzaklaştırırken. Benim başka bir şey dememe kalmadan Topal ellerini başında birleştirmiş, tamimiyle teslim olmuştu. Korkunun insana yaptıramayacağı şey yoktu. Bakışlarımı ayaklarımın dibinde yatan Topal'dan çekip Fatih'e döndüm. Hala yerde, bana baktığını görünce sinirle bir nefes verdim.

"Hacı ne bekliyorsun?!" diyerek uyarıda bulunduğum Fatih olayın şaşkınlığını üzerinden ancak atabilmiş, ayağa kalkıp karnında koca bir delik olan adamın boğazını kesmişti.

Fatih Şen'in bütün duvarları o an yok olurken içindeki hayranlık duygusu hızla zirveye ulaşmıştı. O bıçak yerine ulaşmasa bile Bade'nin kendinden emin tavrı onu öylesine etkilemişti ki farkında olmadan içinde bir yerlerde bastırmaya çalıştığı güven duygusu gün yüzüne çıkmıştı.

Bölüm sonu

4 yorum