"Affan Dede'ye para saydım,
Sattı bana çocukluğumu.
Artık ne yaşım var, ne adım;
Bilmiyorum kim olduğumu.
Hiçbir şey sorulmasın benden;
Haberim yok olan bitenden.
Bu bahar havası, bu bahçe;
Havuzda su şırıl şırıldır.
Uçurtmam bulutlardan yüce,
Zıpzıplarım pırıl pırıldır.
Ne güzel dönüyor çemberim;
Hiç bitmese horoz şekerim!"
Cahit Sıtkı Tarancı
Çocukluk, masumluk, duruluk. Kaçımızın çocukluğu masum, duru? Memnun muyuz ardımızda bıraktığımız yıllardan? Ya zaman... Zaman nasıl bu kadar acımasız oldu? Geri gelmeyecek olan zaman kaçımızı yaktı, kavurdu?
Bade Demir;
Topal'ı aldıktan sonra dikkatli bir şekilde geri dönmüştük. Timin olduğu yere gelirken çevredeki sakinliğe bakılırsa onlar da temizliği bitirmiş, yurdumu haşerelerden arındırmıştı. Zaten şüphem yoktu, hepsine güvenim tamdı.
Bizimkilerin yanına yaklaştıkça hararetli bir şekilde İsmail ile konuşan Savaş dikkatimi çekmişti. Diğerleri de sıkıntılı bir ifadeyle ikisini izliyordu. İsmail'i duyamasam da el hareketlerinden Savaş'ı sakinleştirmeye çalıştığını anlamıştım ama pek başarılı olduğu söylenemezdi.
"Ortalık karışmış." diyen Fatih'e döndüm. Çatık kaşlarıyla karşıya bakarken olayları anlamaya çalışıyordu. Bir eliyle ensesinden tuttuğu Topal'ı köpek yavrusu taşır gibi zorlanmadan taşıması oldukça komik görünürken gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırıp kafamı salladım.
"Olmuş bir şeyler." dedim nefes verirken. İsmail'in bakışları bize dönerken sert bir şekilde yutkundu. İsmail'in ardından Savaş ve diğerleri de bize dönmüştü. Savaş çok öfkeliydi, gözlerinden bile belli oluyordu siniri.
"Bade! Böyle bir sorumsuzluğu nasıl yaparsın?!" diyerek beni gördüğü gibi elindeki kaskı yere atıp üzerime gelmeye başlayan Savaş ile kaşlarımı çattım. Bu cesur cümleyi bana karşı kurması hayret edilesiydi.
"Sen bir tim komutanısın! Farkında mısın?!" dedi büyük adımlarla bana doğru ilerlerken. Ses tonu rahatsız edici derecede yüksekti.
"Sakinleş." dedim uyarı dolu bir tonlamayla.
"Hadi bu gerizekalı, onu anladık zaten! Sen ne yapıyorsun?! Senin kafan yerinde mi?!" dedi bağırmaya devam ederek. Benim kaşlarım mümkünmüş gibi daha çok çatılırken Savaş'ın yanına gelen İsmail kolunu tutmaya çalışınca Savaş sert bir hareketle elinden kurtulmuştu. Bu hamlenin üzerine Fatih harekete geçecekken kolumu kaldırıp Fatih'in Savaşın yanına gitmesini engelledim. Savaş tam bir adım önümde dururken yumruklarını sıkıyordu.
"Bırakın bakalım ya. Beni mi döveceksin, ne bu hareketler?" dedim ve ondan çekinmediğimi belli eden bir ifadeyle bir adım ileriye attım. Postallarımızın ucu birbirine değerken Savaş kafasını eğdi ve yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Bunu yaparken epey eğilmişti. Kısa bir insan değildim, 1.78 boyum vardı ama Savaş'ın 2 metre boyu yüzünden yanında küçük kalıyordum.
"Yapmadığım şey mi?" dedi dişlerini sıkarak, ifadesindeki alay hiç hoşuma gitmemişti. Kaşlarım hayretle kalkarken gözlerimi gözlerine diktim ve çenemi kaldırdım. Belli ki karşısındakinin kim olduğunu unutacak kadar sinirliydi. Sorun değildi, unuttuysa zevkle hatırlatırdım.
"Öyle mi?" dedim tehditvari bir sesle. Açıkçası biraz şaşkındım, böyle bir ayıbı yapması beni gerçekten şaşırtmıştı. Hele ki bir teröristin yanında bu yükselişi benim tarafımdan karşılıksız kalmayacaktı.
Ufak bir hareketle kafasını eğip sorumu onayladığını belirtince elimdeki tüfeği yanımdaki Fatih'e uzattım. Daha doğrusu bir anda, sert bir şekilde uzatınca fazla yakınımda olduğu için göğsüne vurmuştum. Hızla yükselen sinirimi kontrol edemezken Fatih tüfeği alınca Savaş'ın yakalarını kavrayıp sert bir kafa attım. Savaş birkaç adım geriye sendelerken eliyle burnunu tutuyordu. Etraftan şaşkınlık nidaları duyulurken Savaş'ın karşısına geçip çenesini tuttum ve bana bakmasını sağladım. Burnundan akan kan dudaklarının üzerinden çenesine doğru yol çizmeye başlamıştı.
"Sınırlarını bilmiyorsan sana verdiğim tavizi tek kalemde siler, sağladığım alanı geri almasını bilirim. Sakın bir daha bana karşı haddini bu denli aşma. Sakın." dedim sakince. Sakinliğim sinirimdendi ve burdaki herkes bunun farkındaydı.
"Ben Fatih değilim." dedi Savaş da benim gibi sakince. Sakin ama soğuk, en tehlikelisi.
"Yani?" dedim alayla.
"Yanisini görürsün." dedi dişlerini sıkarak. Fatih yediği yumruktan sonra kenarı çekilmiş ve bunun hakkında bana bir şey dememişti, sanırım kast ettiği 'ben Fatih değilim' cümlesinin temelleri buna dayanıyordu. Gelsindi, benim kimseden çekincem yoktu. Başına bela arıyorsa benden güzel bela bulamazdı ama Savaş'ın 15 dakika sonra pişman olacağını bildiğimden rahattım.
"Görelim." dedim onu ciddiye almadığımı belli eden alaylı ifademle. Savaş'ın öfkeyle parlayan mavileri birazdan ateş olup ormanı yakacakmış gibi duruyordu. Çenesini tutan elimi sert bir şekilde kavrayıp savurduktan sonra dik konuma geldi ve elinin tersiyle burnundan akan kanı sildi. Etrafı dolduran mekanik, helikopter sesiyle Savaş'a bakmayı kestim ve Fatih'in elinden silahımı alıp arkamı döndüm.
"İsmail ve Salih siz şunu güzel bir hediye paketi yapın." dedim Fatih'in yanındaki Topal'ı göstererek. Derin bir nefes aldıktan sonra inişe geçen helikoptere baktım gülümsedim. Bu görevi de ne olursa olsun başarıyla tamamlamıştık.
"Görev başarılı Erce timi. Yuvamıza dönme vakti."
Hepimiz helikoptere bindikten sonra bütün yolu sessizce geçirmiştik öyle ki Topal bile ağzını açmamıştı. Her görev dönüşü biriyle sıkıntı yaşamak normal miydi? Bence evet. Savaş Eroğlu, Fatih Şen ve Bade Demir üçlüsünün aynı timde olması ve sorun çıkmaması garip olurdu. Üçümüz de pimi çekilmiş bomba gibiydik, nerede, ne zaman patlayacağımız belli değildi. İşin güzel tarafı da buydu bence, biraz aksiyon oluyordu.
Savaş bir kez bile benimle göz göze gelmemiş, kafası eğik bir şekilde bütün yol düşünmüştü. Yüksek ihtimalle bir sinir anında diline hakim olamamıştı. Çok da üzülmemiştim açıkçası çünkü karşılığını almış kendine gelmişti. Sadece şaşkındım. Savaş'tan böyle bir şey beklemiyordum.
Karargaha geldikten sonra abimle operasyon hakkında ufak bir konuşma yapmış, üzerimi değiştirip dinlenme odasına gitmiştim. Birazdan Topal'ın sorgusuna girecektik. Az önce sorguya İsmail'le girmek istediğimi söylediğim için Savaş resmen delirmişti ve beni ikna etmeye çalışıyordu. Artık sinirlerim bozulmaya başlamıştı, ısrar en sevmediğim şeylerdendi. Bir kere hayır demiştim ve bunun üzerine söz söylemesi beni geriyordu.
"Hayır." dedim net bir sesle.
"Acar komutanım! Neden ya neden?!" diye bağırdı Savaş.
"Sesini kıs Çakır! Hayır dedim, bitti." dedim bir kez daha sabırla.
"Sorguyu daha çabuk bitirirsiniz." dedi Savaş. Boş gözlerle ona baktım ve cevabımın değişmeyeceğini belirten bir iç çektim.
"Of!" diyerek hızla odadan çıkan ve kapıyı çarpan Savaş'ın arkasından bu hareketlerinin kafasını kıracak kadar sert bir şekilde attığım kafadan sonra beyin sarsıntısı sonucu olduğunu umuyordum çünkü Savaş normalde böyle hareketler yapan biri değildi. Asıl sorun; konunun Topal olmasıydı, sorguya o yüzden onu istememiştim. Kişisel sorunları olduğu gayet açıktı ve sorgu sırasında kendini tutamazsa sorun yaşardık. Bugün zaten ekstra gergindi bir de başıma iş alamazdım.
"İsmail, sorgu sırasında ters bir hareket yapar ve emirlerimin dışına çıkarsan..." dedim Savaş'ın kapıyı çarpıp çıkmasını umursamadan İsmail'e dönüp. İsmail güçlükle yutkunurken gözlerimi kıstım.
"Hayatını siker." dedi Fatih benim cümlemi tamamlayarak. Kafamı sallayıp onayladım.
"Hayırdır?" dedi Fuat, Fatih'e göz kırparak.
"Tecrübe, acı tecrübe." dedi Fatih iç çekerek.
"Ben canımı seviyorum komutanım. Vallahi kendime hakim olacağım." dedi İsmail korkuyla.
"İyi olur, hadi gidelim. Kemal sen de gel, Savaş sorguyu izlemeye çalışırsa ya da içeri girmek falan isterse engel olursun." dedim. Kemal kafasını sallayıp ayağa kalktı.
İsmail, ben ve Kemal sorgu odasının önüne geldiğimizde İsmail'e son bir bakış attım ve kapıyı açıp beklemeden içeriye girdim. Topal'la göz göze geldiğimizde yüzümde soğuk bir tebessüm belirirken yavaş adımlarla masaya yaklaştım.
"Azer Şilan..." dedim rahat bir tavırla karşısına otururken. İsmail de yanımdaki sandalyeye oturmuştu.
"Acar, hoş gelmişsin." dedi sırıtarak. Fatih onu ordan oraya sürüklediği için saçları ve sakalları birbirine girmiş, daha da çirkinleşmişti.
"Asıl sen hoş geldin. Baksana burası benim mekanım." dedim kolumdaki Türk bayrağını kaşlarımla işaret ederek.
"Öyle. Sizde misafir de önemliymiş, iyi bakarsınız bana."
"Tabii hiç şüphen olmasın. Sahi ne kadar zaman oldu görüşmeyeli?" dedim sahte bir merakla.
"2 yılı vardır."
"Ahir zaman, hızlı geçiyor."
"Öyle vallaha heval." dedi imayla. Güldüm bu söylediğine.
"Heval? Türk askerini dost mu bellediniz?" dedim alayla.
"Asla. Ama senin yerin ayrı." Azer'in sözleri üzerine İsmail huzursuzca yerinde kıpırdandı. Daha ilk dakikadan kıpırdanmaya başlamıştı ama umarım o çenesini kapalı tutar ve benim sorgumu bölmezdi yoksa ne olurdu bilemiyorum. Daha önce kimse sorgu esnasında beni bölmeye cesaret edemediği için nasıl bir tepki verebileceğimi kestiremiyordum.
"Öyledir tabii. Sana ünvanını ben verdim." dedim soğuk bir tebessümle.
"He ya. Hala unutamıyorum o anları." dedi gülerek. Gülüyordu ama çok gergindi.
"Nasıl acı acı bağırmıştın, hala kulaklarımda. 'Yapmayasan heval, valla bir daha yanaşmayacağım Elvan, kurbanın olayım yapma Elvan' diye zırlamıştın." dedim dudaklarımı birbirine bastırıp gülmemek için zor duruyormuş gibi bir ifadeyle. Onu taklit ederken sesimi titretmiş, olabildiğince şiveli konuşmuştum.
Topal benim olduğum kampın başkanıyla yakındı ve sürekli gelirdi. Yine kampa geldiği bir gün, küçük bir kız çocuğuna tecavüz etmeye çalıştığını görmüş ve ona 'topal' ünvanını kazandırmıştım. Kızı kurtardıktan sonra Azer'i mağaraya sokup sol bacağının derisini kemiği gözükene kadar yüzmüş, bağlarını ve kaslarını koparmış en son da bıçağı kemiğine saplamıştım. Verdiğim hasarı özenle ve dikkatle, geri dönüşsüz olacak şekilde yapmıştım. Yaptıklarımın ve yaşattıklarımın sonucu olarak kendisi topal kalmıştı. Gönül istedi ki onun erkeklik organını keseyim ama öyle bir şey yaparsam ölürdü ve o an bunun için iznim yoktu.
"İşimi tamamlamadım mı sanıyorsun?" dedi kahkaha atarak. Kaşlarım çatılırken gözlerimi kıstım. Öfkem hızla benliğimi ele geçirirken avuçlarım kaşınmaya başlamıştı. Topal an itibari ile intihar etmişti, sadece şimdilik haberi yoktu.
"Ne yaptın?" dedim boğuk bir sesle. Sinirden sesim kısılmıştı ve Topal salağı yaklaşan tehlikenin farkında değildi.
"O bebe altımdayken ağlata ağlata si-" cümleyi tamamlamasına izin vermeden yerimden kalkıp masanın üzerine çıktım ve güçlü bir yumruk attım. Topal sandalyeden düşerken bileği masanın üzerine kelepçeli olduğu için sol kolu yukarıda kalmış, yerde yarı oturur pozisyonda yüzünü kapatmaya çalışıyordu. Masanın üzerine oturup kalçamı döndürdüm ve bacaklarımı onun olduğu tarafa atıp masanın üzerinden inerek Topal'ın üzerine çıktım.
Bitmişti, buraya kadardı. Benim öfkem kızgın yağ ile dolu tencereye dökülen bir bardak suyun harlaması gibi harlamıştı ve ben kontrolden çıkmıştım.
Bade Demir ya da şu an büründüğü kişiliği ile Acar Kurt; Azer Şilan'ı bu sorgu odasında öldürmek için şerefi üzerine yemin etmişti. Sorguyu izleyen Boran Akın yanındaki Enes'e sarı torbayı hazırlamaları gerektiği konusunda birkaç cümle söylemiş, talimatlar vermişti. Sorgularıyla ünlü Acar bütün acıma duygusunu yitirmişti ve camın ardından onu izleyen tim şok içindeydi. Albay bile sorgu odasında yaşananlara inanamazken ses geçirmez odanın duvarlarını aşıp dışarıdakilere ulaşan boğuk çığlıklar olayları daha da inanılmaz kılıyordu. Albay, binbaşı ve tim üyeleri; hiç kimse içeriye girmeye, Bade'yi sakinleştirmeye cesaret edemiyor, İsmail'in yerinde olmadıkları için şükür ediyordu.
Dehşet içinde sorguyu izleyen İsmail ise gerginlikten kusmak üzereydi. Bade'nin öfkesi ona sıçramasın diye nefes almayı bile bırakmış, bu sorguya girdiği için lanet etmişti.
"Şimdi ben de seni altıma alıp ağlata ağlata öldürmeyecek miyim sanıyorsun?!" dedim bağırarak. Topal cevap vermezken yüzünü kapatan kolunu alıp tüm gücümle arkaya çevirdim.
"AH! BIRAK!" acı içinde bağırırken omzundan ve bileğinden gelen 'çat' sesleriyle kolunu birçok yerinden kırıp yan tarafına savurdum. Sanki bedenine ait değilmiş gibi kenarı düşen uzvu artık hiçbir işe yaramazdı ki kalan yarım saatlik ömrünü sağ kolu olmadan geçirse de bir şey olmazdı.
"Kendini korumayacaksın lan! Duydun mu?! Savunmayacaksın kendini it!" diye bağırıp karnına sert bir tekme attım ve sırt üstü olacak şekilde çevirdim. Gözümde o savunmasız kız çocuğu canlanırken kafamda geçmişime dair görüntüler gidip geliyordu. Yaşadıklarımın aklıma dolmasıyla şuurumda da git gel yaşıyordum.
Ayağımın topuk kısmıyla yumurtalıklarına sert bir tekme attım ve ayağımı çekmeden bastırdım. Kalın tabanlı postallarımdan bile ayağımın altında ezildiklerini hissedebiliyorken odanın duvarlarında Azer'in acı çığlıkları yankılanıyordu.
"AH!" Topal bağıra bağıra ağlamaya başlamışken altındaki açık yeşil şalvara kan bulaşmıştı. Yumurtalıkları patlamıştı. İçimdeki yangın sönmek yerine büyüyerek vücudumu sararken şu an yaptıklarım bile beni tatmin etmiyordu.
"Konuş Azer. Konuş ki bu çilen çabuk bitsin yoksa ben durmayacağım!" dedim bağırarak. Kendime hakim olamayıp öldürecektim ve bu olmadan ifade vermesi gerekiyordu.
"AH! ACAR YAPMA BIRAK! AH! YALVARIRIM!" Azer'in bağırışları kulağıma hoş bir melodi gibi dolarken gülerek İsmail'e döndüm. İsmail'in suratı bembeyaz olmuş, gözlerini kocaman açmış, kollarını da önünde birleştirmiş şokla bana bakıyordu. Nefes dahi almadan öylece duruyordu. Göz göze gelince sert bir şekilde yutkundu.
"Konuş Azer, hemen." dedim soğuk bir tebessümle. İsmail'e kaşlarımla önündeki kağıdı işaret edip yazmak için hazırlanmasını belirtmeye çalıştım. Hızla kalemi eline alırken kağıda eğildi. Sanırım ani hareketlerim ve duygu değişimimden korkmuştu. Haklıydı, şu anda korkulacak bir kişiye dönüşmüştüm. Neyse ki tabancamı sorgu odasına girerken dışarıda bırakmıştım.
"AH! ACAR DUR!" Azer altımda kıvranırken kasaturamı çıkardım ve yüzüne yaklaştırdım.
"Başla." dedim düz bir sesle. Ayağımın baskını konuşabilmesi için azaltmıştım.
"Kamp, kampta plan yapıyorlar! Patlama! Patlayıcı koyacaklar, bir- bir meydan!" dedi ağlamaya devam ederken. Kasaturamın ucunu yüzünde gezdirdim sakince. Titrerken korkudan gözlerime bile bakamıyordu.
"Hangi meydan?" dedim sakinlikle. Hıçkırıkları ve iç çekişleri eşliğinde konuşmaya çalışıyordu ama söyledikleri anlaşılmıyordu. Alnının ortasından başlayıp burnunun ucuna kadar derin bir kesik attım. Öyle ki bıçağın kafatasına sürtüşünü hissetmiştim.
"Sakinleş yoksa bütün yüzünün derisi soyacağım." dedim bunu gerçekten yapabileceğimi belli eden soğuk bir ses tonuyla.
"CUMHURİYET MEYDANI!" diye bağırdı acıyla. Yüzüne akan kan, göz yaşı ve terle buluşup dağılırken bir süre bu görüntüyü izledim.
"Başka ne planlarınız var?" dedim bıçağı bu sefer boynuna indirerek.
"Vallahi bu aralar buna hazırlanırız! Başka plan yok, bu büyük bir eylem!"
"Kamp başkanınız kim?" dedim. Gözlerini açıp bana bakınca cevap vermekten çekindiğini anlayıp masaya kelepçeli sağ kolunu kendime çektim. Büyük bir çığlık attı.
"AHMED HAZAR! KRAL DERİZ!" dedi elimden kurtulmaya çalışarak. Kafamı kaldırıp masanın üzerindeki eline baktım. Demir kelepçeler yüzünden el bileğinin olduğu kısımdaki derisi yüzülmüştü ve masa kan içindeydi. Yüksek ihtimalle damarları yırtılmıştı çünkü derisi kemiğine kadar sıyrılmıştı. İsmail kafasını kaldırmadan ve kağıdı masadaki kan gölünden uzak tutmaya çalışarak ifadeyi yazıyordu.
"Başka?"
"Başka bir şey yok Acar, Allah belamı versin yok! Ne olur dur artık!" dedi iç çekerek. Sesli bir şekilde güldüm.
"Durayım mı İsmail?" dedim gülmeye devam ederek.
"Siz nasıl uygun görürseniz komutanım."
"O zaman durmayayım." dedim ve Azer'in üzerinden kalkıp elimdeki kasaturayı tüm gücümle cinsel organına sapladım. Azer'in bağırışları bütün karargahı inletirken derin bir nefes aldım ve alnımdan akan terleri kolumla sildim.
Bedenimi yorgunluka yere bırakırken sırtımı duvara yasladım ve gözlerimi kapatıp yanımdaki teröristin bağırışlarını dinledim. Sesi kısılmaya başlamışken hareketleri yavaşlamıştı. Vücudundan firar eden kanı eşliğinde kan kaybederek ölüyordu ve bu ölüm şekli çok acılıydı. Kanı çekildikçe nefesi kesilecek, boğulacaktı ve ölümü saniyesi saniyesine, iliklerine kadar hissedecekti.
"Biliyor musun Azer, ben o kız çocuğuna söz vermiştim." dedim sesim tirerken. Canım yanıyordu. İçimdeki yangın, yüreğimi kavurup boğazıma tırmanmıştı ve konuşmakta güçlük çekiyordum.
"Güvenmişti bana. 'Senin yanına bir daha yaklaşmayacak' demiştim ona. Bana güvenmişti. Koyu kahve gözleri umutla parlamış, güvenle ve minnetle boynuma sarılmıştı." dedim hala gözlerim kapalıyken. Dizlerimi kendime çekerken başımı arkamdaki duvara yasladım. Azer acı içinde inliyor ve ağlamaya devam ediyordu. Odada ikimizin sesi dışında başka hiçbir ses yoktu. İsmail hareket bile etmemişti.
"Bana teşekkür etmiş, saçlarımı örmüştü. Becerememişti, küçük parmakları yetmemişti saçlarıma ama o çabası her şeye değerdi. Öyle uğraşmıştı ki güzel olması için, o kadar saf bir sevgiyle dokunmuştu ki saçlarıma o an eline makası alıp hepsini kesse sesim çıkmazdı." dedim derin bir nefes alarak. Kafamı yerde yatan piçe çevirdim ve gözlerimi açtım.
"Öldü mü?" dedim sakince. Gözlerime korkuyla bakarken kafasını aşağı yukarı sallayıp onayladı. Suratının her yeri kan olmuştu.
"7 yaşındaydı Azer. 7 lan 7. Doğum gününe gün sayıyordu, 8 yaşına girecek diye heyecan vardı içinde. O kadar masumdu ki yaş almak güzel bir şey sanıyordu. 8 yaşında tecavüz edilerek öldürülmek, hem de bir piçin hırsı yüzünden... Ben sana ne yapayım Topal? Benim içim nasıl soğusun?" dedim kaşlarımı acıyla çatarak. İçim öyle yanıyordu ki gücüm çekilmişti.
"Acar! Yemin olsun ben-" diye cümleye başlamışken tekrar ayağa kalktım.
"Acar ya, Acar. Acar'ın gözü hırsla boyandı Azer, dönüşün yok." dedim soğuk ve sakin bir sesle. Üzerine eğilip boğazını sıkmaya başladım. Bir süre sonra çırpınmaya başlarken ellerimi çektim ve nefes almasını bekledim. Kendine geldikten sonra tekrar boğazına yapıştım. Azer çırpınmaya başlayınca yine geriye çekildim ve bekledim. Biraz soluklanınca tekrar ve tekrar kestim nefesini.
"Öbür tarafta bekle beni Azer. Şehit olup geleceğim, bekle beni." dedim son gücümle boğazını sıkarken. Nefes alamadığını belli eden sesler çıkarırken çırpınışları yavaş yavaş son buldu. Gözümden damlayıp Azer'in üzerine düşen göz yaşı o kız çocuğuna verdiğim sözlerinin acısıyla uzaklaştı bedenimden. Kendimden iğrendim, o sözü verdiğim için defalarca kızdım kendime. Avuçlarımın arasında son nefesini veren itin üzerinde kalktım ve kasaturamı alıp odadan çıktım.
Sorguyu izleyen kalabalığa bakmadan hızla oradan uzaklaşıp odama gittim ve kendimi duşun içine attım. Üniformalarımı ve botlarımı bile çıkarmadan duşakabinin içine girip suyu açtım ve soğuk suyun altında öylece oturdum. Banyonun beyaz fayanslarına bakarak daldığım düşünceler psikolojik olarak zorlanamama neden olurken durmadan akan göz yaşlarımı silmedim bile. Üzerimden süzülen kan duşun giderine ilerlerken keşke Azer'i o gün öldürseydim, bir emir beklemeseydim diye düşündüm ve yandım. Soğuk suyun altında, gözyaşlarım içinde kor ateşlerde yandım ben.
Sadece sevgi görmek isteyen küçük bir kız çocuğunun yaşadıkları, yaşamadak zorunda kaldıkları için ağladım. Güvenli bir ortamda büyüme şansını elde edemeyen minik bedenini düşündükçe tükendim. Dünyadaki tüm çocukları koruyamadığım için her şeye lanet ettim. Kader denen o yoldan çıkış olmadığı için öfkemle kavruldum.
Ne kadar süre soğuk suyun altında kaldım bilmiyorum. Tek isteğim peşimi bırakmayan anıların ve iğrenç düşüncelerin suyla akıp gitmesiydi ama olmadı. Gitmedi, hepsi yerli yerinde bekledi beni bitirmeyi.
Odaya hızla girdiğim için kapıyı kilitlemeyi unuttuğumu Savaş'ın sesini duymamla fark ettim. Banyonun kapısını çalan Savaş'ın sesindeki endişe üzerimdeki kırgınlığı daha da arttırdı. Benim için endişelenen birilerinin etrafımda olması saçma bir şekilde canımı yakıyordu.
"Komutanım iyi misiniz?" ses vermedim. Ağzımı açsam da sesimin çıkmayacağını bildiğimden olduğum pozisyonda öylece durdum.
"Komutanım?" dedi az öncekine oranla daha yüksek bir sesle.
Ben Azer'e yaptıklarımdan sonra o masum kız çocuğuna yaklaşmaya cesaret edemez sanmıştım. Hata yapmıştım ve bu hatam öylesine ağır geliyordu ki yok olmak istiyordum. Yeryüzünden yok olmak, o sözü hiç vermemek, Azer'i bir emir beklemeden vurmuş olmak istiyordum ama isteklerimin hiçbiri gerçekleşmeyecekti. Ben ölsem bile verdiğim sözün ağırlığını ruhum taşıyacaktı.
"Bade?!" Savaş kapıyı zorlarken gözlerimi yumdum.
"Ne oluyor?!" diyen abimi duyuyordum.
"Ses vermiyor komutanım."
"Bade iyi misin?" iyi miydim? İyi nasıl olunurdu ki? Ben iyi ya da kötü diyerek nitelendirilebileceğim zamanı çoktan geçmiştim.
"Bade ses ver yoksa kapıyı kıracağım!" dedi abim yüksek bir sesle. Gözlerimdeki yaşlar tükenirken uyumak istedim. Sonsuz bir uykuya dalmak ve bu hayata son vermek, çok istedim. O an gücüm olsa yanımda duran kasaturayla beklemeden keserdim kendimi ama kolum bile kalmadı. Ruhumun yorgunluğu bedenimi ele geçirdi.
"Sesi gelmiyor!"
"Kır Savaş!"
"Siz biraz kenarı çekilin komutanım."
"Fuat'a haber verin, bir şey olmuşsa müdahale eder."
"Kırılır mı bu kapı?"
"Çelik kapı kırmışlığım var benim Fatih!"
"Bade bizi duyuyorsan kapıdan uzaklaş!" duyduklarımı algılayamıyordum artık. Düşüncelerim arasında kaybolmuştum ve sanki gerçek dünyaya dönemiyordum. Böylesine iğrençliklerle dolu dünyaya dönmek için çabalamıyordum da zaten.
Banyonun kapısı büyük bir gürültüyle kırılırken içeriye bir sürü kişi girdi. Duyuyordum ama tepki veremiyordum. Yorgun zihnim daha fazla dayanamamıştı anlaşılan. Bilincim kapanmak üzereyken başımdan aşağıya akan soğuk su kesildi.
"BADE!"
"Fuat!"
"Geldim!"
"Bade beni duyuyor musun güzelim?!"
"Kolunu açın komutanım iğne yapacağım."
"O ne?"
"Sakinleştirici."
"Fuat bedeni buz gibi olmuş!"
"Bade beni duyuyorsan tepki ver abiciğim hadi!"
"Revire götürelim ama üzerini değiştirmemiz lazım. Kıyafetler vücut ısısını düşürüyor, hipotermi geçirecek!" sesler giderek boğuklaşırken ben yavaşça karanlığın içine çekilmiştim.
•
"8 yaşına gireceğim, bu kadar gün kaldı." dedi minik kız ellerini kaldırıp bütün parmaklarını açarak.
"10 gün mü var?" dedi Bade gülümseyerek. Kafasını salladı masum kız çocuğu.
"Evet. Büyüyeceğim artık, belki okula da giderim." diyince Bade sıkıntılı bir nefes verdi. Okula bile gidemeden, dağda büyücek -tabii büyüyebilirse- kötülüklere şahit olacaktı. Masum ruhu pislikle dolacaktı.
"Saçların çok güzel." dedi kız çekinerek Bade'nin saçlarına dokunurken. Bade kocaman gülümsedi, oldukça uzun zaman sonra samimi ve içten bir gülümseme vardı yüzünde. Böylesine gülmeye alışık olmayan yüzündeki kasları bile şaşkındı.
"Senin saçların da çok güzel. Hatta benimkilerden güzel." dedi Bade yumuşak bir sesle.
"Öreyim mi, benimkiler gibi?" dedi kız örgülü saç tutamını omzundan önüne doğru atarak. Öyle güzel gülümsüyordu ki Bade'nin bu teklifi geri çevirmesinin imkanı yoktu.
"Çok sevinirim."
Küçük kız hevesle Bade'nin arkasına geçti ve saçlarını minik parmaklarıyla taradı ama fark ettiği şeyle omuzları düşerken dudaklarını büzdü.
"Ama ben bilmiyorum ki." dedi hüzünle.
"Öğrenirsin güzelim, dene bakalım." dedi Bade gülerek. Çocuk annesinden gördüğü gibi saçları üçe ayırdı ve bir sağa bir sola çevirerek birbirine doladı. Bade'nin içi titremişti saçlarındaki ufak dokunuşları hissettikçe.
Minik parmakları yaptığı işe odaklanmış, gözleri dikkatle olup olmadığını kontrol ederken bir şeyleri başarmış gibi hisseden çocuk belki de hayatında ilk defa bu kadar güvende olduğunu düşünüyordu. Yanındaki kadının onu kocaman adamdan korumuş olmasını hayatı boyunca unutmayacaktı ki önünde yıllar yoktu. Hevesle beklediği 8. yaşı bu dünyadaki son yılı olacaktı...
"O amca benimle bir daha oyun oynamaz değil mi?" dedi küçük kız. Bade'nin bedeni sinirle kasılırken güçlükle yutkundu. Tecavüzü oyun diye anlatan adamın bu masum bedene değen pis nefesi kesemediği için kızdı kendine.
"Ben ona nasıl oyun oynaması gerektiğini öğrettim. Bir daha seninle öyle oyunlar oynamayacak." dedi Bade sakinliğini korumaya çalışarak.
"Öğrenmiş midir?"
"Öğrendi. Söz veriyorum bir daha yapmayacak." dedi Bade titrek bir sesle. Küçük kız sevinçle Bade'nin sırtına atladı ve boynuna sarıldı.
"Sen kahramansın! Hem de gördüğüm en güzel kahraman!" dedi şen sesiyle...

