"Çocuk Olsam Yeniden
Çocuk olsam yeniden..
Bir tek düştüğüm için acısa içim
Ve kalbim; çok koştuğum için çarpsa sadece..."
Cemal Süreyya
•
"Bade, nasılsın?" dedi öğretmen, tedirgin bir şekilde karşısındaki küçük çocuğa bakarak.
"İyiyim." dedi çocuk. Bedeni çocuktu ama ruhu epey yaşlıydı. Etkileyici derecede olgundu hareketleri. Dili 'iyiyim' diyordu ama içi kötü olduğunu haykırıyordu.
Teni beyaz, yanakları al, saçlarının her bir tutamı tazeydi. Elleri minik, gövdesi kırılgandı tıpkı normal bir çocuk gibi. Fakat bakışları halsizdi, çehresi sertti, duruşu acıları göğüslemeye alışkın gibi dikti ve ruhu yorgundu. Onu eşsiz kılan yeşil hareleri sönüktü. O masum gözlerin parıltısını çalan hayat utanmazdı. Bu kırılgan çocuğu paramparça eden kader arlanmazdı.
"Şule öğretmenin bana bir şeyler anlattı. Ben de seninle sohbet etmek istedim." dedi okulun rehber öğretmeni yumuşak tutmaya çalıştığı sesiyle. Bu sabah meslektaşı Şule, Bade'nin son bir aydır çok hırçın olduğundan ve değiştiğinden bahsetmişti. Eskiden doktor olup insanları kurtarma hayalleri kuran çocuk son günlerde asker olmaktan bahsediyordu. Bakışları bile değişmişti. Dün de sınıftan bir arkadaşı çantasını almak için eğildiğinde yanlışlıkla bacağına dokununca Bade aşırı tepki göstermiş, arkadaşına defalarca vurmuştu ve sinir krizi geçirmişti.
"Eymen'den özür diledim." dedi çocuk dik duruşunu bozmadan. Öğretmen çocuğun gözlerindeki acıyı görüyordu ama dik duruşu kendinden o kadar emindi ki yanıldığını düşünüyordu. Bade Demir, 9 yaşında dünya tatlısı bir çocuktu ve son günlerdeki bu değişimi herkesi çok şaşırtıyordu.
"Sana kızmak için çağırmadım zaten Badeciğim. Sadece sohbet etmek istiyorum." dedi öğretmen gülümseyerek. Karşısındaki kız çocuğunu analiz etmeye çalışıyordu ama kız ifadesiz ve tepkisiz bir şekilde kısa cevaplar veriyordu. Yeşilin en güzel tonundaki iri gözleri hayata kırgınlıkla bakıyordu. Kaşları hep çatık, çehresi hep sertti. Bu olgunluk 9 yaşındaki bir çocuk için çok fazlaydı ve öğretmenleri endişeleniyordu.
"Dinliyorum." dedi gözlerini odanın her bir köşesinde gezdirip karşısındaki öğretmene özenle değdirmemeye çalışırken. Bade, gözlerinin onu ele verdiğini anladığı için göz temasından kaçınıyordu. Oldukça zeki bir çocuktu, sadece yaşının getirisiyle bakışlarındaki isyanı saklamayı bilmiyordu.
"Büyüyünce ne olmak istiyorsun Bade?" diyen öğretmenine döndü kız. Yeşil hareleri bir ateş misali yanmış, öfkeyle ve hırsla parlamıştı. Yüz hatları belirginleşirken ellerini sıktı ve derin bir nefes aldı minik Bade.
"Asker." dedi çenesini kaldırarak. Kadın şaşkınlıkla tepkileri izliyordu. Gözündeki parlamayı görmüştü, hırsına ve öfkesine şahit olmuştu.
"Neden?" dedi kadın merakla ve yüzünden silinmeyen gülümsemesiyle.
"Çünkü silaha ihtiyacım var, öldürmek için." öğretmen şokla araladı pembe rujla boyadığı dudaklarını. Birkaç saniye ne diyeceğini bilemez halde kalakalmıştı kadın. 20 yıllık meslek hayatında daha önce hiçbir öğrencisiyle böyle bir diyalog yaşamamıştı.
"Neden öldüreceksin?" dedi sakin kalmaya çalışarak.
"Doktor olup insanları kurtarmak istiyordum ama bu insanlık kurtarılmaya değmez. Ben de çocukları korumak için kötüleri öldüreceğim."
"Kötüler kimler?"
"Temizlikçi adamlar. Kötü oyunlar oynamak isteyen büyükler. Çocukların canını yakan ve ağlatan herkes." dedi kız çocuğu hüzünle. Sesindeki buğu hissedilir derecede iç yakıcıydı. Kadın çocuğun ağzından dökülen kelimeleri hızla kağıda yazarken bu işin büyüyeceğinin farkındaydı, umudu bu kimsesiz ve masum bedenin düşündüklerini yaşamamış olması yönündeydi.
"Canını yakan derken nelerden bahsetmek istedin?" dedi kadın korkuyla. Korkusu duyacaklarınaydı. Bade boş bakışlarını duvara sabitledi ve ellerini bacaklarının arasına sıkıştırdı.
"Söyleyemem." dedi çaresiz sesiyle, fısıltıdan farksız. Titrek bir nefes alan masum çocuk yaşadıklarını unutmak için dudaklarını ısırırken uyguladığı kuvvet karşısında küçük dudaklarını parçaladığının farkında değildi. Beynindeki uyuşukluk yüzünden ağzındaki kan tadını bile hissetmiyordu.
O konuşmanın üzerine okul müdürü polise haber vermişti. Pedagog eşliğinde ifadesi alınan çocuğa fiziki muayene yapılmış ve gerçekler açığa çıkmıştı. 9 yaşındaki Bade Demir, yurttaki temizlik görevlisi tarafından tacize uğramış, darp edilmişti. Defalarca...
•
Bade Demir;
"Ne oldu birden?" dedi Savaş sıkıntıyla.
"Sorgu biraz kötü geçti. Acar sinirlendi." dedi abim. Doğru, sinirlenen Bade Demir değildi, Acar'dı ama çaresizce soğuk suyun altında ağlayan ve kriz geçiren kesinlikle Bade'ydi. Acar'ın yaptıklarına şahit olmuş, Azer'in söylediklerini duymuş ve kendi anılarını hatırlamıştı. Anılar ve suçluluk altında ezilmişti Bade Demir. Ezildikçe can çekişmişti, ondandı bu durumu.
"Benim girmemem için Kemal'e emir vermiş. İzleyemedim." dedi Savaş biraz sitem biraz kırgınlık hissettiğim bir tonlamayla.
"Kavga etmişsiniz. Bunları da konuşacağız." dedi abim sert bir şekilde.
"Benim hatam. Bade az bile yaptı." dedi Savaş.
"Ne zaman uyanacak?" dedi Fatih araya girerek.
"Uyanır birazdan." tanımadığım bir kadın konuştuğunda yavaşça gözlerimi açtım. Yaklaşık 10 dakika önce uyanmıştım ve yanımdakilerin gitmesini beklemiştim ama gitmek bir yana hepsi merakla başımda bekliyordu. Sakin soluklarım ve hareketsiz bedenim yüzümden uyuduğumu düşünmüş olacaklar ki benim durumum hakkında durmadan yorum yapmışlar, bir sonuca ulaşmaya çalışmışlardı.
"Susun artık." dedim çatallaşmış sesimle sitem ederek. Sağ elimi alnıma koyup ovalarken kısık gözlerle etrafıma baktım. Savaş, abim, Fatih, Fuat ve bir kadın endişeyle bana bakıyordu.
"Bade iyi misin?" dedi abim sedyenin yanına çökerek.
"İyiyim. Benim için bu kadar endişelenmeyin." dedim düz bir ifadeyle.
"O ne demek komutanım?! Ödümüz patladı, size bir şey oldu sandık." dedi Fuat.
"Fuat hipotermi teşhisini duydum, senin sıhhiyeci olman konusunda düşünceliyim." dedim ciddiyetle Fuat'a bakıp gözlerimi kısarak.
"Ben bir an dedim öyle bir şey değil mi?" dedi Fuat sırıtarak. Savaş yüzünü sıvazlarken abim de derin bir nefes aldı.
"Gerizekalı." diye söylendi Fatih. Uzun süre soğuk suyun altında kalmaktan soğumuş bedenime anında hipotermi teşhisi koyan Fuat'ı gerçekten ilk yardım eğitimine yollama düşüncem vardı. Bu adam biz yaralandığımızda nasıl müdahale edecekti şüpheliydim. Her soğuk bedene hipotermi diyen adam kan görünce de ölmüş diyebilirdi. Allah yardımcımız olsundu.
"Bir an korkuyla çıktı ağzımdan komutanım, yoksa biliyorum." dedi Fuat açıklama yapmak ister gibi.
"Neyse sen bırak bunu şimdi. Nasılsın?" dedi abim tekrar.
"İyiyim dedim işte. Bir saattir susmadınız zaten." dedim ve yerimden doğruldum.
"Kalkmayın, daha serum bitmedi!" dedi kadın telaşla. Koyu kahve saçları büyük dalgalar halinde beline kadar iniyordu. İri gözleri, kemikli yüzü ve esmer teniyle Mardin'in yerlisi olduğunu düşünmüştüm. Kurduğu kısa cümleden anlaşılacağı üzere dilinde biraz doğu şivesi vardı.
"Artık bitti." dedim serumun iğnesini kolumdan çekip çıkartarak. Kadın şokla bana bakarken Fatih sıkıntılı bir nefes verdi.
"Hadi herkes dağılsın, beni de rahat bırakın." dedim ve yattığım sedyeden kalkıp birkaç adım attım. Başımın dönmesiyle duraksadıktan sonra omzumun üzerinden arkaya döndüm.
"Üzerimi kim değiştirdi?" dedim kaşlarımı çatarak. Sesim sert çıkmıştı, bu konuda tavizsiz olduğumu belli etmek ister gibi bir sitem barındırıyordu.
"Ben." dedi kadın ince sesiyle, çekinerek. Kafamı salladım.
"Sağ ol." dedikten sonra kapıyı açıp koridora çıktım ve yavaş adımlarımı odama çevirdim. Yorgun bedenimi taşımakta zorlanırken tek isteğim uykuydu. Saat kaçtı bilmiyorum ama umurumda değildi. Sadece yatıp uyuyacak ve rüyamda; çocukluğuma bir kötüyü daha hak ettiği yere, cehenneme gönderdiğimi anlatacaktım. Anlattıklarıma olan tepkisizliği yüreğimdeki yarayı sızlatacak, bana kendisini kurtaramadığımdan bahsedecekti. Kendi çocukluğum bana sığınmaya çalışırken yurdun temizlik görevlisi gelecek ve çocukluğumu benden koparacaktı. Ben de hiçbir şey yapamadan öylece izleyecektim ve rüyadan ter içinde uyanıp kurtulacak, kurtulduğumu sanacaktım.
O adam bana zorla defalarca dokunmuş, bunun bir oyun olduğundan bahsetmişti. Ben ağladığımda, istemediği söylediğimde de dövmüştü. Neyse ki bu iğrençliği fazla ileriye gitmemiş, pis dokunuşlarla kalmıştı ama o anlar zihnime kazınmıştı. Bana olan dokunuşları, ona dokunmam için beni zorlaması, gördüklerim, yaşadıklarım ve hissettiklerim benim çocukluğumun en kötü anlarıydı. Zaten ben 9 yaşında kimse sesimi duymayınca büyümüştüm. Vücudumdaki darp izlerini görmeyen öğretmenler olgun hareketlerimi gördükten sonra bir şeylerden şüphelenmişti ama geç kalmışlardı.
O anları unutmuyor sadece zihnimin tozlu köşelerine itip üzerini kanla kapatmaya çalışıyordum. Ama kurtaramadığım her çocuğun haberini aldığımda ortada ne kan kalıyordu ne de tozlu bir köşe. Yıllardır sakin duran bir yanardağın ani patlaması gibi duygu patlaması yaşıyor, kontrolden çıkıp olayın sorumlularını katlediyor ve sonrasında bugün yaşadığım kriz gibi krizler geçiriyordum. Artık bu duruma alışmıştım.
Acıya alışmıştım ve acıya alışmak bütün acılardan daha kötüydü. Hissizleşmek, körelmek ve tepkisizleşmek belki beni ben yapan değerlerdi ama hepsinden nefret ediyorum. Duygularım yokken insan olamazdım ki bu yüzden de lakabımın yanına 'kurt' kelimesi uygun görülmüştü. Ben duygularımı yitirdiğimde Acar Kurt olmaya hak kazanmıştım...
Yaşayacağım şeyleri, göreceği kabusu ve uyanacağım halimi bile bile sakin hareketlerle yorganı açıp yatağa girdim. Bacaklarımı kendime çekip sağıma döndükten sonra sağ elim istemsiz bir şekilde kolyeme gitti. Annemin kolyesine. Baş parmağımla kolyenin ucundaki minik kelebeği okşarken yavaş yavaş uykuya daldım.
Zaten ezbere bildiğim rüyadan ter içinde, sıkıntıyla uyanmış, alışık olduğum bu rutini soğuk bir duşla tamamlamıştım. Duştan çıktıktan sonra saatin akşam 9 olduğunu görmüş ve üzerimi giyinip odadan çıkmıştım. Bu gece uyuyamayacağımı bildiğimden yanıma aldığım bir paket sigara ile bahçenin en köşesindeki çardağa oturmuştum.
Aydınlatmaların yetersiz kaldığı ve karanlığa mahkum bırakılmış bu çardakta gecenin sessizliğinde tek başıma otururken elimdeki çakmakla oynuyordum. Hafif hafif esen rüzgar Ocak ayının soğuğunu bedenime taşırken hiçbir düşünce yoktu zihnimde. Ne geçmişimi ne geleceğimi ne de bugünümü, hiçbir şey düşünmeden öyle oturuyor, zihnimi dinlendiriyordum. Karanlığın içinden duyduğum adım sesleriyle elimdeki çakmağa bakmayı kesip kafamı kaldırdım.
"Yalnız kalmak istiyorum." dedim bıkkınlıkla.
"Yetmedi mi?" dedi Savaş sakin adımlarla yaklaşmaya devam ederken.
"Ne?"
"28 sene yalnız kalmışsın, yetmedi mi yalnızlık?" diyince sıkıntılı bir nefes verdim ve omuzlarımı dikleştirdim.
"Yetmedi, ben bir ömür yalnız kalmak istiyorum Savaş. Git." dedim sert bir sesle.
"Sakin ol Acar, ben Bade'yle konuşmaya geldim. Bir de komutanıma bir özür borcum var." dedi ısrarla.
"Borç yiğidin kampçısıdır. Kalsın, ben dinlemek istemiyorum."
"Vatanımı korumak boynumun borcu zaten. Ne zaman öleceğimiz belli değil. Ben kendimi açıklayayım da üzerimde hakkın kalmasın." dedi gülümseyerek. Kaşları çatık değildi aksine samimi bir sıcaklıkla bakıyordu yüzüme, muhtemelen bugün beni o banyoda öyle gördükten sonra acımıştı.
"Gerçekten gerek yo-" diye söze başlamıştım ki lafımı kesti.
"Sormayacak mısın?"
"Hayır." dedim net bir ifadeyle. Rahat hareketlerle karşıma oturdu ve arkasına yaslandı. Cebindeki ellerini çıkarıp masanın üzerinde birleştirirken, her zamanki gibi dikkatle bana bakıyordu.
"Ama-" bu sefer sözünü kesen ben olmuştum.
"Benim 28 yıldır yalnız olduğumu nerden bildiğini sormayacağım, cevabını biliyorum." dedim bir sigara yakarken. Şaşkınlıkla kaşları çatılırken güldüm. Beni hafife alıyordu.
"O sorgu odasında göğsündeki isimlikten ve bakışlarındaki keskinlikten anladım Aydın albayın oğlu olduğunu. Beni yetiştiren, lakabımın Acar olmasını öneren ve hayatımda en çok saygı duyduğum insandır baban." dedim çektiğim zehirli dumanı havaya üflerken.
"Bilmediğini düşünmüştüm." dedi gülümseyerek. Gözlerimi devirdim.
"Seni time almadan önce 7 sülaleni araştırdım." dedim sakince. Savaş alayla güldü. Sanırım kalıplaşmış bir cümle kullandığımı sanmıştı ama ben ciddiydim.
"Annenin üvey teyzesinin ortanca torunu İrem'in kocası tarafından terk edilme hikayesi... Etkileyiciydi." dedim yarım ağız gülerek. Savaş'ın alaylı ifadesi yüzünde donarken yerinde dikleşti ve huzursuzca yerinde kıpırdandı.
"Şaka sanmıştım." dedi dudaklarını diliyle ıslattıktan sonra.
"Beni hafife alıyorsun, yapma." dedim uyarır gibi. Kaşları daha çok çatılırken kafasını sağa sola salladı.
"Asla. Seni ilk günden beri hayranlıkla izliyorum." boynumu eğip 'eyvallah' der gibi gözlerimi kapattım.
"Ben bugün yaptıklarım ve söylediklerim için özür dilerim. Gerçekten hayvanlık yaptım, kendime hakim olamadım." dedi sıkıntıyla. Bakışları ruhumun en derinlerini görmek ister gibi içimi delerken kalbim tekledi.
"Özrün önemli değil. Önce özür dilenecek şeyler yapmamayı öğren." dedim. Yalan söylüyordum. Özür dilemiş olması oldukça önemliydi. Karşımda sıkıntıyla, gözlerimin içine bakarak ve samimiyetle dilediği özür çok kıymetliydi benim için.
"Öğreneceğim, söz veriyorum." kafamı sallamakla yetindim.
"Babam tim komutanın sen olduğunu duyunca çok mutlu oldu. Gurur duymuş, iletmemi istedi." diyince tebessüm ettim. Aydın komutan bu hayatta en çok güvendiğim insandı. Öyle ki bana öl emri verse bir bildiği vardır diyerek o an tetiği çekerdim.
Uzun bir sessizliğin ardından bir sigara yakan Savaş'a gözlerimi kısarak baktım. Soracağım soru için boğazımı temizledikten sonra derin bir nefes aldım.
"Senin boyun kaç?" dedim ciddiyetle. Savaş kaşlarını kaldırıp bir süre yüzüme baktıktan sonra sorunun ciddi olduğunu anlayınca gülmeye başladı.
"Kaç lazım?" dedi alayla. Gözlerimi devirdim.
"Sormadım say." dedim bakışlarımı karanlığa çevirirken. Operasyon sonrasında yaşadığımız gerginlikle beraber bana yaklaşıp o kadar üstten bakınca merak etmiştim.
"1.93 komutanım, yeterli mi?" dedi yüzündeki keyifli gülümsemeyle. Bir süre düşünür gibi yaptıktan sonra kafamı salladım.
"İdare eder." dedim dalga geçerek.
"İdare etsin bakalım. Fatih ile aranızı düzeltmişsiniz." dedi sorgular bir tavırla. Boş gözlerle ona baktım.
"Öyle bir şey yok. Sadece bana güvenmeye başladı ve hata yaptığının farkına vardı."
"Daha ne olsun?"
"Pişman olsun ve af dilesin." dedim soğuk bir gülümsemeyle. Savaş sıkıntılı bir nefes verip masaya doğru eğildi.
"Sorguda ne oldu?" dedi gergin bir merakla. Gelme amacı olan soruyu sonunda sormuştu.
"Azer Şilan öldürüldü. Acar tarafından."
"Onu biliyorum. Sana ne oldu? Çok sinirliydin." dudaklarımı aralasam da bir şey demeden geriye kapattım. Konuşmak istemiyordum, lacivert gözlerine bakarak kendimi deniz kenarında hayal etmek, sessizce o tuzlu meltemi hissetmek istiyordum. Savaş da bu isteğimi anlamış olacak ki denizlerini saklamadan, tüm güzellikleriyle sundu bana. Konuşmadan sadece beni izledi. O benim gözlerimde ne gördü bilmiyorum ama ben okyanuslarda kayboldum, boğuldum ve kurtulamadım. Yüzeye çıkıp derin bir nefes alamadım.
Savaş Eroğlu, derin bir ormanı anımsatan yeşil gözlerin içinde kendini kaybetmişti. Bade okyanusta boğulduğunu sanırken, Savaş onun ormanının içinde sonsuza dek kaybolmuştu ancak farkında değildi. Aslında aklına geliyordu arada fakat o yanlış yorumlar yapıyor, böyle bir şeyin olmayacağını ve olamaması gerektiğini hatırlatıyordu kendine. 'O benim komutanım' diyordu her seferinde ama kalbi söz dinlemiyordu. Karşısındaki kadının yeşil gözlerini görünce, naif sesini duyunca, hoş kokusunu hissedince nabzı değişiyor, kalbi titriyordu.
"Senin Topal ile ne gibi bir geçmişin var?" dedim sakince. Sessizliği bozan ben olmuştum ve gözlerimi kaçırmıştım. Çünkü bakmaya devam edersem gerçekten boğulacaktım.
"Onun planladığı bir eylemde 2 kardeşimi şehit verdim. Babamın gazi olmasına neden oldu ve bir terörist. Bence yeterli olur bu açıklama."
"Aydın albay gazi mi oldu?" dedim şaşkınlıkla. Kafasını salladı ve sigarasını söndürdü. Bu sefer bakışlarını karanlığa çeviren o olmuştu.
"Sağ bacağı aksıyor ayrıca sol omzuna saplanan şarapnel yüzünden kolunu tam kaldıramıyor." diyince dişlerimi sıktım. Hiçbirinden haberim olmamıştı, bunlar ben görevdeyken yaşanmış olmalıydı yoksa mutlaka bilirdim.
"Geçmiş olsun, haberim yoktu. Şimdi iyi değil mi?" dedim.
"Sağ ol, iyi bir problemi yok. Evde oturmaktan sıkılıyor sadece." dedi oturduğu yerden kalkarak.
"Ben daha fazla rahatsızlık vermeden gideyim, iyi geceler komutanım." rahatsız olmadığıma dair birkaç cümle duymak istemişti sanırım ama çok beklerdi. Kafamı sallayıp onayladım.
"İyi geceler." dedim. Savaş dudaklarını birbirine bastırıp yarım bir şekilde, burnundan verdiği nefesle gülerken baş selamı verip uzaklaştı.
Gecenin çoğunu hiçbir şey düşünmeden, boş bahçede oturarak geçirmiştim. Saat gece yarısını geçtikten sonra odama gitmiş ve görev raporunu yazıp dosyaları incelemiştim. Gün doğmaya başlarken üzerimi değiştirip içtima için bahçeye inmiş timi bekliyordum.
"Komutanım!" diyerek bağıran ve sabahın sessizliğinde bahçeyi inleten Salih koşarak üzerime gelirken kaşlarımı çattım. Arkasından hızla binadan çıkan İsmail Salih'e yetişmeye çalışıyordu.
"GEL BURAYA TEKİN!" diye bağırdı İsmail.
"Komutanım yardım edin!" Salih hız kesmeden üzerime gelirken ona ters bir bakış attım ve İsmail'e döndüm.
"Durun." dedim net bir sesle. İsmail anında dururken Salih de kendini nefes nefese yer atmıştı.
"Yine ne yaptın Tekin?" dedim yerden kalkması için elimi uzatarak.
"Bir şey yapmadım komutanım! Bu ters tarafından uyanmış." dedi Salih elimi tutup ayağa kalkarken.
"Avarel?" dedim hala yerinde duran İsmail'e.
"Komutanım sabahın 5'inde mehter marşıyla inletti odayı! Kaç kere değiştir şu müziği diye dövdüm akıllanmıyor!" dedi İsmail isyan ederek. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. İsmail, Salih ve Fuat bir odada; Savaş, Kemal ve Fatih bir odada kalıyordu. Fatih'in şu an için erlerin yanında kalmasını saymazsak tabii.
"Ya ne güzel işte!" dedi Salih omuz silkerek.
"Gelsene İsmail, beğendin herhalde orayı." dedim alayla.
"Siz 'dur' diyince durdum komutanım." dedi korkuyla. Dün sorgu sırasındaki o ifadesi aklıma gelirken kendimi tutamayıp nefes vererek güldüm. Sanırım benden öyle bir performans beklemiyordu, şoka girmişti.
Diğerleri de binadan çıkıp buraya doğru gelirken Fuat söyleniyordu. Sanırım o da Salih'in alarmını anlatıyordu. Hepsi önümde dizilip esas duruşa geçince içtimaya başlamak için hazırlanıyordum ki Arda ve Ulaş'ın koşarak binadan çıktığını gördüm. Üzerlerinde eğitim üniformaları vardı.
"Komutanım biz de geliyoruz!" dedi Arda.
"Gelin ama geç kaldınız."
"Affedin komutanım."
"Tamam geçin hadi." dedim. Onlar Savaş'ın yanına geçerken soluklanmalarını bekledim.
"Oğlum siz havacı değil misiniz?! Ne işiniz var içtimada?" dedi Savaş sessizce. Haklı bulduğum bir soruydu.
"Askeriz biz de ne fark eder. Zaten canımız sıkılıyor, biraz spor olur." dedi Arda. Ulaş da ona katılınca derin bir nefes aldım.
"Günaydın Erce!" dedim gür bir sesle.
"Sağ ol!"
"Nasılsın asker?"
"Sağ ol!"
"Siz de sağ olun. Rahat. Yeni arkadaşlarımız var, onlara bir hoş geldin amaçlı biraz zorlarız değil mi?" dedim düz ifademi bozmadan.
"Aman komutanım, kartallar kurtlara yetişemez. Bayılırlar maazallah!" dedi Enes gülerek.
"Görürüz kim bayılıyor! Biz hazırız komutanım." dedi Ulaş.
"50 tur koşu! Marş!" hepimiz koşuya başlarken; şınav, mekik, barfiks ve parkurla devam etmiştik. En son Ulaş ve Arda bayılmasın diye acımış ve çok zorlamadan bırakmıştım. Salih başta olmak üzere bizimkiler onlarla epey dalga geçmiş, en son da Arda bir daha gelmeyeceği konusunda büyük tövbeler etmişti.
Duş alıp üzerimi değiştirdikten sonra gece yazdığım görev raporunu Savaş'a imzalatıp abime götürmüştüm. Raporu dikkatle inceledikten sonra imzasını atarken sıkıntılı bir nefes verip konuşmaya başlayacağını belli edince yerimde dikleştim. Kağıdı şeffaf dosyanın içine koyup masanın üzerine bıraktıktan sonra arkasına yaslandı ve bana döndü.
"Bade neden her görev dönüşü sıkıntı yaşıyorsunuz?" dedi abim gergin bir ses tonuyla. Bu manasız sorusuyla kaşlarımı çatarken boş bakışlarımı yüzünde gezdirdim.
"Savaş, Fatih ve ben aynı tim içindeyiz. Biz aynı şehirde olsak şehirde harp çıkar komutanım. Bence iyi idare ediyoruz." dedim sakince.
"İyi mi idare ediyorsunuz? Dalga mı geçiyorsun?"
"Öyle bir niyetim yok, sözlerimde gayet ciddiyim."
"Bu şekilde devam etmek var yani planlarının arasında?" dedi sorar gibi. Kafamı salladım.
"Tam olarak hangi nokta sizi bu kadar düşündürdü onu anlayamadım?" dedim imayla. Derin bir nefes aldı ve ellerini masanın üzerinde birleştirerek bana doğru eğildi.
"Her görev dönüşü timinden birini dövmen, yeterli mi?"
"Dövmedim, uyarı mahiyetinde, kendilerine gelmelerini amaçlayarak fiziki müdahalede bulundum." dedim kendimden emin bir şekilde. Abim gülerken kafasını sağa çevirdi ve derin bir nefes aldı.
"İyi bir açıklama olduğunu kabul ediyorum ama yine de bu sorunları çözmelisiniz." dedi bana döndükten sonra.
"Tim üyelerini seçmekte özgürdüm. Ben seçimimi yaptım ve askerlerimi eğitiyorum. Tabii eğitim zayiatı da olur arada." dedim alayla.
"Tamam bir şey demiyorum. Sadece endişeliyim, bu tim dağılsın istemem. Hata yapmandan korkuyorum." dedi son cümlenin üzerinde yoğun bir ima ve vurguyla.
"Açık konuşun, imaların arkasına saklanmayın."
"İma yapmıyorum abiciğim, biz bizeyiz rütbe kullanmana gerek yok. Sana abin olarak tavsiye vermek istiyorum. Bir hata yaptıysan ve işin içinden çıkamıyorsan her zaman yanında olmaya çalışırım." dedi kendini sakinliğe zorlarken. Vücut hareketleri çok fazla şey anlatıyordu ama kendisi ne demek istediğini açıklamıyordu. Derin bir nefes aldım.
"Abi ne oluyor? Fark etmeden bir şey mi yaptım, bir şey mi dedim? Açık konuş." dedim bir kez daha.
"Hayır öyle bir durum yok. Sadece ne olursa olsun sana yardım ederim, lütfen bunu unutma." dedi gülümseyerek. Ben de tebessüm ettim.
"Teşekkür ederim, unutmam."
"Ayrıca dün neden o kadar kötü old-" cümlesini bitirmeden sözünü kestim.
"Yorgunluktan." dedim tebessüm ederek. Abim kaşlarını çattı.
"Çok yorgundum, bir de Savaş'la tartışınca Azer'e patladı sanırım." dedim önemsiz der gibi elimi sallayarak.
"Tamam sen öyle diyorsan öyle olsun. Anlat bakalım alışabildin mi buraya, timine?" konuyu uzatmadığı ve üzerinde durmadığı için rahatlarken arkama yaslandım.
"Alıştım, sorun yok. Yavaş yavaş daha iyi olacaktır." dedim kendimden emin bir şekilde. Abim gözlerini kısıp bana baktıktan sonra boğazını temizleyip kendine geldi.
"Alışırsınız ya zamanla." dedi kinayeyle. İçimden koca bir 'sabır' çektim. Açık konuş dedikçe ima yapıyordu. 'Zaman' kelimesini öylesine baskın söylemişti ki timden atılacağımı düşünmüştüm. Öyle bir şey olmazdı, yani herhalde.
"Bu arada toplantıda yaptığın hoşuma gitmedi. Sana öyle bir şey yapmayacağımı söylemiştim ve sen albayın yanında tekrar sormayı seçtin. Sonrasında sesini yükseltmenden de memnun değilim." dedim açıkça, çekinmeden.
"Albaya çok sert çıkıştın Bade, müdahale etmem gerek gibi hissettim. Ayrıca bana bunu söylemem için emir gelmişti." dedi gergin bir şekilde.
"Bana da yapmam konusunda emir geldi ama yapmadım. Sen de söylemeyebilirdin. Ayrıca ben haddimi aştığımı sanmıyorum." dedim dik tavrımdan ödün vermeden.
"Tamam haklısın, daha dikkatli olacağım." dedi gülümseye çalışarak.
Boran Akın açık verdiğinin farkındaydı ve bunu isteyerek yapıyordu. Bir şeyleri belli ederse Bade ona gelir, anlatır sanıyordu ama yanılıyordu ve bu yanılgısı çok canını yakacaktı. Bade ise iyice tedirgin olmuş, abisinin bir an önce ne sakladığını öğrenmek istiyordu ama o sordukça Boran kaçamak cevaplar verdiği için de üzerine gidemiyordu.
"Abi." dedim uyarıyla. Gözünü kırpıp kafasını salladı, 'ne var' der gibi.
"Senin de bana söylemek istediğin bir şey olursa çekinmeden söyleyebilirsin. Ben de seni dinler eğer bir sorun varsa çözmeye çalışırım." dedim bir nefeste.
"Tamam, bir şey olursa söylerim." belli ki söylememek konusunda inat etmişti. Kendisi bilirdi, daha fazla uğraşamazdım.
"Başka bir şey yoksa ben çıkayım." dedim. Kafasını salladı.
"Yarın Azer'in sorgusu üzerine, aldığımız bilgilerle göreve gideceksiniz, unutma."
"Tamam, unutmam." diyerek ayağa kalktım ve baş selamı verip odadan çıktım.

