"Ne çift, ne çubuk, ne de ev düşünür,
Mehmedim bu toprağın düşkünüdür;
Bu sevgiyle ya vurur, ya vurulur."
Cahit Sıtkı Tarancı
Bade Demir;
Toplantı odasından çıktıktan sonra hepimiz beklemeden hazırlanmış ve helikopterle geçişin yapılacağı yerin 3 kilometre ilerisine gelmiştik. Yaklaşık bir saattir yürüyorduk. Dağdaki kar işimizi zorlaştırırken yavaş adımlarla yürüyor, kendimizi operasyon öncesi yormamaya çalışıyorduk.
"Komutanım geldik. Geçecekleri yol şurası." dedi Salih yaklaşık 100 metre ilerideki toprak yolu göstererek.
"Tamam duralım. Geceyi burda geçireceğiz. Kendinize uyumak için kuru bir yer bulun." dedim etrafa bakarak. Karın üzerinde uyarsak ıslanabilirdik. Üzerimizdeki beyaz üniformalar bu havalar için dayanıklı olsa da tam koruma sağlamazdı.
"Mevzileri nasıl yapacağız?" dedi Savaş yanıma gelerek.
"İsmail için uygun bir yer bulalım, biz çok uzaklaşmayacağız." dedim. Savaş kafasını sallarken çatık kaşlarıyla çevresine bakıyordu.
İsmail kendi yerini seçeceğini söyleyip açıkça, karışmamamızı istemişti. Kendisi bilirdi. Zaten bu adamı saklamak için yer bulmak bizi uğraştıracaktı ve bu görevi tek başına üstlenmesi işime gelirdi.
Hava kararmadan önce çevreyi gezip gözlem yapmıştım. Konum itibariyle avantajlıydık, onlar aşağıda kaldığı için müdahalede sıkıntı yaşayacaklardı. Güneş batmaya başlamışken hep beraber oturmuş konservelerimizi yiyorduk. Fatih bizden birkaç metre ilerde gözcülük yapıyordu.
"Komutanım lakapları kullanacak mıyız?" dedi Fuat.
"Kullanalım diye kondu o lakaplar Kaçık." dedim.
"Benim yok." dedi Enes. Gülümsedim bu söylediğine. Timin en küçüğü olmasından ve onu daha da küçük gösteren yüzünden dolayı gözüme çocuk gibi gözüküyordu.
"Buluruz."
"Benim aklımda süper bir fikir var!" dedi Salih.
"Boşver söyleme tekinsiz tekin." dedi İsmail.
"Bak oğlum senin yüzünden adım Tekin kaldı zaten. Benim lakabım dadaş. Anlıyor musun İsmuş? Dadaş! Söyle bakalım."
"Hay İsmuş kadar kafana taş düşsün!"
"Tövbe de lan kaç kilosun sen?!"
"80." dedi İsmail. Fuat küçük bir kahkaha attı.
"180'dir o."
"Yuh abartma."
"İsmuş, de bakayım dadaş."
"Ananı-"
"Söyle bakalım Salih, aklına ne gelmişti?" dedim araya girip İsmail'in sözünü keserek.
"Çaylak olsun!" dedi Salih heyecanla.
"Yaratıcılık diyince sen mı kanka?" dedi Fuat. Salih omuz silkti.
"Komutanım bence Tekin bu görevi susarak geçirsin." dedi İsmail.
"Mantıklı." dedim ciddiyetle. Salih dehşetle bana bakarken elini göğsüne koydu.
"Allah'ım ben bunları hak etmedim!"
"Bence..." diyerek gözlerini kısan Savaş bir süre Enes'e baktı.
"Bence Şeker olsun. Şunun tipine bak. Şeker gibi herif, terörist görse kıyamaz." dedi Savaş. Güzel olmuştu, Enes'te tam bayram şekeri tipi vardı.
"Komutanım şeker ne ya?!" dedi Enes dudaklarını büzerek. Küçük bir kahkaha attım.
"Çok iyi oldu, hatta daha iyisi olamazdı." dedim. İsmail sırıtırken Fatih'e döndü.
"Hacı! Gel de şu süt kuzusunun kulağına ezan okuyup 3 kere 'senin adın Şeker' de. İsmini bilsin yavrucak." dedi alayla. Enes daha da bozulurken gülüşümü saklamak için burnumu kaşır gibi yaptım.
"Komutanım gamzeniz sizi ele veriyor ama siz bilirsiniz." dedi Savaş sırıtarak. Kafamı kaldırıp göz göze gelince elimi çektim.
"Ben ne alaka lan? Kemal abi daha mantıklı." dedi Fatih.
"Oğlum senin lakabın hacı ya duruma uyumlu olsun diye. Kemal abi Bilge ya ona kitap falan okuturuz, sen dua oku." diyen Fuat'a gözlerini devirmekle yetinmişti Kemal.
"Beni karıştırmayın gençler." dedi Kemal abi.
"Ya başka bir şey olsun komutanım! Mesela aslan, kaplan, kurt. Kurt olsun, bozkurt!" dedi Enes hala bizi ikna etmeye çalışarak.
"Yok ayıboğan olsun amına koduğum!" dedi Fuat.
"Kaçık, laflarına dikkat et." dedi Kemal gözleriyle beni göstererek.
"28 yaşındayım ve hayatımın 10 senesi askeriyede geçti. Bu korumacı tavırlarınızı bırakın." dedim.
"Emrederiniz komutanım."
"Fatih gel şuraya be oğlum kimse yok işte." dedi Salih. Fatih'in benimle muhatap olmamak adına orda oturduğunu anlayabiliyordum. Bana olan bu öfkesinin nedenini bir an önce çözemezsem sinirlerime hakim olamayacaktım. Saçma sapan hareketler yapıyordu.
"Nöbet değişim zamanı." dedim ve yerden kalkıp pantolonumu silkeledim. Ben kalkınca Fatih de kalkmıştı.
Ben Fatihle yer değiştirip kayanın yanına geçmiş ve elime dürbünü alıp etrafa bakmaya başlamıştım. Arkamdaki muhabbetten diğerlerinin Fatih'e sitem ettiğini duyuyordum. Yanlış yapıyordu evet ama uyarılarımızı dikkate almıyordu ve bu durumda 30 yaşındaki adama oturup ders verecek değildik. Abimin de dediği gibi ya seve seve düzelecekti ya da döve döve.
Daha önce özellikle de astlarıma sinirlediğim ve kendimi kaybetme noktasına geldiğim olmuştu ama hiçbir askerle fiziksel kavgaya girmemiştim. Fatih sınırlarımı zorlarsa benim için bir ilk olarak adını altın harflerle tarihe yazdıracaktı ki hislerim bunun yakın zamanda olacağını söylüyordu.
Epey zaman geçmiş, hava çoktan kararmıştı. Gelen giden olmadığı için gece sakin geçiyordu. Gelecekleri saat belli olmadığı için ben uyumayıp gözlem yapmayı tercih etmiştim hem bu sayede tim dinlenmiş olurdu.
Karanlığın içinde ayın bulutlardan kurtulup yeryüzüne ulaşan sakin ışınları kendimi bir masalın içinde gibi hissetmeme neden olmuştu. Bu nasıl bir masaldı bilemiyorum ama benim prenses olmadığım gayet açıktı. Tatlı bir prenses olamayacak kadar kirliydim ve bu kirin temeli yaşadıklarım, işittiklerim, şahit olduklarımdı. Bana karşıt tertemiz hava, soğuğun da etkisiyle içimi ferahlatırken birkaç çıtırtı duymamla birlikte dikkatimi o yöne verdim.
"Benim komutanım." dedi Savaş fısıldayarak. Bu karanlıkta, sesi duyup verdiğim ufak tepkiyi görebilmiş olması büyük başarıydı. Savaş Eroğlu geçen her gün kendisini timi almakta ne kadar iyi yaptığımı kanıtlıyordu.
"Ne oldu?" dedim ona dönmeden. Yanıma gelip çöktü.
"Oturabilir miyim?" dedi sorumu duymazdan gelerek. Kafamı salladım.
"Sormana gerek yok. O kadar da dominant bir karakter değilim." dedim. Savaş burnundan verdiği nefesle birlikte erkeksi bir şekilde kıkırdarken yandan bir bakış attım.
"Üzgünüm ama o kadar dominantsınız."
"Neden uyumadın?" dedim ve ellerimi arkaya koyarak kollarımdan destek alıp geriye doğru eğildim.
"Siz neden uyumadıysanız ondan." ay ışığında parlayan lacivert hareleri yeşil gözlerimle buluşurken olduğum pozisyondan dolayı ona aşağıdan bakıyordum.
Bir süre, başta gözleri olmak üzere yüzünü incelemiş, bu hareketimi de belli etmekten kaçınmamıştım. Savaş da benim gibi dikkatle beni incelerken bakışları yüzümün her miliminde gezinmişti.
Savaş Eroğlu garip bir adamdı. Yanında çekinmeme sebep olacak kadar sinirli ama bunu sakin görüntüsüyle kamufle edebilecek kadar da profesyoneldi. Onun sorgusuna bizzat, başrol olarak şahit olmasam her yerde bahsi geçen sinirli halinin bir şehir efsanesi olduğunu bile düşünebilirdim ki benim kadar iyi bir gözleci ve analizciyi bu denli yanıltması ona bir noktada başarısından ötürü hayranlık duymama sebep oluyordu. Kendisine, çok iyi bir istihbaratçı olabilecekken tahrip uzmanı olmasının nedenini sormak aklımın bir köşesinde beklerken, bu soruyu sormak için biraz daha birbirimize alışmamızı ve samimiyeti ilerletmeyi bekliyordum.
"Ben tim komutanıyım, askerlerimin dinlenmesi gerek." dedim.
"Ben de sizin yardımcınızım." dedi omuz silkerek. Gülümsedim ve gözlerimi gözlerinden ayırıp karanlık ormana çevirdim.
"En çok neyi özledim biliyor musun?" dedim ciddiyetle. Savaş yerinde kıpırdanıp her zaman çatık olan kaşlarının altından dikkatle bana bakmaya devam etti.
"Neyi?"
"Sigara içmeyi. Şu an bir sigaram olacaktı, şöyle manzaraya karşı..." dedim iç çekerek. Görevlerde asla sigara içmezdim ve içirtmezdim. O küçük ateş sonumuz olabilirdi ve bu göze alınmaya değecek bir risk değildi.
"Sigara?" dedi Savaş kaşlarını daha da çatarak.
"Sigara. Beğenemedin mi?"
"Yani ne bileyim. Cümleye öyle bir başladın ki sahiden önemli bir şey diyeceksin sandım." diyince tek kaşımı kaldırdım ve sorgular bir ifadeyle ona baktım.
"Senli benli?" dedim göz kırparak.
"Pardon. Ağız alışkanlığı." dedi ve geldiğinden beri ilk defa gözlerini üzerimden çekti. Samimiyeti arttırmak istesem de kendime engel olamıyor, bunca yılın alışkanlığıyla rütbe kullanılmadığı her an bu konuda uyarılarda bulunuyordum. Benim de, yabancısı olduğum bu düzene alışmak için biraz süreye ihtiyacım vardı ama bana bir adım geleni uzaklaştırdığım için bir noktada Fatih'in bana olan tavrı gibi saçma bir görüntü ortaya çıkıyordu. Bu alışkanlığımı acilen bırakmalıydım çünkü iyi bir ekip olmak istiyorsak önce birbirimizin eksiklerini tamamlamamız gerekiyordu. Benim eksik yanım ailem olduğu için de onları ailem olarak görmek fikirlerime yön verecek, hata payımı azaltacaktı. Yani öyle umuyordum.
"Savaş."
"Efendim?"
"Mayın yapabilir misin?" dedim gözlerimi kısıp toprak yola bakarak. Yandan gördüğüm kadarıyla bu sorum Savaş'ın epey hoşuna gitmişti ki ilk defa gamzelerini gösterecek kadar gülmüştü. Gamze de sayılmazdı, ince çizgilerdi.
"En iyi yaptığım şey." diyince memnun bir şekilde yerimden kalktım ve esnedim.
"Göster marifetlerini bakalım."
Saatler geçmiş gün doğmaya başlamışken timi uyandırıp mevzilerimize geçmiştik. Şimdi sadece bekliyorduk.
"Bu sik kafalılar erken geçer umarım, götüm dondu!" dedi Fuat.
"Kaçık!" dedi Kemal uyararak.
"Vallahi kendimden habersiz küfür ediyorum. Benim de haberim yok yani komutanım." dedi Fuat.
"O nasıl oluyor lan?" dedi İsmail.
"Ya benim için nokta gibi. Noktasız cümle bitmemiş demektir, benim için de küfürsüz cümle öyle. Alışmışım amına- Hay!" diyince gülmeye başladım. Gerçekten bir haftadır ondan, hayatımda duymadığım küfürleri duymuştum ve dosyasında bulunan uyarı cezalarının sebebini net bir şekilde anlamıştım. Kendisi yerli yersiz her an küfür edebilen biriydi.
"Beklediğimizden kalabalık gelirlerse ne yapacağız?" dedi Fatih.
"Hazırlıklıyız. Sakinlik önemli. Birazdan ne olursa olsun sakinliğimizi koruyacağız." dedim.
"Bence İsmail fazla uzakta." dedi Fatih yine bir şeye karşı çıkarak.
"Fatih, İsmail kendi yerini kendisi seçti kardeşim." dedi Salih.
"Tamam." diyen Fatihle gülümsedim. Aklına bu detay yeni gelmiş olmalı ki lafı kestirip atmış, daha sonra da konuşmamıştı. Gerçekten sabrımı sınıyordu ve bu gülüşüm sinirdendi.
"Şeker?" dedi Fuat.
"Efendim komutanım?" dedi Enes sesine yansıyan sıkıntıyla. Bu lakabı hiç sevmemişti.
"Tamam, adını öğrendin mi diye seni denedim." dedi Fuat gülerek.
"Sağ olun komutanım." Enes trip atmaya başlamışken kendimi tutamayıp güldüm.
"Beklerken size bir şarkı söyliyeyim mi?" dedi Salih.
"Allah için sus Tekin! Senin susman bizim için en güzel melodi." dedi İsmail.
"Ayıp oluyor ama İsmuş!"
"Lan bana İsmuş diyip durma! Şey gibi, tövbe tövbe. Lakabım var benim!"
"Lakabın da çok iyi sanki amına koduğum salağı! Avarel ne lan insan utanır." dedi Fuat.
"Gayet iyi bence." dedi İsmail savunma yaparak.
"Tam seni yansıtıyor abi." dedi Enes gülerek.
"Aynı seninki gibi kesme şeker." dedi İsmail. Enes homurdanırken yolun karşısındaki toz bulutları araçların buraya yaklaştığının habercisiydi.
"Geliyorlar. Avarel senin atışınla başlayacağız, önümüzden geçmelerini bekle." dedim susmaları için uyararak.
"En sevdiğim! Ben başlayacağım." dedi İsmail keyifle. Ben tüfeği düzeltip odaklandım ve derin bir nefes aldım. Birazdan burda ortalık karışacaktı.
Araçlar yavaş sayılabilecek bir hızla buraya yaklaşırken bu yavaşlıklarının amacı ses çıkarmamak ve yoldaki toprağı havalandırmamaktı. Ne kadar başarılı oldukları tartışılırdı ama bu hamle onlar için çok zekice planlanmış bir girişimdi. Zeka seviyeleri o kadar aşağıdaydı ki bu küçük hareketle bile kendileriyle gurur duymuş olmalılardı.
"Atış için hazırım." dedi İsmail. Görev ciddiyetine girdiği ses tonundan bile anlaşılıyordu.
"Beklemede kal Avarel. Patlamayı bekle." derken dudaklarımda beliren soğuk tebessüm kontrolüm dışındaydı. Keyiflenmiştim ve bu keyifli halim birazdan olacaklardan sonra daha da artacaktı.
"Patlama mı-" diye konuşmaya başlayan Fatih'in sözü tam önümüzden gelen yüksek sesle kesilmişti.
"Çakır havayolları iyi yolculuklar diler." dedi Savaş sesine yansıyan keyifle.
Savaşla Bade gecenin sessizliğinde iki bordo bereliye yakışacak bir plan yapmış ve konumlarını göz önünde bulundurarak yola mayın döşemişlerdi. Mayını Savaş hazırlamıştı ve başarısızlık ihtimalini sıfıra indirmişti. Savaş Eroğlu'nun bugüne kadar başarısız bir düzeneği yoktu ve başarılarına bir yenisini daha eklemişti. Büyük bir patlama etkisi yaratmayacak olan düzenek plana göre ilk arabayı patlatacağı için etki alanını genişletecekti ve şu an plan tamimiyle kusursuz ilerliyordu. Ön araçtaki itler cayır cayır yanarken arkadakiler de ağır yaralıydı.
"Ne oluyor amına koyayım?!" dedi Fuat dehşetle.
"Avarel neyi bekliyorsun?!" dedim ve araçtan inenleri vurmaya başladım.
"Çakır komutanım bunu siz mi yaptınız?" dedi Enes sesine yansıyan hayranlıkla.
"Acar'ın planını icraate döktüm diyebiliriz."
"Tırın kapaklarını açıyorlar." dedi Fatih araya girerek.
"İneni vurun. Mevzinizden ayrılmayın ve elinde silah olanları vurun." dedim.
"Anlaşıldı."
Tüfeği daha sıkı kavradıktan sonra en arkadaki tırın kapaklarını açmak için koşan iti vurdum. Toplamda 2 tane tır 2 tane de kasalı araç vardı ama kasalı araçlardan biri yanıp kül olmuştu. Geride kalan arabadan sadece bir kişi inebilmiş o da tırlara koşarken beynine kurşunu yemişti. İşin sıkıntılı kısmı tırın içinde kaç kişi olduğunu bilmemekti, biz ineni vuruyorduk ama kalan sayısı muammaydı.
Ortalık iyice karışmış, silah sesleri çok yükselmişti. Patlamanın etkisiyle etrafa saçılan toz yavaş yavaş dağılırken kurşunlardan ve koşturanlardan dolayı görüş mesafemiz iyice azalmıştı.
"Avarel durumun nedir?" dedi Savaş. Biz yakın olduğumuz için daha net görsek de İsmail epey uzaktaydı ve bu şartlarda bile vurduğunu indirmesi büyük başarıydı.
"Görüşüm kısıtlı ama problem değil. Onların gölgesini görmem ölümleri için yeterli bilgiyi bana sağlar." dedi İsmail.
"Görüşüm iyi değil, yer değiştiriyorum." dedi Fatih. Şu an olduğu yerden çıkması vurulma garantisi veriyordu, bir insan bu kadar kör olamazdı.
"Hayır! Duydun mu Hacı, hayır!" dedim.
"Sesiniz gelmiyor komutanım." dedi Fatih.
"Fatih hayır dedim!" diye bağırdım. Sesimi gayet net duyduğunu hepimiz biliyorduk.
"Olumsuz." dedi Fatih. Eğer ordan çıkarsa cezasını ağır ödeyecekti. Bunu onun burnundan fitil fitil getirecektim.
"Fatih!" diye bağıran İsmail'in sesi o kadar gür çıkmıştı ki bizden metrelerce ötede olmasına rağmen bir an kulaklıktan değil de dağda yankı yapmasından duydum sanmıştım.
"Durum bilgisi ver!" dedim sakinliğimi korumaya çalışarak. Bir yandan da kayanın arkasından çıkıp kaçmaya çalışan teröristi vurdum.
"Fatih vuruldu!" dedi İsmail.
"Onu anladık zaten Avarel! Nesi var?!" dedim sinirle.
"Görüşüm yok kayanın arkasına düştü!"
"Yer değiştiriyorum!" dedi Savaş. Sesine yansıyan panik haliyle bunu gerçekten yapacağını anlamak zor olmamıştı. Bugün sabrımı ölçmeye çalışıyorlarsa çok yanlış yapıyorlardı ki bu bir sabır testi değilse daha da kötüydü.
"Sakın Çakır! Sakın yerinden çıkma!" dedim her kelimeyi tek tek vurgulayarak.
"İyiyim." dedi Fatih titrek bir sesle.
"Nerden yaralandın?" dedi Fuat.
"Sağ omuz. Kurşun içeride değil. İyiyim." dedi kısık bir sesle. Sanırım yarasına bastırıyordu ve acıdan sesi kısılmıştı.
"Yerinden kıpırdama Hacı! Yaraya tampon yapmaya devam et." dedim ve odağımı tekrar karşımdaki terör grubuna çevirdim.
"Mesafem uygun. Bomba atacağım." dedi Salih. En azından biri haber vermişti!
"Anlaşıldı." dedim ve korkudan kafasını bile çıkarmadan ateş eden kişiyi elinden vurdum. Yaklaşık bir dakika sonra ardı ardına iki patlamayla görüşümüz artık sıfıra inerken gelişine sıkıyorduk ama karşı taraftan gelen silah sesleri epey azalmıştı.
"Hacı durum bilgisi ver." dedi Kemal.
"İyiyim dedim ya! Sıyırdı sadece." dedi Fatih sitemle.
Fatih Şen'in sitemi kendineydi. İlk görevde, Bade'yi dinlemediği ilk saniye yaralanmıştı ve biliyordu, Bade ağzına sıçacaktı. Umarım sadece Bade'yle kalır diye düşündü çünkü düşündükçe liste artıyordu. Rütbe olarak diğerleri bir şey diyemezdi ama Kemal, Savaş ve özellikle Boran her şeyi yapabilirdi. Tepki gösterirlerse de haklılardı zaten Fatih'in canını sıkan da haklı olmalarıydı.
"Avarel bilgi ver." dedim.
"Yaklaşık 5 kişi sayıyorum komutanım ama görüşüm net değil." dedi İsmail.
"Ateşi kesmeyin. Tozlar dağılana kadar idare edelim, görüşümüz düzelince aşağıya ineceğiz."
"Emredersiniz komutanım."
Operasyonu sıkıntısız bir şekilde - Fatih'in yaralandığını saymazsak- tamamlamıştık. Alanı kontrol edip canlı olmadığına emin olduktan sonra karargahla iletişime geçmiştik. Bundan sonrasında bizim yapabileceğimiz bir şey yoktu, bir ekip gönderilecek ve ortalık temizlenecekti.
Helikopteri beklerken Fuat Fatih'in yarasına bakıyordu. Bense sakinleşmek şöyle dursun olayın üzerinden zaman geçtikçe ve Fatih'i gördükçe daha da geriliyordum. Sinirle kaskımı çıkarıp yere attım. Bir sağa bir sola yürken bir yandan da eldivenlerimi çekiştiriyordum. Kendime sakin olmak adına verdiğim telkinler bir işe yaramazken sıkıca topladığım saçlarımın bağını çözüp ellerimi saçlarımdan geçirdim ve Fatih'e dönüp işaret parmağımı salladım.
"Bu yaptığın hareketin bir bedeli olacak biliyorsun değil mi Hacı?!" dedim sinirle. Fatih'in sert bakışları beni bulurken kafasını salladı.
"Biliyorum." dedi hiçbir pişmanlık belirtisi göstermezken.
"O kayanın arkasından çıktığına lanet edeceksin! Andım olsun sana bir daha verilen komutlara uymayı öğreteceğim ve bana gelip öğrendiğine dair sözler vereceksin Fatih Şen!" dedim dişlerimi sıkarak.
"Sanırım şehit olmadan timden çıkamazsınız sözünüz yalan oldu." dedi Fatih soğuk bir tebessümle.
"Asla! Asla tükürdüğümü yalamam, sözümü çiğnemem. Bak ben söylüyorum. Yapmam! Timden çıkma gibi bir hayalin olmasın. Seni süründüreceğim üstçavuş. İbretlik olacaksın." dedim ve diğerlerine döndüm.
"Siz de bundan sonra ona göre hareket edersiniz!" dedim sesimi yükselterek. Sinirimden hareketlerimi zor kontrol ediyordum ama iç dünyamda ne yaşarsam yaşayayım ileride pişman olmamak için asla düşünmeden hareket etmezdim. Savaş yanıma gelip kolumu tutmak için hamle yaptı ama sert bakışlarımı görünce bundan vazgeçip gözleriyle ileriyi işaret etti. Derin bir nefes alıp gösterdiği yere yürümeye başladım.
"Komutanım biraz sakin olmalısınız, tim alışma sürecinde. Böyle şeyler yaşanabilir." dedi uyarır gibi.
"Alışma süreci ne lan? Bir de okuma bayramı yapalım isterseniz! Üzerinizde önlük yok üniforma var büyüyün biraz! İntibak haftasında mıyız sanıyorsunuz siz ben anlamadım ki. 30 yaşında adamlara da alışma süreci diye değerlendirme yapacaksak bizi sınırdan alıp İzmir'e versinler! Tatil yapalım askerlik değil!" dedim sinirle.
"Haklısınız ama Fatih'in yapısı bu." dedi. Gerginliğini gizlemeye çalışıp sakin kalmaya uğraşıyordu ama onun da sinirden her an patlayabileceğini anlamıştım.
Savaş Eroğlu karşısında sinirden yerinde duramayan kadının haklı olduğunun gayet bilincindeydi ama Fatih laf anlamıyordu. Timin içindeki bu fikir çatışması diğerlerini de etkiliyordu ve müdahale etme ihtiyacı duymuştu. Fatih'i defalarca uyarması boşuna çaba gibi hissettirince komutanını uyarmak istemişti ama hata yaptığını yeni fark ediyordu. 'Kafamı sikeyim, keşke dilim kopsaydı' diye geçirdi içinden ama olan olmuştu.
"Bak Savaş üsteğmen, beni sakinleştirmeye çalışmak yerine git Fatih'e akıl ver. Hatalı olan o ve bunun farkında değil bu yüzden ben uzun bir süre sakin olmam. Boşa uğraşma." dedim sert bir sesle. Savaş bir süre bana baktıktan sonra bir şey demeden arkasını döndü ve Fatih'in yanına gitti.
Az önce sinirle yere attığım kaskı ve eldivenleri toplayan Kemal bir yandan da hararetli bir şekilde Fatih'e bir şeyler söylüyordu. Bir bana bir Fatih'e bakan Salih derin bir nefes alıp kafasını sağa sola salladı. Bu tim komutanlığı düşündüğümden daha zordu.
Helikopterle hepimiz karargaha dönüş yaparken yol boyunca kimse konuşmamış, ortamda sadece benim ve Fatih'in birbirimize olan sert bakışlarından doğan gerginlik kendini hissettirmişti. Helikopter karargaha iniş yapınca herkes indikten sonra ben de inmiştim.
"Erce timi; bir yüzbaşı, bir üsteğmen ve 6 astsubayla görevi başarıyla tamamlamıştır komutanım!" dedim pistte bizi karşılayan albayı ve abimi görünce.
"Hoş gelniz Erce!" dedi albay.
"Sağ ol!"
"Rahat. Geçmiş olsun Fatih."
"Sağ olun komutanım."
"Nasıl oldu bu?" dedi albay. Fatih bana yandan bir bakış atıp önüne döndü.
"Yüzbaşım görev raporunda detaylıca bahseder diye düşünüyorum." dedi imayla. Ben yumruklarımı sıkarken burda albay olmasa Fatih'i nasıl döverdim diye düşünüyordum.
"Şüphen olmasın üstçavuş!" dedim dişlerimi sıkarak. Albay bir bana bir de Fatih'e baktıktan sonra derin bir nefes aldı.
"Kolay gelsin." dedi abime kaşlarıyla bizi işaret edip.
"Sağ olun komutanım." diyen abimin ardından albay gitmişti.
"Git yarana baktır Fatih. Sonra da odama gel. Hepiniz yarım saate odamda olun." diyerek arkasını dönüp giden abimin arkasından Savaş Fatih'in yanına gitti.
"Ne yapmaya çalışıyorsun lan sen?! Ne konuştuk seninle?!" Savaş Fatih'e sitem ederken onları umursamadan pistten çıkmak üzere yanlarından uzaklaşmıştım ki Fatih'ten duyduğum cümleyle olduğum yerde kaldım.
"Ne var abi?! Gidip sevgilisine şikayet edecek diye ondan mı korkacağım?" lafın bana olduğunu anlamak için doğa üstü güçlerimin olmasına gerek yoktu. Bu benim için bardağı taşıran damla olmuştu.
"Ne diyorsun lan sen?!" diyerek hızla arkamı döndüm.
"Binbaşıya diyorum komutanım. Çok yakışıyorsunuz maşallah." dedi Fatih kinayeli bir ses tonuyla. Hızlı adımlarla Fatih'e yaklaşıp çenesine bir yumruk attım. Kendimi tutamamıştım artık. Savaş kolumu tutup beni uzaklaştırmaya çalışırken kolumu çektim ve yere düşen Fatih'in üzerine eğildim ama Savaş bu sefer de arkadan belime sarılmış beni birkaç adım uzaklaştırmıştı.
"Sakin ol Bade!" dedi Savaş yüksek bir sesle.
"Benim sınırlarımı zorlama, gerçekten çok kötü olacak!" dedim Fatih'e doğru ilerlemeye çalışarak.
"Yalan mı?!" dedi Fatih dudağından akan kanı elinin tersiyle silerek.
"Fatih Allah aşkına sus be artık kardeşim." dedi Kemal isyan ederek.
"Yüzbaşım lütfen sakin olun!" diyerek beni arkaya döndüren ve çıkış kapısına sürükleyen Savaş'ın sanki 3 kilo elma taşır gibi ordan oraya taşıması daha da sinirimi bozmuştu.
"Bırak tamam!" dedim kollarını itmeye çalışarak. Savaş'ın kolları biraz bile gevşemezken beni binanın içine soktu ve kapıyı kapattıktan sonra kollarını çekti.
"Bak Bade ben de senin tarafındayım, haklısın ama bu çözüm değil." dedi Savaş beni sakinleştirmeye çalışarak. Ona bakıp dişlerimi sıktıktan sonra bir şey demeden merdivenlerden indim ve odama gittim. Sakinleşme ihtiyacı duymuyordum çünkü tepkimde sonuna kadar haklıydım.
'Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir; tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.' demişti atalarımız. Çok doğru bir sözdü. Biraz daha Türkçeleştirmek ve açıklamak gerekirse; güzel sözle yola gelmeyeni uyarmalı, uyarıyla uslanmayanı da dövmek gerek demişlerdi. Fatih Şen bunu hak etmişti. Dua etsindi ki yiyeceği dayak tek yumrukla kalsındı ama bu ihtimal de Bade arkasını döndükten sonra sıfırlanmıştı çünkü Bade gittikten hemen sonra hızla Fatih'in yanına dönen Savaş da bir yumruk atmıştı. Fatih o an 'keşke Bade geri gelip 4 kere daha vursaydı ama Savaş dokunmasaydı' demişti. Savaş Eroğlu güçlü adamdı vesselam.
