İçeriğe geç

ACAR KURT

Bölüm 6 · 16 dk okuma

ACAR KURT

Bölüm 6

5. BÖLÜM

"Öyle parçalandım ki ömrümde

Sevgiyle öfke arasında,

Sevgimi öfke vurdu

Öfkemi sevgi kaçırdı

İçim parçalandı arada..."

Can Yücel

Hangimizin çocukluğu yeterince renkli? Kaçımız yaşadığımız hayatı kendi evlatlarımız da yaşasın ister?

'Kendi çocukluğunu evladına yaşatabilmeyi dileyen, paletindeki tüm renkleri kullanmıştır hayatını boyarken.' demişti yazar. Peki kaçımızın paletinde siyah dışında renk vardı?

Adalet? Adalet çok mu zordu? Adalet neydi ve hayat neden hepimize adil davranmamıştı? Belki de topluma yansıtılacak bir değer değildi adalet, sadece bireyseldi. Eğer öyle değilse bu toplumun hali neydi?

Bade Demir;

Timin Mardin'e gelmesinin üzerinden tam bir hafta geçmişti. Tahminimce bu süreyi albay üstlerden istemişti çünkü birbirimizi tanımamız, eksiklerimizi ve iyi yanlarımızı öğrenmemiz gerekiyordu ki görevlerde ona göre mevzilenip kendimizi en önemlisi de yanımızdaki adamı koruyabilelim.

Bu bir haftada içtima adı altında onları biraz zorlamış, sınırlarını görmeye çalışmıştım. Hepsi en iyilerden oldukları için burdalardı ama itiraf etmek gerekirse düşündüğüm 'en iyi' kavramından bile iyilerdi. Tek sorun geçtiğimiz 7 gün içerisinde Fatihle milyon kez tartışmamızdı. O sinirli bir insandı ama atladığı bir şey vardı ki o da benim ondan daha tahammülsüz ve sinirli bir insan olmamdı. Savaş ise gergindi. Timin çoğu üyesiyle iyi anlaşmıştı ama onun da benim gibi sınırları vardı ve bunu belli etmekten çekinmiyordu o yüzden ona yapılan espriler de belli çerçevelerin dışına çıkmıyordu. Bizim dışımızda geri kalanlar sanki çocukluktan beri berabermiş gibi iyi anlaşmıştı. Bu durum belli bir noktada bizi de etkileyecek; Fatih, ben ve Savaş da zamanla, onlara alıştıkça samimi olacaktık. En azından temennilerim bu yöndeydi.

Kendime bir çay almış, bahçenin en köşesindeki çardağa oturmuştum. Gecenin sessizliğinde, geçtiğimiz günlerde yaşadıklarımızı düşünüp atladığım veya gözden kaçırdığım bir kısım var mı diye kendimi sorgularken keskin soğuk zihnimi ve bedenimi dinç tutuyordu. Karton bardağın içindeki çay çok fazla dayanamamış, henüz birkaç yudum alabilmişken buz gibi olmuştu. Kendime bir sigara yakıp çıkan dumanı seyrederken arkamdan gelen adım sesleriyle yerimde dikleştim. Biri sessiz adımlarla buraya geliyordu.

"Gelebilir miyim?" Boran komutanın sesini duymamla ayağa kalkıp sigarayı ağzımdan aldım ve yere atıp esas duruşa geçtim ama elini kaldırıp beni durdurdu.

"Rahat ol. Sadece yanına oturabilir miyim diye soracaktım." dedi yumuşak bir sesle.

"Tabii komutanım. Buyurun." dedim ve oturmasını bekledim. Buruk bir şekilde gülümsedikten sonra karşıma otururken elinde tuttuğu iki karton bardağın birini benim önüme koydu.

"Senin çay çoktan buz gibi olmuştur. İçini ısıtır diye getirdim."

"Sağ olun komutanım." dedim ve bardağı avuçlarımın arasına aldım. Isınan parmaklarım gevşerken bakışlarım binbaşıya döndü. Aramızda kısa bir sessizlik olurken binbaşı boğazını temizledi ve konuşmaya başlayacağını belli eden bir nefes aldı.

"Bade bir kez olsun beni dinlemek istersen eğer sana anlatacaklarım var. Biliyorum ast-üst ilişkisi dışında konuşmak hatta muhatap olmak istemiyorsun ama ben artık sana uzak olmaya dayanamıyorum. Bana komutanım demen bile zoruma gidiyor."

"İsterim."

"Ne?" dedi şaşkınlıkla. Benden bu cevabı beklemediği aşikardı.

"Ne yaşadın, bunca zaman nerdeydin ve beni neyden korumaya çalıştınız? Her şeyi duymak isterim." dedim. Buruk bir gülümseme dudaklarında yer edinirken derin bir nefes aldı. Söyleyecekleri için sıkıntıdaymış gibiydi. Gözleri elinde tuttuğu karton bardağa sabitlenirken birkaç saniye konuşmamış, tahminimce söyleyeceklerini kafasında toparlamıştı.

"Seni araştırmayı bırakmıştım. Artık uzak durmaya karar vermiştim ama çok uzun sürmedi, bu kararımdan yaklaşık 3 ay sonra sen benim bütün düşüncelerimi değiştirdin, duvarlarımı yıktın. Bundan 5 sene kadar önceydi. Ben Şırnak'ta Kartal timinin komutanıydım o zamanlar. Kardeş gibi olmuştuk hepsiyle. 22 Ağustos'ta görev çıktı. Hiç unutmam, inanılmaz bir sıcak vardı. Biz göreve gittikten sonra hava daha da ısındı sanki, sıcaktan nefes alamaz hale gelmiştik, içimizdeki kötü hisler bize birkaç gün sonranın habercisi gibiydi ama o zamanlar bunu anlayamamıştık. Yapılacak olan silah ticareti için 3 gün pusuda bekledik. Gelmesi gereken grup gelmedi. Ben o an anladım bunun yalan ihbar olduğunu ama her şey için çok geçti. Karargahla iletişime geçmeye çalışsak da sinyal çekmedi, bütün denemelerimiz başarısız oldu. Bizi almaya gelecek bir tim beklerken hazırlıksız olduğumuz bir anda çok kalabalık bir terör grubu etrafımızı sardı. Göğsümüzde, kafamıza sıkmak için ayırdığımız intihar kurşunu dışında son mühimmatımıza kadar direndik. O gün şehitlik bana nasip olur sandım ama..." diyip sustu ve dolan gözlerini saklamak için bakışlarını kaçırdı. Dudaklarını diliyle ıslatıp titrek bir soluk bırakırken soğuk havaya temas eden sıcak nefesi beyaz bir buhar olup karıştı geceye.

"Ama ben hariç 6 kardeşime nasip oldu. Son mermiyi taktım silaha ve dua ettim. Allah'ın bana verdiği canı almak için son bir güçle tetiği çektim ama daha birkaç saniye önce sorunsuz çalışan silah tutukluk yapınca olan oldu. Esir düştüm. Yaklaşık 2 hafta benden bilgi almaya çalıştılar, onların tarafına geçmemi istediler. Ben her cevap vermediğimde türlü işkenceler yaptılar. 2 hafta sonunda beni bulan istihbaratçı sayesinde kurtuldum ama sol bacağımda çok sayıda kırık vardı. Dizim paramparça olmuştu. Platin taktılar ve sahadan alındım. Emekli olmamı söylediler ama ben askeriyeyi bırakamadım. O gün ben ordan çıktıktan sonra bütün hayatım biterken yepyeni bir yaşam başladı." dedi cümlenin sonunda gözlerime bakarak. Vereceğim tepkiyi dikkatle izlerken benim dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. Kendime gelmek için biraz durup zihnimde canlanan sahneleri birleştirince bu hikaye tamamen yerine oturmuştu.

"Suriye sınırında esir düşen binbaşı. Dizini balyozla... Seni ben..." dedim cümleleri şok haliyle toparlayamazken. Onu nerden tanıdığımı hatırlamıştım ama keşke hatırlamasaydım.

"Beni sen buldun Bade. Ben senden, hayatımdan vazgeçmişken sen karşıma çıktın, hayatımı kurtardın. O gün yemin ettim kendime, seni bir daha asla bırakmayacaktım ve öyle de oldu. O günden sonra yaklaşık 3 ay hastanede tedavi gördüm. Hem psikolojik olarak bitmiştim hem de fiziksel olarak çok zorlanıyordum ama sırf bir an önce hastaneden çıkıp sana ulaşabilmek ve uzaktan da olsa abilik yapabilmek hayaliyle direndim. Ben sana çok şey borçluyum." dedi bir sigara yakarken. O günü dün gibi hatırlıyordum. Hayatımın en kötü günlerinden biriydi. Birlikte göreve çıktığımız, harp okulundan arkadaşım Batuhan o gün biz binbaşıyı bulmaya çalışırken yakalanmıştı ve infazını izlemiş, hiçbir şey yapamamıştım. Onu gözlerimin önünde öldürdükten sonra haini bulmanın rahatlığıyla bana aradığımız askerin yerini söylemişlerdi. Ben binbaşının yerini bulduktan sonra gidip kontrol etmiştim ama o görüntü de aklımdan gitmiyordu. Onu görünce bir daha yürüyemez sanmıştım fakat şu an topallamıyordu bile. Binbaşıyı gelen time teslim ettikten sonra kampı patlatmış, kalan enkaza bakıp saatlerce Batuhan için ağlamıştım. Künyesi hala bendeydi...

"Beni daha öncesinde araştırmadın mı?" kaşlarını kaldırıp bana baktı ve güldü.

"Seni evlatlık almışlardı ve uzaklaşmıştık. Zaten o zamanalar miniciktin, sana bakmaya kıyamazdım, daha bir yaşında bile değildin. Bir yıl sonra ben de evlatlık alındım fakat beni alan aile terör örgütüne finansal destek sağladığı için bir sabah düzenlenen operasyonla tutuklandı. O operasyonu yürüten binbaşı Murat Akın beni himayesi altına aldı. Teröristler peşime düşmüştü, her yerde beni arıyordu ve Murat abi hep beni korudu, beni bulamasınlar diye adımı değiştirdi, bilgilerimi gizledi. Bana kendi evladı gibi baktı. Senden haber getirirdi hep. Ben seni 13 yaşımdan beri takip ediyorum. Sonra işler karıştı. Ben harp okuluna girdikten kısa bir süre sonra Murat abi şehit oldu. Şehit yarbay Murat Akın. Ben mezun olduktan sonra özel kuvvetler eğitimi, time atanma, başımdaki teröristler derken sana kıyamadım. Kendi kötülüğümü sana bulaştırmak istemedim ama ben hep senin yanındaydım."

"Peki benim asker olduğumu, o kötülüğe zaten bulaştığımı öğrendikten sonra neden yanıma gelmedin?"

"Korktum. Bunca zaman nerdeydin dersin diye korktum. Asker olmuş birine ben bir zamanlar teröristlerin evladıydım demekten korktum. Ama seni bir saniye bile bırakmadım. Seni Savaş'ın yanından almaya gelmeden önce de kendime bir söz verdim. Eğer bir gün beni dinlemek istersen sana her şeyi anlatacağıma ve bu sefer korkak olmayacağıma dair bir sözdü bu ama sözümü tutamadım. Hala korkuyorum çünkü. Çıkıp gidersin, bu anlattıklarımdan sonra bir daha yüzüme bakmazsın diye hala korkuyorum." sigaradan çektiği derin nefesi havaya üflerken ben sadece onu izliyordum. Bu saatten sonra ne yapacaktım? İkimiz de çok kötü şeyler yaşamıştık.

Boran Akın gerçekten korkuyordu. Teröristlerin yanında kalmış, iki haftada bir sürü işkence görmüş ve bir kez korkmamış binbaşı korkuyordu. Hayatım diyerek nitelendirdiği askerlik avuçlarının arasından kayıp giderken korkmayan adam şimdi karşısındaki kadının ağzından çıkacak iki cümle için titriyordu.

Anlatsalar kimsenin inanmayacağı, dinleyeni bile hüzne boğacak olanları yaşamış iki yaralı kardeş yılların ardından Mardin'deki bir sınır karargahında, aynı masada, karşı karşıyaydı. Bu durumda ne yapılması gerekirdi bilmiyorum ama gelinen noktada gereklilikler umurumda değildi. Boran Akın ya da Barkın Demir, isminin bir önemi yoktu çünkü o benim için bu saatten sonra abiydi. Abimdi ve tek ailemdi.

Yanlış hamleler bile yapmış olsa bu yanlışları benim için yapmıştı. Beni düşünmeye çalışmıştı. Ben kendimi yalnız sanırken o hep görünmez bir kahraman olup bana destek olmuştu ve bunun farkında yeni varıyordum. İkimiz de geç kalmıştık; o gelmek için bense dinlemek için.

Ama Bade Demir'in hep söylediği gibi;

Geçmişe pişmanlık duyacak, geleceğe kin tutacak zamanımız yoktu. Bizler askerdik ve ölümle sevgiliydik.

"Ben de seni dinlemek isterim. Yaşadıklarını biliyorum ama o zamanlarda korkularımdan dolayı yanına gelemedim. Ne hissettin, ne düşündün, canını en çok kim yaktı? Benimle bir kardeşin abisiyle dertleştiği gibi dertleşmek istersen her zaman dinlerim Bade ve inan buna çok ihtiyacım var, sana çok ihtiyacım var. Ben hep seni dinlerim abiciğim, sen yeter ki bana gelmek iste." dedi gözünden düşen yaşı silerken.

"İkimiz de zor şeyler yaşadık. Belki bunlar bir anda hatırımızdan silinmez ama biz üzerini kapatıp yolumuza devam ederiz. Hep yaptığımız gibi bu gece üzülür, yarın sabah intikama doyarak uyanırız. Bana bu kadar sene çektiğim yalnızlık yetti. Bu saatten sonra ne kadar olur bilemiyorum ama birinin, hatta senin 'kız kardeşin' olmayı çok isterim abi. " dedim gülümseyerek. Şaşkınlıkla bana bakarken dudaklarını birbirine bastırdı ve kalkıp yanıma geldi. Kolunu omzuma atıp beni kendisine çekince ben de kollarımı beline doladım. Gecenin karanlığında ve soğuğunda öylece durduk. İkimiz de kaybetmekten korkar gibi sıkı sıkı birbirimize sarılmışken derin bir nefes çektim içime. Yıllar sonra ilk defa kendimi bu kadar güvende hissediyordum.

Kendi ayakları üzerinde durmuş ve bu güne kadar hep tek kalmış Bade Demir bugün ilk defa 'birine ihtiyaç duymak' kavramını anlamıştı. Bu ihtiyaç kendi yetersizliğinden ya da savunmasızlığından değildi. İnsan ne kadar tam olursa olsun hayatında güvenebileceği ve yorulduğunda sırtını yaslayabileceği biri olmadan uzun süre ayakta duramazdı. İnsandık ve yalnızlık Allah'a mahsustu...

Çocukluğumda kimseye naz yapamamış olmaktı beni bugün olduğum konuma getiren. Kötü bir yurt hayatım yoktu ama okulda, parkta ailesiyle gelen, mutlu olan çocukları gördükçe imrenirdim hep. Çocuk aklımla kıskanırdım onları. Sonra da kendime nasihat verirdim. Herkesin bir sınavı olduğunu, kimsenin hayatının kolay olmadığını hatırlatmaya çalışırdım zihnime.

"Anlat güzelim. Anlat Bade, atma içine artık. Kendi kendini büyüttün biliyorum ama bu gece çocuk olup abine şikayet etsen herkesi, hayatını. Ne bileyim işte, dertlerini anlat bana. Çocukluğunu anlat mesela." dedi abim. Gülümsedim ve yerimden doğrulup masanın üzerinden bir sigara aldım. Derin bir nefes alıp sigarayı yaktıktan sonra abime döndüm.

"İyi bir öğrenciydim. Öğretmenlerim hep bana gelip geleceğin doktoru, mühendisi olacağımı söylerdi. Veli toplantılarımdan gururla dönen bir ailem yoktu ama ben kendi kendime veli olmuş yine kendimle gurur duymuştum. Okuldan gelince özellikle de cuma günleri verilen bütün ödevleri hemen yapardım ki hafta sonu bol bol zamanım olsun." dedim ve dudaklarımı birbirine bastırdım. Şimdi düşüyordum ve anlıyordum; çocukluğum zordu, çok zordu. Bunu bilmek ve ilk defa dile getirmek boğazımda bir yumru yaratmıştı. Sigaradan derin bir nefes çektim.

"Hafta sonları erkenden uyanır yurdun caddeye bakan korkuluklarının önüne otururdum. Akşama kadar o soğuk beton zeminin üzerinde dışarıdaki aileleri izlerdim. Yurdun karşısındaki parka çocuklarını getiren anne babaları seyrederdim. Onları kendi ailem gibi hayal etmek en sevdiğim şeydi. Özellikle pazar günleri caddeden geçen arabaların içindeki mutlu aile tablosunda kendimi düşünür, o hayatı ben yaşasam nasıl olurdu diye hayaller kurardım." abim bir eliyle sessizce akan gözyaşlarını silerken güldüm.

"E tabi bütün gün orda oturmaktan her pazartesi hasta olurdum. Sonra bir hafta sümüklü gezerdim ama cuma gününe kadar iyileşip hafta sonu yine aynı şeyleri yapardım. Yurt müdürüm en son benim orda oturmaktan vazgeçmeyeceğimi fark etmiş ve hasta olmamadan bıkmış olmalı ki bana bir minder vermişti. Betonun üzerine değil de mindere oturmam için."

"İşe yaradı mı bari?" dedi abim titreyen sesiyle. Başımı sağa sola salladım.

"Hayır. Yine sümüklüydüm." dedim gülerek. Abim de güldü bu söylediğime.

"Bade, ben gerçekten-" derken sözünü kestim.

"Bizi kader ayırdı. Özür dilemenin ve kendini suçlamanın bir manası yok." dedim. Sıkıntıyla bir nefes verirken kafasını salladı.

"Ağlama binbaşı. Sabah nöbetçi erlerin dilinde dalga konusu olursun." dedim alayla.

"Duyguların körelmiş." dedi sakince. Haklıydı. Dinleyeni bile ağlatan hikayelerin yaşayanı yakıp kavurması lazımdı ama ben artık tepki veremiyordum. Zamanında çok yanıştım ve kalan küllerim artık tutuşmuyordu.

Boran Akın farkındaydı, kız kardeşinin içinde olan yangını görüyordu ama Bade'nin tepkisizliği onu daha çok üzüyordu. Bade'ye bu gece çocuk ol demişti ama işler karışmış, şimdi çocuk gibi ağlayan kendisi olmuştu. Bu gece her şey için dökmüştü gözyaşlarını. Yaşayamadıkları ve yaşadıkları her şey için. Askerlerin karşısındaki o güçlü duruşu bu gözyaşları için sarsılacaksa sarsılsındı. Yarın sabah bütün karargah onu konuşacaksa da konuşsundu. Şu an hiçbir şey umurunda değildi.

"Öyle oldu. Yaşarken ilk zamanlarda acı hissederdim fakat artık yok. Ben tükendim, kendi kendimi tükettim. Çocukluğumun ardından kendime silah arkadaşlarımı aile olarak gördüm ama çoğunu gözlerimin önünde şehit vermek, infazını izlemek benim duygularımı aldı. İçimde sadece intikam kaldı ama intikam da duygu sayılmaz. Hırsın getirisi, iğrenç bir hissiyattan başka bir şey değil. Bir gün ölürsem hırsım yüzünden olacak sanırım." dedim soğuk bir tebessümle.

"Ölme Bade. O bir gün gelse de sen gitme çünkü artık abin var. Senin dönüşünü, sağ salim gelişini bekleyen, yollarını gözleyen abin var. Artık kaybedecek şeylerin, seni kaybetmekten korkan biri var bundan sonra ona göre hareket et lütfen. Bunu al ve yanından ayırma. Bir gün bir karar vermen gerekirse buna bak ve o kararı ona göre ver." dedi ve sağ elimin avuç içine bir kolye bıraktı. Ucunca minik, yeşil bir kelebek vardı. Sorgular gözlerle abime baktım.

"Annemin kolyesiydi, boynundan hiç çıkarmazdı. Kazanın olduğu gün evde unutmuş. Bu kolyeye bak ve ailesini yıllar sonra bulmuş bir adamı tekrar öksüz bırakmak ister misin ona göre karar ver. Sen benim tek ailemsin, bunu unutma." dedi sona doğru fısıldar gibi. Gözlerim dolmuştu işte! Sağ elimi yumruk yapıp kolyeyi avcumun içine hapsederken abime sarıldım. Okul dönüşü annesine sarılan bir çocuk gibi. Gece kabus görüp korkuyla babasına sığınan normal bir çocuk gibi sımsıkı sarıldım.

"Yeter ağlayacağım şimdi. Senin umurunda olmayabilir ama erler benim hakkımda konuşursa ortalık karışır." dedim gülmeye çalışarak. Bir gece için bu duygusallık çok fazlaydı. Abim beni sakinleştirmek ister gibi sırtımı sıvazlarken dişlerimi sıktım ve kadere lanet ettim. Hayatımda ilk defa biri sırtımı sıvazlamıştı.

"Gidip uyuyalım. Yarın görev olabilir." dedim ve ayrıldım. Kafasını salladı.

"Uyuyalım." dedi imayla. Odama gidince sessizce ağlayacağımı bilirmiş gibi bir ima vardı yüzünde. Ağlamaktan çekinmezdim ama sanki benim gözümden bir damla yaş düşse paramparça olacakmış gibi bakıyordu gözlerime. Ona bunu yapmak istememiştim.

Birlikte karargah binasına girdikten sonra uyumak için odalarımıza ayrılmıştık. Ben odaya girer girmez tuttuğum gözyaşlarımı bırakırken yatağa oturdum ve hala avcumun içinde sımsıkı tuttuğum kolyeye baktım. Annemindi. Benim annemindi. Üzerindeki minik kelebeği başparmağımla okşarken bir süre öylece oturdum.

Başım ağrımaya başlamışken kendime geldim ve ayağa kalkıp aynanın karşısına geçtim. Annemin kolyesini boynuma taktıktan sonra üzerimi değiştirip elimi yüzümü yıkadım ve kendimi yatağa attım.

Bu gece üzüleceklerdi ve yarın sabah intikama doyarak uyanacaklardı, hep yaptıkları gibi...

Sabah 5 gibi uyanıp bir süre hayatı sorgulamış ve rahatlamak için sıcak bir duş almıştım. Bugün görev çıkabilme ihtimaline karşı içtimada timi çok zorlamayacaktım. Zaten geçtiğimiz bir haftada yeterince gözlemlemiştim.

Saçlarımı gelişigüzel kuruttuktan sonra üzerimi değiştirmiştim. İçtima saatine az kaldığını görünce saçlarımı örmüş ve oyalanmadan odandan çıkmıştım. Kapıyı açıp hızlı bir adım atmıştım ki birine çarpmamla geriye sendeledim. Düşmemem için kolumu kavrayan büyük elin sahibine bakınca Savaşla göz göze geldik.

"Komutanım iyi misiniz?"

"İyiyim. Ne oldu sabah sabah kapımdasın? Rüyanda mı gördün?" dedim kolumu elinden çekerek. Güler gibi olurken boğazını temizledi.

"Boran binbaşım harekat odasına çağırdı. Görev varmış, onun için gelmiştim." dedi.

"Tamam gidelim. Diğerleri nerde?" dedim adımlarımı harekat odasına çevirerek. Savaş da bir adım kadar arkamda beni takip ediyordu.

"Herkes harekat odasında." kafamı salladım. Alt kata inip odanın önüne gelince üzerimi düzelttim ve kapıyı çaldım. Savaş her hareketimi dikkatle inceliyordu. Bu durum hoşuma gitmişti. Bana hemen güvenmemeleri, beni gözlemlemeleri onların profesyonelliğini belli ediyordu. Her zaman biraz şüphe iyiydi.

"Yüzbaşı Bade Demir, Ankara."

"Kıdemli üsteğmen Savaş Eroğlu, Çanakkale."

"Rahat. Geçin oturun." dedi abim. Baş selamı verip masanın en başındaki sandalyeye otururken Savaş da yanımdaki yerini almıştı.

"İlk görevinize hazır mısınız Erce?" dedi abim hepimize göz gezdirerek.

"Daima hazırız komutanım." abim memnun bir şekilde kafasını sallayıp ayağa kalktı ve projeksiyonun önüne geçti.

"Yarın için sınırdan geçecek bir grubun istihbaratını aldık. Yaklaşık 50 kişilermiş. Geçiş için izinleri yok, ülkeye kaçak girmeye çalışacaklar ve bu da bizim için tehlike unsuru oluşturuyor. Sivil değiller, gelecek olan grup hazırlıklı."

"Hangi taraftan girecekler?" dedim.

"Mardin'in sınır köylerinden geçtikten sonra kapıya uğramadan içeriden dolaşacaklar. Tırların içine saklanacaklarını düşünüyoruz."

"Sivil olma ihtimalleri yok mu?" dedim emin olmak için.

"İlk önce güvenmelisiniz komutanım ki güven isteyebilin." dedi Fatih yine ve yine laf sokma çabasına girerek.

"Fatih!" dedi abim uyarı dolu bir tonlamayla.

"Çok kez gördüm ben içerideki istihbaratçıyı bulmak için arkadan dönen kahpe oyunları. Örgüt üyesi diye tırlara yüklenilen insanların aslında sivil çıkması ve bizim insan ticaretini patlatıp yanlış istihbarat yüzünden sivilleri vurmamız daha önce de olmuş şeyler. Amaçları 'acımasız Türk askeri' izlenimi vermek. Sen bu konulara hakim değilsen tecrübeni sorgularım üstçavuş." dedim açıklama yaparak. Her konuşmamız böyle oluyordu. Fatih bana imayla laf sokuyor, düşüncelerime karşı çıkıyordu ve sonucunda lafı yiyip susuyordu.

"İstihbarat güvenilir. Sorun çıkmayacak. Bugün gidip alan kontrolü yapacaksınız ve mevzileneceksiniz. Yarın için net bir saat yok elimizde ama öğleden sonraya kalmaz diye düşünüyoruz."

"Bizden istenen biri var mı?" dedi Savaş.

"Yok. Hepsini etkisiz hale getirin." diyerek bana dönen ve sıkıntılı bir nefes veren abime sorgular şekilde baktım.

"Acarın geldiğini duyurmanı istediler." bedenim gerilirken kaşlarım da eş zamanlı olarak çatılmıştı.

"Beni İran'dan alıp Suriye'ye verdikten sonra neden yerimi açık etmem isteniyor? Bu timin kurulma amacı bu değil mi?" dedim sert bir ifadeyle. Acar'ın burda olduğunu duyurmak saçmalıktı!

"Timin kurulma amacı en iyi timi oluşturmak değil mi?" dedi Fatih araya girerek.

"Hepiniz çıkıp hazırlanın. Bade sen kal." dedi abim.

"Komutanım bilmediğimiz ne var? Bize de açıklayın!" diyerek sesini yükselten Fatih'e döndüm sinirle.

"Çık dışarıya!" diye bağırdı abim. Fatih belirginleşen çene hattından da anlaşılacağı üzere dişlerini sıkarak derin bir nefes aldı ve yerinden kalktı.

"Güven, çok önemsediğiniz sadakat! Bunları gizli saklı iş yaparak mı kazanacaksınız?!" dedi Fatih yüksek bir sesle. Savaş ayağa kalkıp Fatih'i kolundan tuttuğu gibi dışarıya çıkarırken diğerleri de onların arkasından gitti. En son odadan çıkan Enes kapıyı kapatınca şakaklarımı ovdum.

Fatih yaralı bir adamdı ve Bade bunu fark edebilecek kadar dikkatliydi. Asıl olan dikkati de değildi. Bade de yaralıydı, timdeki çoğu kişinin ortak noktası yaralarıydı. Ama tepkisini ortaya koyan ve sınırını aşan Fatih ileride çok pişman olacaktı. Tepki gösterdiği ve güvenmediği bu kadına hayranlık duyacağı günler çok da uzak değildi.

"Göreve Fatih gelmemeli." dedim sakince.

"Böyle bir şey olmaz yüzbaşım. Seni time Fatih'i almaman konusunda uyarmıştım."

"Hayır. Sadece Savaş konusunda uyardınız komutanım. Fatih ve Savaş anlaşamaz demiştiniz, hatırlatırım." dedim başımı kaldırarak. Dün akşamın ardından ikimizin de görev bilincinde rütbeleri kullanarak konuşması olması gerekendi. İş ve özel hayat birbiriyle karıştırılmamalıydı.

"Fatih'i görevden alıkoyamayız."

"Acar konusu?" dedim gözlerimi kısarak.

"Ankara bu şekilde istedi."

"Benim muhatabım kim komutanım? Ankara kim? Bunu isteyen komutanın ismi bana bizzat lazım." dedim sakince.

"Ne düşünüyorsun?"

"Bana sadece kendisinin rütbesini ve ismini verin. Ben buraya Acar olduğum ortaya çıktığım için geldim. Şimdi gidip bağıra bağıra burdayım demeyeceğim. Tutanak tutmak isterseniz görev dönüşü bizzat imzamı atarım." dedim verilen emiri yerine getirmeyeceğimi belirterek.

"Tamam gidin gelin duruma bakacağız. Ben araştıracağım." dedi düşünceli bir şekilde. Kafamı sallayıp ayağa kalktım ve odadan çıkmak için hareketlendim.

"Bir kere sarılsam gitmeden?" diyince sırtım ona dönük olduğu için rahatça gülümsedim. Arkamı dönüp kafamı sallayınca yavaş adımlarla gelip sarıldı.

"Çok dikkatli olun. Lütfen dediklerimi unutma, seni bekleyeceğim abiciğim. "

"Dikkat edeceğim." dedim ve sarılmayı çok uzatmadan ayrıldım.

Bölüm sonu

3 yorum