"Vatan mutlaka selamet bulacak, millet mutlaka mutlu olacaktır. Çünkü kendi selametini, kendi saadetini memleketin ve milletin saadeti ve selameti için feda edebilen vatan evlatları çoktur." demişti ulu önderimiz Mustafa Kemal. Bugün Mardin'de vatanının ve milletinin saadeti için buluşacak 8 şanlı asker; vatan evladıydı. Kendi selametini, kendi saadetini feda edebilen vatan evlatlarıydı. Onlar için mevzubahis vatandı ve gerisi teferruattı. Bu yüzden onlar Türk askeriydi, en iyilerdi ve hep en iyi olarak anılacaklardı...
Bade Demir;
Postallarımın bağcıklarını bağlayıp ayağa kalktım ve üniformamı düzelttim. Sıkıca ördüğüm saçlarımı taçlandıran bordo berem, yeni ütülendiği belli olan kusursuz üniformam ve henüz üzerinde toz bile bulunmayan postallarımla gayet iyi duruyordum.
Orhan albayla konuşmamızın üzerinden 2 gün geçmişti ve bugün tim üyeleri gelmişti. Hiçbiri tim komutanını bilmiyordu. Benim hakkımda bir bilgileri yoktu çünkü dosyalarda Boran binbaşının adı vardı. Son kez aynadan kendime baktım. Dik omuzlarım ve çatık kaşlarımla time ciddiyetimi belli edebileceğimi umarak odamdan çıktım ve toplantı odasına gittim. Ahşap kapının kulpunu tuttuktan sonra derin bir nefes alıp içeriye girdim.
Kapının tam karşısında, masanın başında oturan ve çenesini kaşıyan Savaş üsteğmen beni görünce kalakalırken Enes hızla ayağa kalktı.
"Dikkat!" diye bağıran Enes'in ardından herkes ayağa kalkarken Savaş hala şoktan çıkamamış yerinde oturuyordu. Ben sert bir şekilde Savaş'a bakarken şoka girdiğini anlayan Kemal kolundan tutup kaldırdı. Bu hareketle kendine gelen Savaş esas duruşa geçmişti.
"Hoş geldiniz Erce timi." dedim sert bir ifadeyle.
"Sağ ol!" hepsinin aynı anda çıkan sesi odanın duvarlarında yankılanıp kulaklarıma ulaşırken herkese tek tek göz gezdirdim.
"Rütbe sırasına göre tekmil verip oturabilirsiniz." dedim ve masanın başında, az önce Savaş'ın oturduğu yerin karşısında kalan yere oturdum.
"Kıdemli üsteğmen Savaş Eroğlu, Çanakkale!"
"Astsubay başçavuş Kemal Üstün, Bolu!"
"Astsubay kıdemli üstçavuş Fuat Güngör, Aydın!"
"Astsubay üstçavuş Salih Tekin, Erzurum!"
"Astsubay üstçavuş İsmail Güçlü, Kastamonu!"
"Astsubay üstçavuş Fatih Şen, Muş!"
"Astsubay çavuş Enes Balcı, Artvin!" hepsi tekmil verdikten sonra yerine oturmuş dikkatle bana bakıyordu. Derin bir nefes aldım ve ellerimi masanın üzerinde birleştirip rahatça arkama yaslandım.
Bade çok iyi bildiği beden dilinin insan psikolojisi üzerindeki etkilerini kullanmaktan çekinmiyordu. İlk izlenim olarak time güven vermeli ve kendinden emin duruşuyla onları etkilemeliydi ki bu işte şimdiden başarılı olmuştu.
"Ben tim komutanınız yüzbaşı Bade Demir. Timi ben kurdum, hepinizi buraya ben çağırdım. Alanında en başarılı askerlerden oluşan özel bir tim kurulması istendi. O yüzden burdasınız, burdayız. İçinizde beni tanıyanlar vardır belki." dedim Savaş'a bakarak.
"Nasıl olur?" diye fısıldayan Savaş'ı duymamla masaya doğru eğildim.
"Uzmanlık alanım istihbarat. Senin için yeterli bir açıklama mı üsteğmen?" dedim düz bir ifadeyle.
Savaş Eroğlu şaşkındı. Uzun zamandır böylesine ters köşe olmamıştı ve şu an şaşkınlığını gizleyemiyordu. Bir terörist olarak teslim olan ve sorgu sırasında epey zorladığı, Ankara'dan gelen tim olmasa daha da zorlayacağı kadın şu an tam karşısında, komutanı olarak oturuyordu. Binbaşı Boran ve timi, Bade'yi almaya geldiğinde onun asker olduğunu söylememişti. Defalarca kendi kendine düşündü Savaş, böyle bir şey nasıl olabilir sorusu zihninin içinde dönüp dururken toplantıya odaklanamıyordu.
"Komutanım ben-" derken elimi kaldırıp susturdum.
"Daha sonra odama gelirsen bu konuyu konuşuruz. Burası yeri değil." dedim ve önümdeki dosyayı masanın ortasına doğru ittirdim.
"Ben bir kadın komutandan emir almam, saygı duymam, tereddüt ederim diyen varsa hemen şimdi bu dosyayı imzalasın ve çıkıp gitsin. Burda yapamayacağını düşünen varsa da imzalayabilir. Ya şimdi ya hiç." dedim ve birkaç dakika bekledim. Kimse hareket etmeyince gözlerimi kıstım ve masadan destek alarak ayağa kalktım.
"Erce ne demek bilir misiniz?" dedim sakinlikle.
"Yiğitçe savaşan erkek demek komutanım." dedi İsmail. Dilimi damağıma vurdum ve kafamı sağa sola salladım.
"Yiğitçe savaşan askerler demek. Bazı fikirsiz kaynaklar askerse erkektir düşüncesiyle çeviriyi o şekilde yapıyor. Fakat doğrusu askerdir." dedim ve masanın ortasında duran dosyayı elime aldım.
"Bu timden çıkmak için iki şansınız vardı. Biri bu dosyayı imzalamaktı ve onu an itibariyle kaybettiniz. Diğer seçenek de şehit olmak. Bu saatten sonra şehit olana kadar beraberiz o yüzden sakince kurallarımı konuşalım." diyip derin bir nefes aldım ve boğazımı temizledim.
"Ciddiyet. Görev esnasında ciddiyeti kaybetmeyeceğiz. Herkes yerine göre davranmayı bilecek. Saygı. Saygı ne olursa olsun sağlanacak, sivilde de olsak her koşulda sınırlarımızı bileceğiz. Sadakat. Benim emirlerim ölmeniz yönünde bile olsa yapacaksınız. Bana güveneceksiniz ki bunu zamanla da kazanacağız, birbirimize bağlanacağız. Kardeşlik. Hepimiz kardeş olacağız, kimse kimseyi kayırmayacak." derken Fatih'in güldüğünü görmemle arkasına geçtim ve dosyayı sert bir şekilde önüne koydum.
"4 ilke saydım. Ciddiyet, saygı, sadakat ve kardeşlik. Bunlar sana komik geldiyse imzala ve git üstçavuş."
"Bu noktadan dönmem komutanım o yüzden imzalamayacağım ama emirlerimiz ölmemiz yönünde olursa yapmam." dedi kendinden emin bir şekilde.
"Beni dinleseydin bu cümlelerin devamında; tereddüt ederseniz veya karşı çıkarsanız sizi seve seve eğitirim diyecektim. Bir dahakine tepki göstermeden dinlemeye çalış Fatih."
"Kusura bakmayın ama-"
"Kusura bakarım ve 'ama'dan sonrası beni ilgilendirmez. Ben bir Türk subayıyım. Sizi, askerlerimi göz göre göre ölüme gönderecek değilim. O konuşmamda 'ne olursa olsun emirlerime uyun' demek istemiştim ama senin canın bir noktada bana karşı olduğunu belli etmek istediği için bu saçma savunmayı yaptın. Şimdi sus ve dinle Fatih." dedim ve tekrar yerime geçip oturdum.
Fatih karşısında gördüğü kadın komutanı ciddiye almış mıydı? Bunun cevabı kesinlikle evetti ama ona güvenmek istemiyordu. Hayatına giren kadınlardan tecrübe ettiği gibi ona göre tek bir doğru vardı ki bu da kadınlara güvenilmemesi gerektiğiydi. Fatih Şen bu düşüncesi belli etmekten de hiç çekinmeyecekti.
"Savaş Eroğlu ve Fatih Şen sizin hakkınızda birkaç duyum aldım ki bunların doğruluğunu kendim de görebiliyorum. Burda sizin asabiyetiniz geçmez. Kavga etmek isteyen varsa spor salonundaki kum torbasını yumruklayabilir. Memnun değilseniz de ağlayarak günlüğünüze yazabilirsiniz. Timde anlaşmazlık istemiyorum. Bu saatten sonra biriz. Tek beyin, tek kalp, tek söz, 8 vücut. Bir bütün olarak hareket edeceğiz ki başarılı olabilelim. 8 farklı uzmanlık alanı. Tıpkı organlar gibi olacağız. Birimiz hata yaparsak ya da düşersek hepimiz etkileniriz. Özellikle tim komutanı olarak ben ve yardımcım Savaş. İkimiz hayati organlarız. Tim komutası bizde bunu unutmayın ve söylenilenin dışına çıkmayın. Ayrıca hiyerarşi severim. Herkes kendi fikirlerini ast-üst ilişkisini unutmadan belirtebilir." dedim ve tek tek herkese baktım. Konuşmaları ya da soru sormaları için süre veriyordum.
"Komutanım düzen nasıl olacak? İçtima, eğitim gibi..." dedi Salih çekinerek.
"İçtima her sabah 6'da. Geç kalmayın. Beklemeyi de bekletmeyi de sevmem. Önümüzdeki günler için gündemde bir eğitim planı söz konusu değil. Gelişme olursa sizleri haberdar ederim. Başka sorusu olan?”
"Binbaşı Boran Akın'ın bu timle bağlantısı nedir?" dedi Fuat.
"Erce timinin karargah ayağı. Görevlerde iletişime onunla geçeceğiz. Operasyon bilgilerini ondan alacağız. Ayrıca kendisi bana ulaştı ve timin kurulmasında büyük rol oynadı." dedim. Fuat kafasını salladı.
"Başka sorunuz yoksa çıkabilirsiniz. Eğitim üniformalarını giyip içtima alanına gelin." dedim. Savaş hariç hepsi kalkarken Savaş yerinde oturmuş bana bakıyordu. Ben de aynı şekilde ona bakarken herkes odadan çıkmıştı. Aramızdaki mesafeye rağmen mavi gözleri net bir şekilde kendini belli ediyordu. İfadesi ilk karşılamamızdaki kadar sert değildi.
"Komutanım beni yanlış anlamayın. Özür dilemeyeceğim çünkü o anda benim gözümde bir teröristtiniz. Ben sadece bunun sonucunda nasıl bu time katıldığımı soracaktım. Beni kim önerdi? Hepinizi ben seçtim dediniz ama sanırım ben o 'hepiniz' kavramının dışındayım." diyince dudaklarım iki yana kıvrıldı.
"Seni ben seçtim Savaş. Hatta binbaşım beni epey uyardı ve vazgeçirmeye çalıştı. Ona da dediğim gibi; ben kişisel sorunlarımı işime yansıtmam. TSK'nın en iyi tahrip uzmanını sadece işini yaptı diye timime almayacak olsaydım bugün burda olmazdım." dedim ve ayağa kalktım.
"Bu konudan kimseye bahsetmezsen ikimiz için de iyi olur." dedim. Savaş da ayağa kalkarken kafasını salladı.
"Emredersiniz komutanım!" Savaşla birlikte toplantı odasından çıktıktan sonra ben binbaşının odasına gitmek üzere adımlarımı üst kata çevirmiştim.
Ben asıl sıkıntıyı Savaşla yaşarız diye düşünürken Fatih beni oldukça şaşırtmıştı. Sinirli bir adamdı ama mantıklı düşünmeden fevri hareket ediyordu. Bu da benim sabrımı çok zorlardı. Gözlemlerim sonucu Savaş'ın daha sert bir insan olduğuna karar vermiştim çünkü Fatih öfkesini göstermekten çekinmezken Savaş gayet sakin bir şekilde dinlemiş, olayları gözlemlemişti. Bu adam düşündüğümden daha iyiydi.
"Bade?" diyen binbaşıyı duyunca kendime gelip arakamı döndüm ve esas duruşa geçtim.
"Rahat. İyi misin?"
"İyiyim komutanım. Ben de sizin yanınıza geliyordum. Tim eğitim alanında." dedim. Kafasını salladı ve eliyle yanından yürümemi ister gibi işaret etti.
Boran Akın kız kardeşinin ona 'komutanım' dışında seslenmesini istiyordu. Her seferinde bunun hayal kırıklığını yaşamak artık canını yakmaya başlamıştı. O da hemen boynuna atlayacağını düşünmemişti ama bir kere onu dinlese olmaz mıydı?
"Sıkıntı mı var?"
"Yok."
"O zaman neden bu kadar düşüncelisin?" sabah sabah bu kadar soru sormasına gözlerimi devirmemek için zor dururken derin bir nefes aldım.
"Üstçavuş Fatih Şen, bizi düşündüğümden fazla zorlayacak." dedim. Binbaşı durup bana döndü ve kaşlarını çattı.
"Bir şey mi dedi?" dedi sert bir sesle.
"Bana muhalefet olduğunu ve yerini belli etti. Amacı sert kişiliğini göstermekti ama mantıksız hamleler yapıyor."
"Bana da belli etsin bakalım yerini." diyip yürümeye devam eden Boran komutan sanırım biraz gerilmişti.
Beni korumaya çalışması ve bu hareketleri ondan yapması içimdeki yarayı sızlatırken bu sızı ilk gün ki kadar acı vermiyor, aksine hoşuma gidiyordu. Çocukluğumu onunla geçirsem ve beni koruyup, benim için endişelenen biriyle birlikte büyüsem; beraber düşüp beraber ayağa kalktığımız, benim bütün anılarıma şahit olan, her şeyimi bilen, yeri geldiğinde çekindiğim ama sonsuz güvendiğin bir abiye sahip olsam nasıl olur diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum. Zihnimde dönen bu düşünceler ilk başlarda onu yaşayamadıklarımdan sorumlu tutsa da biraz düşününce aslında onun da ne yaşadığını merak ediyordum. Belki de Orhan albayın dediği gibi bir kez onu dinlemeli ve sonra karar vermeliydim.
İkimiz birlikte bahçeye çıkıp eğitim alanına gittiğimizde tim hazır bir şekilde bizi bekliyordu. Hepsini araştırmış, başarıları sonucu çağırmıştım ve şu anda bakınca gerçekten başarılı bir tim olabileceğimizi düşünüyordum. Hepsinin yüzüne yansımış vatan aşkı onlara öyle bir güç veriyordu ki ellerinde silah olmasa bile karşımda dimdik duran 7 kişiden, kanının son damlasına kadar gerek taşla gerek sopayla savaşacağının güvenini rahatlıkla alabiliyordum. Binbaşı timin önünde durunca ben de bir adım gerisinde durdum.
"Günaydın Erce!" dedi binbaşı gür bir sesle.
"Sağ ol!"
"Nasılsınız?"
"Sağ ol!"
"Siz de sağ olun. Rahatta beni dinleyin." diyince hepsi rahat pozisyonuna geçmişti.
"Ben çoğunuzun da şahsen tanıdığı binbaşı Boran Akın. Bundan yaklaşık 2 sene önce benden; zorlu görevlere katılacak, ülkesi için koşullar ne olursa olsun her zaman mantıklı düşünecek ve o yönde kararlar verebilecek, alanında en iyilerin olduğu bir tim kurulması istendi. Tim komutanı olarak o an aklımda tek bir isim vardı ve bu isim iki yıl boyunca hiç değişmedi. Bade Demir. Ben onu bu time komutan olarak seçtiğimde henüz üsteğmendi, bugün burda yaptığı görevlerin başarıları göz önünde bulundurularak yüzbaşı rütbesiyle karşınızda. Kendinizden şüphe edebilirsiniz ama Bade'den asla. Siz çoklu bir elemeden geçip sona kalan 40 kişinin içinden yüzbaşı Bade Demir tarafından seçildiniz fakat yüzbaşım hep tek seçenekti. Bunu bilin ve unutmayın." diyince şaşkınlıkla bakışlarım binbaşıya döndü. O ise duruşunu hiç bozmadan konuşmaya devam etti.
"Karşınızdakinin farkında olup cephenizi ona göre alın. Kendisini hepiniz tanıyorsunuz. Acar Kurt lakabıyla bilinen, ülkesi için hayatını hiçe sayıp aylar hatta yıllarca terör örgütlerinin içine sızan kişi; tim komutanınız." dedi sert bir sesle. Bütün bakışlar bana dönerken hepsinin şaşkınlığı yüzünden okunuyordu. Savaş'ın aklına o gün söylediğim operasyon şifresi gelmiş ve parçaları birleştirmiş olacak ki en çok şaşıran oydu.
"Fatih Şen. Sinirli adamsın, bilirim. Ama o sinirini törpüleyeceksin. İster seve seve ister..." diyip derin bir nefes aldı Boran binbaşı. Fatih'in sert bakışları beni bulurken ben de aynı şekilde ona bakıyordum.
"Neyse. Bir an önce birbirinize alışın ve adapte olun. Bekleyecek zamanımız yok. Dediğim gibi zaten 2 yıldır bekliyoruz. Her an görev gelebilir. Hazırlıklı olun." dedi ve bana döndü.
"Yüzbaşım bundan sonrası sende."
"Emredersiniz komutanım." dedim ve baş selamı verdim. Boran binbaşı gittikten sonra time döndüm.
"Yol yorgunusunuz ama ufak bir idman yapabiliriz diye düşünüyorum. Erce timi 35 tur koşu için marş!" diye bağırdım ve onlar koşuya başlarken yerime geçip oturdum. Yol yorgunu olmaları bünyelerinde hiçbir etki yaratmamıştı yüksek ihtimalle. Biz dağda, sırtımızda mühimmatla kilometrelerce yürüyen ve bunun sonucunda çatışan insanlardık. Bin kalorilik bir günde 4 bin kalori yakar ve gün sonunda hala savaşmaya hazır olurduk. Hepimiz yıllarca bu düzen için eğitilmiştik. Aramızda evli hatta çocuğu olanlar vardı ama bizim için sosyal hayat hep ikinci sıradaydı. Her zaman dediğimiz gibi 'önce vatan' dı.
Koşunun son turlarına yaklaşırken hiçbir yorgunluk belirtisi göstermeyen time bakıp memnunca gülümsedim. Çaylak olarak bilinen Enes bile gayet iyi durumdaydı. Koşuyu bitirip önümde durduklarında bir kaç dakika dinlenmeleri için süre vermiştim.
"Şınav pozisyonu al!" dedim gür bir sesle. Hepsi şınav pozisyonu alıp beklerken yavaş adımlarla Salih'in yanına gittim.
"Söyle bakalım Salih, şınav rekorun kaç?"
"216 komutanım!"
"Gerizekalı!" diyen Savaş ne yapmaya çalıştığımı anlamıştı. Gülümsedim ve Salih'in omzuna iki kere hafifçe vurdum.
"Salih yaptıysa biz de yaparız değil mi arkadaşlar?" dedim ve şınav pozisyonu aldım. Kimseden ses çıkmamıştı.
"Erce timi 216 şınav başla! Salih say!"
"1, 2, 3..." Salih'in saymasıyla hepimiz şınav çekmeye başlamıştık.
"Kafanı sikeyim Salih!" diye söylenen Fatih'i duymazdan gelip gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Uzun zamandır içtima yapmadığım için 170'den itibaren ciddi anlamda zorlanmaya başlamıştım. Sonuçta 4 aydır dağdaydım ve onun öncesinde de düzenli spor yapamayacak kadar meşgul bir hayatım vardı ama fiziğim gayet iyiydi. Harp okulundan bu yana kaybetmediğim karın, kol ve bacak kaslarım düzenli beslenmenin ve haftada en az 2 gün sporun sayesinde yerinde duruyordu. Gerçi 4 aydır dağda olduğum için pek düzenli beslenememiştim ama yine de iyi durumdaydım.
"198, 199, komutanım! 200..." diye titreyen bir sesle yakaran Salih'e yandan bir bakış attım.
"Sadece say!" dedim yüksek bir sesle. Omuzlarım, göğsüm ve kollarım ağrımaya başlamışken bir süre kollarımı kaldıramayacağımı düşündüm. Eksilerde olan havaya rağmen boynumdan göğsüme akan terlerden dolayı üzerimdeki tişört oldukça ıslanmıştı.
"213, 214, 215, 216." diyerek kendini yere atan Salih'in ardından herkes kendini yere atmıştı. Ben de sırt üstü yatarken yan taraftan Salih'e edilen küfürleri duyuyordum.
"Salih bitirdin bizi be koçum!" dedi ben de sitem ederek.
"Vallahi Allah belamı verseydi de söylemeseydim komutanım!" dedi Salih ağlamaklı bir ses tonuyla. Gülerek yerimden kalktım.
"Mekik pozisyonu al!" hepsi kendine gelip mekik pozisyonu aldıktan sonra bu sefer İsmail'in yanına gittim. Salih'ten sonra İsmail gibi bir adamın mekik rekorunu sormak ne kadar mantıklı olurdu bir süre düşünmüştüm.
"İsmail senin mekik rekoru nedir?" dedim. İsmail sert bir şekilde yutkunurken diğerlerine baktı ve bana döndü.
"50 komutanım!" dedi. Kemal elini alnına vururken İsmail korkarak bana bakıyordu.
"O zaman onu arttırmak lazım oğlum. Bak Salih 216 tane şınav çektirdi. Sana da şöyle 250 mekik yakışır."
"Bana mı?" dedi İsmail. Kafamı salladım.
"Emredersiniz komutanım!"
"250 yakışır ama yorulduk. 100 tane yeter." dedim ve mekik pozisyonu aldım.
"İsmail say!"
"1, 2, 3..." mekik de bittikten sonra hava kararmaya başlayınca ayağa kalktım. Diğerleri de ayağa kalkıp esas duruşa geçti.
"Bugün çok geç başladık o yüzden erken bitirelim. Yarın devam ederiz. Gidin kendinize gelin yemekhanede buluşacağız."
"Emredersiniz komutanım!"
Odama geldikten sonra uzun bir duş almış, spor yapmaktan kasılan vücudumu gevşetmeye çalışmıştım. Saçlarımı yıkarken kollarıma giren ağrı hissini bile özlemiştim. Bazen durup asker olamasaydım ne olurdum diye düşünüyordum fakat bu ihtimali düşünmek bile ruhumu sıkıyordu. Eğer herhangi bir sağlık probleminden dolayı harp okuluna alınmasaydım sanırım kafayı yerdim.
Duştan çıktıktan sonra biraz dosyaları incelemiş, Fatih'i araştırmıştım. Çok başarılı bir askerdi ama bir sürü cezası vardı. Sürekli birilerine tepki göstermiş bu nedenle de sayısız ceza almıştı. Öyle ki bu yaptıkları devam ederse iş açığa alınma hatta meslekten men edilmeye kadar gidebilirdi. Onunla ilk zamanlarda sorun yaşayacağımızı bilmek için kahin olmaya gerek yoktu ama ben elimden geleni yapacaktım. Kötü bir insan değildi, sadece nereden olduğunu öğrenemediğim büyük bir güven problemi vardı ki anladığım kadarıyla bu güvensizliği sadece kadınlara karşıydı.
Yemek saatinin geldiğini görünce yerimden kalktım ve odadan çıkıp yemekhaneye gittim. Bizim tim masada oturmuş bekliyordu. En azından saygılılardı. Beni gören Kemal ayağa kalkacakken elimle oturmasını işaret ettim ve masanın başına, Savaş'ın yanında bulunan yere oturdum.
"Çok bekletmedim umarım." dedim ciddi bir ifadeyle.
"Yeni gelmiştik komutanım." dedi Fuat. Kafamı sallamakla yetindim. Yemeklerimizi yerken masa fazla sessizdi ve bu durum canımı sıkmıştı.
"Önceden tanışan var mı?" dedim konu açmak amacıyla.
"Biz Fuat'la Kars'ta çalışmıştık. Boran binbaşımı da ordan tanırız." dedi Kemal. Tebessüm ettim.
"Biz de Savaş komutanım ve Fatihle beraber bir yıl kadar çalışmıştık." dedi İsmail.
"Ben?!" dedi Salih alınmış gibi. İsmail gülüp bana döndü.
"Bu turuncu kafayla da 2 senedir beraberim. Kurtulamıyorum."
"Ne güzel. Allah ayırmasın." dedim.
"Amin mi desem tövbe mi desem bilemedim." dedi İsmail. Salih dışında hepimiz gülmüştük.
"İsmuş ayıp oluyor ama!" dedi Salih sitemle. İsmail yanında oturan Salih'in ensesine öyle sert vurmuştu ki çıkan sesle birkaç kişi bize döndü.
"Ulan Salih bana şöyle seslenme diye kaç kere diyeceğim?!"
"Onlar yabancı değil İsmuş, çekinme." diyen Salih bir yandan da pişkin pişkin sırıtıyordu.
"İsmuş ne lan sahne adın mı?" dedi Fatih gülerek. İsmail gözlerini devirip derin bir nefes aldı.
"Seni gece uykunda boğacağım Salih!" dedi İsmail dişlerinin arasından.
"Bade komutanım tim üyesi boğmak yasak değil mi? Öyle demiştiniz." dedi Salih bana dönerek. Ben cevap veremeden İsmail araya girdi.
"Kardeşsiniz dedi oğlum. Ben İsmet'i de boğarak seviyorum." açıkçası çok iyi bir savunmaydı.
"İsmet kim lan?" dedi Fuat ağzına pilavdan bir kaşık atarak.
"Kardeşim." dedi İsmail omuz silkerek.
"Mantıklı bir açıklama." dedim düşünüyormuş gibi.
"Yapmayın komutanım!" dedi Salih yalvarırcasına.
"Ben kurallarımı söyledim. Onun dışına çıkmayın, benim için sorun yok."
"Ama bu beni öldürür! Herifin boyu neredeyse 2 metre, boğazımı fazla sıksa tüpünden fışkıran diş macunu gibi kafam gövdemden ayrılır." dedi Salih yüzünü buruşturarak. Sanırım anlatırken olayı kafasında canlandırmıştı.
"Ben değil de bir gün Savaş komutanım seni boğazlarsa diye kork bence. Adamın omuzlarına bak." dedi İsmail Salih'i dürterek.
"Komutanım hakikaten ya! Düşününce nefesim kesildi. Allah sizin elinize düşen teröriste..." diyip gözlerini kısan Enes bir süre düşündü.
"Yani terörist sonuçta. Hak etmiştir. Elleriniz dert görmesin." diye cümlesini tamamladı ve yemeğine döndü. Ben güçlükle yutkunurken Savaşla göz göze geldik. Boğazımda oluşan yumru bana o günü tekrar yaşıyormuşum gibi hissettirmişti. Savaş'ın da aklına o anlar gelmiş olacak ki gözlerini kırpmadan bana bakıyordu. Aramızdaki bakışma saçma bir şekilde uzarken Fuat'ın sesiyle kendime geldim.
"Siz kimseyi tanımıyor muydunuz komutanım?"
"Hayır." dedim net bir sesle.
"Hiçbirimizi?" dedi Fatih emin olmak ister gibi.
"Hiçbirinizi." dedim bastıra bastıra.
"Savaş'ı bile?" diye ısrarcı olan Fatihle derin bir nefes aldım.
"Sözlerimden şüphe etmemelisin Fatih. Bunu en kısa zamanda öğrensen iyi olur. Ayrıca bir insanı tanımak için onun en iyi ve en kötü anlarına şahit olmak gerektiğine inanırım. Hiçbirinizle böyle bir samimiyet içerisine girmedim. Bir kez Savaş üsteğmenle görev sırasında karşılaşmıştık. Bu kadar." dedim açıklama yaparak.
"Anladım." diyerek önüne dönen Fatih'in ardından masada tekrar sessizlik olmuştu.
