İçeriğe geç

ACAR KURT

Bölüm 4 · 14 dk okuma

ACAR KURT

Bölüm 4

3. BÖLÜM

"Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir,

Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmektir.

Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir;

Kahramanlık; saldırıp bir daha dönmemektir."

Hüseyin Nihal Atsız.

Bade Demir;

Önümdeki dosyaları son kez gözden geçirip kontrol ettikten sonra dirseklerimi masaya yasladım ve yüzümü ellerimin arasına aldım. 10 gündür bana verilen dosyaları inceleyerek timi oluşturmaya çalışıyordum ve sonunda bitmişti. Bugün belgeleri teslim edip Mardin'e gidecek ve timi bekleyecektim.

Boran binbaşıyla son olanlar yaşanmamış gibi davranmıştık ve rica ettiğim gibi ast-üst ilişkisi dışında hiç konuşmamıştık. Zamanla belki düşüncelerim değişirdi, büyük konuşmamak lazımdı fakat şu an için aramızdaki bu mesafe benim açımdan idealdi.

Ayrıca bana DNA testi raporlarını getirmişti. Aslında buna gerek yoktu, benzerliğimiz zaten tesadüf olamayacak kadar fazlaydı ve ben kendisini tabi ki araştırmış, anlattıklarını doğrulamıştım ama o elindeki bütün belgeleri bana vermişti.

İlk yaralandığım görevimde 2 gün yoğun bakımda kalmıştım. Uyandığımda doktor bana aslında bir bekleyenim olduğunu ama ben uyandıktan sonra kendisine ulaşamadıklarını söylemişti. Şimdi elimdeki belgelerin tarihine bakınca o zamanlarda benden alınmış bir kan örneği olduğunu görmüştüm. Binbaşıya sorduğumda her şeye rağmen emin olmak istediğini ve örneği aldıktan sonra da gitmeyip 2 gün başımda beklediğimi, ben uyandıktan sonra da uzaktan izlemeye devam ettiğini söylemişti. Ben yaralıyken başımda beklediği için minnet duyacak değildim. Sonuçta bunu DNA örneği alabilmek için yapmış kendisine de bir çıkar ilişkisiyle bağlamıştı.

Bunca zaman sonra karşıma çıkan, her yerde aradığım, ailemden geriye kalan tek kişinin de benden haberinin olduğunu bilmek ve ben onu deli gibi ararken onun beni uzaktan izlemiş olmasını öğrenmek açıkçası zoruma gitmişti. Benim zor zamanlarımı karşıdan izlemiş, ben yalnızlığa alışmak zorunda kalırken onun bir kez olsun yanıma gelmemiş olması düşündükçe sinirimi bozuyordu.

Düşüncelerime ara verip biraz kendime geldikten sonra masanın üzerindeki 7 dosyayı alıp odamdan çıktım ve karşı odanın kapısını çaldım. Birkaç saniye sonra içeriden gelen 'gel' komutuyla kapıyı açıp girdim.

"Yüzbaşı Bade Demir, Ankara. Bir maruzatım vardı komutanım." dedim topuk selamı vererek.

"Rahat Bade. Otur lütfen." dedi yine kibarlığından ödün vermeden. 2 gün önce bahçedeki nöbetçi ere ettiği küfürleri duymamış olsaydım herkese karşı kibar bir insan olduğuna inanabilirdim belki.

"Komutanım tim üyelerinin dosyalarını getirmiştim." dedim masanın hemen önündeki koltuğa oturarak. Kafasını salladı.

"Tanıt bakalım timini." dedi gülümseyerek. En üstteki dosyayı binbaşının önüne koydum ve derin bir nefes aldım. Ben söze girmeden dosyanın üzerindeki resme bakan ve kaşları çatılan binbaşı ağzını açıp bir şey diyecekti ki fırsat vermeden konuşmaya başladım.

"Kıdemli üsteğmen Savaş Eroğlu, 30 yaşında. Bomba imha uzmanı. Lakabı çakır, bu ismini gözlerinden aldığını pek söyleyemeyiz doğrusu ama nedenini ben de bilmiyorum. Çok başarılı bir tahrip uzmanı. Bilmediği düzenek yok. Biraz arıza bir tip. Çok sıcakkanlı değilmiş. Biraz cüsseli bir adam olduğu için de ondan dayak yiyenler soluğu hastanede alırmış. Sorgu konusunda da gayet iyi. Benim de tecrübe ettiğim gibi." dedim gülerek. Binbaşı şaşkınlıkla bana baktı. Beni elinden kurtardığı manyak üsteğmeni time almam garip gelmişti sanırım. Ona fazla odaklanmadan diğerine geçtim.

"Astsubay başçavuş Kemal Üstün, ağır silah uzmanı. Lakabı bilge. 35 yaşında timin en yaşlı üyesi ama lakabı yaşından değil. Hal ve hareketleri çok olgun olduğu için genç yaşından beri yaşlı muamelesi görüyormuş. Bu time sakin biri lazımdı." dedim. Timde yaşı en büyük olan kişiydi. Esmer bir adamdı. 6 yaşında çok tatlı bir oğlu vardı. Çocuğu olduğu için onu riskli görevlere çıkacak bir time almak konusunda kararsız kalsam da başarılarından dolayı listeye eklemiştim.

"Astsubay kıdemli üstçavuş Fuat Güngör. 31 yaşında, sıhhiyeci. Ona 'kaçık' lakabını uygun görmüşler. Nedeni de attığı dikişlerin hep eksik olmasıymış. Tabii biraz karakteri de bu lakabı almasına yardımcı olmuş. Garip bir adam dedi şimdiki tim komutanı. Bir de bu deliden emin misiniz diye sordu." kısık gözleri, koyu kumral saçları ve hafif kavruk bir teniyle egeli olduğunu gayet belli ediyordu. Aydınlıydı.

"Astsubay üstçavuş Salih Tekin. 29 yaşında. Tekinsiz tekin olarak biliniyormuş. Lakabı memleketinden dolayı dadaş. Bilmediği yol yokmuş. Boş zamanlarında harita incelemek en sevdiği şeymiş. Biraz küfürbazmış hatta bu yüzden birkaç uyarı cezası var ama bu durum sorun yaratmaz diye düşündüm." diyerek elimdeki dosyayı da diğerlerinin üzerine koyup fotoğrafına baktım. Hafif turuncuya kaçan saç rengi ve ela gözleriyle tip olarak farklı biriydi.

"Astsubay üstçavuş İsmail Güçlü, 28 yaşında. Çok başarılı bir keskin nişancı. Eğer yanınızda İsmail varsa panik yapmayın dedi komutanı. Lakabına Avarel demişler. Timdeki en iri yapılı kişi. Uzun boyu ve biraz saf kişiliği yüzünden bu lakabı uygun görmüşler. Bu boy posla nasıl saklanacak bilemiyorum ama hakkında çok fazla övgü duydum ve açıkçası kendisini merak ediyorum." yeşil gözleri yüzünde en dikkat çeken yerdi. Koyu kahve saçları ve ince kaşlarıyla yaşından epey küçük duruyordu.

"Astsubay üstçavuş Fatih Şen. 28 yaşında, hafif silah uzmanı. Soyadına ters bir şekilde çok ciddi biriymiş. Lakabı hacı. Sürekli sinirlenip 'sabır' çektiği için artık hacı olduğunu düşünmüşler. Zor biri ama bence üsteğmenle iyi anlaşacaklar." dedim gülümseyerek. Kendisi fotoğrafta bile çok ciddi duruyordu. Askeriyede 'subay asabiyeti' diye bilinen kavramın astsubay olarak vücut bulmuş haliydi bence. Siyah saçları, koyu kahverengi gözleri ve sert bakışları onu daha da sinirli biri gibi gösteriyordu.

"Astsubay çavuş Enes Balcı. 23 yaşında daha çaylak ama teknolojiyle arası çok iyiymiş. İletişimden sorumlu olacak. Kendisi hakkında komutanı klasik bir çaylak dedi. Timin son üyesi olarak da onu seçtim." dedim ve son dosyayı da masaya koyup arkama yaslandım. Bu kadar sinirli adamın içinde yumuşak yüz hatları sevecen biri olduğunu vurguluyordu. Tatlı bir yüzü vardı.

"Nasıl istersen öyle olacak diye anlaşmıştık ama Savaş üsteğmen konusunu tekrar gözden mi geçirsen?" dedi binbaşı kararsız gözlerle bana bakarak.

"Kişisel menfaatlerimi veya sorunlarımı işe karıştırmayı sevmem. Onu timimde görmek istiyorum. İyi bir tim kurmak istiyorsak ondan iyi tahrip uzmanı bulamayız. Ayrıca kendisi daha önce iki tane timde bulunmuş. Tim komutan yardımcısı olarak bana bu konuda bilgi verebileceğini düşündüm." dedim ciddiyetle.

"Sen bilirsin Bade. Ama onunla sıkıntı yaşayacağımız konusunda uyarmak isterim. Çoğunu tanıyorum. Özellikle Savaş ve Fatih'in aynı timde olması konusunda kafam karışık."

"Ben de duvarlı bir insanımdır fakat söz konusu mesleğim olunca o duvarları aşmaktan çekinmem. Timimden de bunu bekliyorum. Onlarla tanışıp kendimi açıkladığım zaman bir sorun kalmayacaktır." dedim kendimden emin bir şekilde. Binbaşı kafasını salladı.

Bade Demir karşısındaki adama içinden bile olsa 'abi' demek istemiyordu. Boran'ın yaptığı en ufak bir hareketi bile kafasında olumsuz gibi değerlendirip kendini ondan uzak tutmaya çalışıyordu ama bu çabasının boşa olduğunun farkında değildi ya da farkına varmak istemiyordu. Ona bağlanmaktan ve alışmaktan korkuyordu çünkü eğer hayatına biri girerse onu kaybetmemek için hata yapabilirdi. Hata yapmaktan daha çok, arkasında bırakacağı kimsenin olmamasının getirdiği rahatlık ve cesareti kaybetmekti onu korkutan. Acar olabildiyse, bugün bu konuma gelebildiyse en büyük nedeni yalnız olmasıydı...

"Tamam sen öyle diyorsan öyle olsun. Time bir isim düşündün mü?"

"Erce." diyince binbaşının kaşları çatıldı. Gülümsedim.

"Erce; yiğit olana yakışır şekilde, yüreklice savaşan askerler demek. Birini tanımak için ismin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden Erce Timi olarak göreve başlamayı uygun gördüm."

"Çok güzel bir isim. Tebrik ederim." dedi. Baş selamı verip ayağa kalktım.

"Bugün Mardin'e gideceğiz. 3 saate çıkarız." dedi binbaşı.

"Biliyorum komutanım." dedim ve başka bir şey söylemeyeceğini anlayınca odadan çıktım.

Binbaşına sunduğum kişilerin bilgilerini albaya ilettikten sonra birkaç evrak işini de halletmiştim. Bunları yaparken epey zaman geçmiş Mardin'e gitme saatimiz gelmişti. Eşyalarımı yerleştirmediğim için toplamama gerek kalmamıştı bu yüzden üzerimi değiştirdikten sonra hazır bir şekilde helikopter pistine gitmiştim. Ben gittiğimde binbaşı da ordaydı ve beklemeden kalkışa geçmiştik. Bütün yol hiç konuşmamıştık ama Boran bakışlarını üzerimden bir saniye olsun çekmemişti.

"Komutanım inişe geçiyoruz." diyen pilotla kendime gelip düşüncelerimden sıyrıldım.

"Anlaşıldı." dedi binbaşı. Helikopterden indikten sonra bizi bekleyen albayı görünce esas duruşa geçtim. Siyah saçlarında birkaç tel beyaz vardı. Kapkara gözleri ve çatık kaşlarıyla bize bakarken dimdik duruyordu.

"Hoş geldiniz." dedi sert bir ifadeyle. Bu adamı şimdiden sevmiştim.

"Sağ ol!" dedik aynı anda.

"Rahat. Sizi burda görmekten onur duyuyoruz. Erce timi için çok ümitliyiz. 2 senedir olan çabaların sonunda işe yaramış binbaşım. Tebrik ederim."

"Sağ olun komutanım." dedi binbaşı.

"Yüzbaşım size yardımcı olacak. Odalarınız hazır. Gidip dinlenin." dedi eliyle yanındaki yüzbaşıyı göstererek.

"Emredersiniz komutanım." dedik yine aynı anda. Albay gidince yüzbaşı bize döndü. Komandoydu. Uzun boyu ve esmer teniyle karizmatik bir adamdı. Elini uzatınca yüzüğünü görüp nişanlı olduğunu anladım. 30'lu yaşlarının ortalarında gibi duruyordu.

"Ben yüzbaşı Ozan Saygın. Hoş geldiniz komutanım."

"Hoş bulduk yüzbaşım. Binbaşı Boran Akın." diyerek elini sıkan binbaşıdan sonra sıra bana gelmişti.

"Yüzbaşı Bade Demir. Memnun oldum." dedim düz bir ifadeyle elini sıkarak.

"Odalarınız hazır. Tim için de oda ayarladık komutanım. Yerleşim yerleri buraya uzak kaldığı için karargahta kalırız. Buraya yakın sayılabilecek bir konuma lojman yapılıyor, birkaç ay içerisinde tamamlanır komutanım." diyince kafa salladım. O önden biz arkasından giderken gelen erler de eşyalarımızı taşıyordu. Karargahta kalmak benim için problem değildi ama eve çıkmak daha iyi olurdu.

"Bade komutanım burası sizin odanız, yan tarafta Boran komutanımın odası var, koridorun sonundaki oda da timin kalacağı yer. Yemekhane ve kantin alt katta. Başka bir ihtiyacınız olursa ben yine yardımcı olurum." dedi yüzbaşı. Kafamı sallayıp uzattığı anahtarı aldım.

"Sağ ol." dedim ufak bir tebessümle. Baş selamı verip binbaşıya da anahtarı uzattıktan sonra yanımızdan uzaklaştı. Ahşap kapıyı açıp içeriye girdim ve arkamızdan eşyaları getiren erleri bekledim. Bütün eşyalarım geldikten sonra onlara da teşekkür edip kapıyı kapattım ve odaya baktım.

Ahşap, büyük bir çalışma masası ve önünde iki tane tek kişilik koltuk vardı. İki kapaklı demir dolabın yanında ufak kitaplık dosyalar için gayet yeterli duruyordu. Genel olarak ferah bir odaydı. Odanın arka tarafında ayrılmış bölmede tek kişilik yatak ve banyoya açılan bir kapı vardı. Ankara'dakine oranla biraz daha büyük sayılabilecek bir banyoydu.

Eşyalarım uzun süredir kutuların ve valizin içinde olduğu için hepsini çıkarıp yerleştirdim. Kitaplığa timdekilerin dosyalarını koyduktan sonra masanın üzerini de düzenleyip duşa girmiş, biraz rahatlamıştım. Sıcak bir duşun artından üniformalarımı giyip odadan çıktım ve bahçeye indim.

Bahçenin arka tarafında uzun ve zorlayıcı duran bir eğitim parkuru vardı. Buraya gelen ilk bordo bereli tim bizdik. Bizim dışımızda da iki tane komando timi vardı. Geniş sayılabilecek bahçede birkaç çardak dışında banklardan başka bir şey yoktu. Yeni evimiz burası olduğu için kısa zamanda alışmak ve buraya uyum sağlamak hepimiz için iyi olacaktı. Tim üyeleri iki gün sonra gelecekti ve bu da iki günümün boş olduğunu gösteriyordu. Bu sürede evrak işlerini halletmeyi ve çevreyi tanımayı planlıyordum.

Bahçenin en köşesinde kalan çardağa oturup bir sigara yakmıştık ki telefonum çalmaya başladı. Orhan albay arıyordu.

"Yüzbaşı Bade Demir, Ankara."

"Artık senin komutanın değilim Bade. Rahat olabilirsin." dedi Orhan albay gülerek.

"Ben sizin emirlerinizi almaya devam edeceğim komutanım."

"Nasılsın?"

"Sağ olun komutanım iyiyim. Siz nasılsınız?" dedim mesafeli bir ses tonuyla.

"İyiyim kızım sağ ol. Küs müyüz?" dedi sıkıntılı bir sesle. Yaklaşık 3 yıldır Orhan albayla beraber çalışırdık ve aramızda artık bir amca- yiğen samimiyeti vardı. Tabii ben olayları öğrendikten sonra kendisini aramamıştım, güvenim sarsılmıştı.

"Ne haddime komutanım." dedim.

"Bade beni dinlemek ister misin yoksa bu tavrında ısrarcı mı olacaksın?" dedi hafif sitemle. Normal bir konuşmaydı ama o benim ses tonumdan bile soğuk olduğumu anlayabilecek kadar beni tanıyordu.

Bade, Boran'a gösteremediği tepkiyi en yakını bulduğu albay Orhan'a gösteriyordu. Belki de içindeki savunma dürtüsü onu bu tavrına zorluyordu. Albay Orhan farkındaydı, yeğeni bildiği kızdan sakladığı şeyin büyüklüğünü 2 senede omuzlarındaki yükten anlamıştı ama yapamamıştı, söyleyememişti. Boran'ın ona anlattıklarından sonra Boran'a karşı verdiği sözü çiğneyememişti.

"Yaklaşık 3 yıldır siz beni dinlediniz ve ben, beni anladığınız sandım. Şimdi kendinizi anlatmak isterseniz dinlerim fakat sizden öğrendiğim şekilde. Yani anlattığım şeyler size ne ifade ettiyse sizin anlatacaklarınız da bende o etki yaratacak. Bilginize." dedim ve sigaradan derin bir nefes aldım.

3 yıl boyunca ona sürekli abimden bahsetmiştim. Beni hep dinlemiş yardımcı olmaya çalışmıştı. Yani en azından ben öyle sanmıştım. Boran binbaşıyla olan kan bağımı en başından beri biliyordu belki de ama bana bir gün olsun söylememişti. Bu da yetmezmiş gibi beni yardım etmeye çalıştığına inandırmış, rol yapıp beni kandırmıştı.

Bade Demir unutmazdı. Kimileri ondan 'kinci' diye bahsederdi ve bir noktada haklılardı. Bade, ona yapılan iyiliği de kötülüğü de unutmazdı. Zihninin karanlık yerlerine ona yapılanları kazır, günü gelince de ortaya çıkarmaktan çekinmezdi.

"Bade, Boran bana ulaştı ve rica etti. Tehlikedeydi ve kardeşi olduğunu öğrenirsen oklar sana dönecekti. Yapamadım kızım, söyleyemedim sana. Evet belki yardımcı olmadım ama ben senin önüne engel koymadım. Sadece sana manevi olarak destek olmaya çalıştım. Beni de anla."

"Beni kim anlayacak komutanım? Bu aralar herkes benden anlayış bekliyor. Benim kırıldığım nokta yardımcı olmamanız değil. Beni kandırmış olmanız. Ben sizi bir amcam olarak gördüm bunca zaman. Bir komutandan çok daha fazlasıydınız benim için. Fakat o güven ortamını sağlamam artık imkansız. Sizi anlıyorum. Kafamdaki tek soru benim kim olduğumu nasıl unuttuğunuz. Ben çok mu güvendeydim de beni tehlikeye atacaktınız?" dedim sakince.

"Zaten sıkıntı içerisindeydin Bade. Dediğin gibi yeterince tehlike vardı hayatında."

"Boğulan birini biraz daha dibe çekseniz de bir şey değişmez. Hissiyat aynıdır, sadece basınçtan kulakları uğuldar ki ciğerleri suyla doluyken bunun bir önemi yoktur. Siz de bana diyorsunuz ki o suyun içinde kulakların uğuldamasın istedik. Bu yardım değil, bu iyilik değil. Ben size güvenmişken böylesine büyük bir şeyi benden saklamanızı kendi içinizde normalleştirmiş olabilirsiniz. Sadece kırgınım komutanım." dedim sigaramı söndürürken.

"Zaman. Her şeyin zamanı vardı." diyince histerik bir şekilde güldüm.

"Benim ölmemi mi beklediniz?"

"Ne?!" dedi şokla.

"Açığa çıktım, istihbarattan alındım. Son operasyonum başarısız ve bunun sonucunda sızma görevlerim iptal edildi. Time atanmış olmam başarımdan değil aksine başarısızlığımdan. Ben bunu göremeyecek kadar kör değilim. Daha kötüsü de 'tehlike' diye adlandırdığınız ve beni uzak tutmaya çalıştığınız o şeyin tam ortasındayım artık. Her yerde beni arıyorlar. Durmayacaklar. Ankara da bunu bildiği için beni İran sınırından alıp Mardin'e, Suriye sınırına verdi. Bu hamlesi ne kadar işe yaradı onu zamanla göreceğiz. Zaman konusunda haklısınız. Ama siz geç kalınan zaman dilimi içerisindesiniz." dedim kendimden emin bir şekilde. Orhan albaydan birkaç dakika ses gelmezken bu sessizliği haklı olmamdan kaynaklıydı. Söylenecek bir şey yoktu zira sonuna kadar haklıydım. Benim bunları göreceğimi düşünmemişlerdi sanırım ki öyleyse bu da ayrı bir komediydi.

"O kadar zamanın hatırına senden tek bir ricam var. Boran'ı dinle. Abinin sana anlatması gerekenler var. Kolay şeyler yaşamamış. Son kez bunu istiyorum senden."

"Hepimiz zor şeyler yaşadık."

"Ben söyleyeceğim şeyleri söyledim. Özür dilerim Bade. Sen benim için çok kıymetlisin unutma." dedi Orhan albay.

"Sağ olun komutanım."

"Görüşürüz. Kendine dikkat et Acar. Tek başına çıktığın saha görevlerinden alınsan da sen istihbaratın Acar kurdusun. Kararlarını ona göre ver. Ben her zaman burdayım, yanındayım."

"Görüşürüz komutanım. Allah'a emanetsiniz." dedim ve telefonu kapatıp masanın üzerine koydum.

Bir noktada haklıydı. Ben istihbaratın Acar kurduydum ve benden tek başarısızlıkta vazgeçemezlerdi. Zaten onlar da bana sırtını dönmemiş aksine bu hamleleriyle beni koruduklarını belli etmişlerdi. Yakın zamanda çıkacağım bir istihbarat görevi demek intihar etmem demekti. O yüzden bir time atanmış, riskli bölgeden uzaklaştırılmıştım ama risk her yerdeydi.

Ben en büyük kampın içinde ifşalanmıştım. Bu da her yerin, herkesin benden haberi var demekti. Normal şartlarda görevi tamamladıktan sonra kampı patlatır ya da kendimi öldü gösterirdim ve işim bittikten sonra da Acar'ın o kampta olduğunu duyururdum ama artık tamamen deşifre olmuştum. Acar kurdun kimliği tamamen açığa çıkmıştı. Bu durum beni korkutmazdı çünkü ben harp okuluna şehitlik hayaliyle girmiştim her asker gibi. Sadece artık daha dikkatli olmama gerekiyordu. Şehitliği istemek bile isteye ölüme gitmek demek değildi. Ülkem için ne kadar faydam olursa benim açımdan o kadar iyiydi. Kafamı tek karıştıran benim başımdaki bu bela time de bulaşır mıydı? Bu sorunun cevabını bilsem de kendime itiraf etmekten kaçınıyordum. Artık içeriye sızan hainlerin ilk hedefi ben olacaktım ve bu da çıktığım görevlerin pusuya dönüşme ihtimali arttıracaktı. Alıştığımın aksine tek çalışmayacağım, gittiğim yere 7 tane adamı da götüreceğim için onlar da sıkıntıya düşecekti. Zor günler bizi bekliyordu.

Uzun bir süre beni istihbarat görevlerinden alacaklardı. Sadece özel sorgular için ki o da eğer çağırırlarsa Ankara'ya gidecektim. Ben bu yola çıkarken her şeyi göze almıştım ve şu an yaşadıklarıma da razıydım. Yaşadıklarım çok da ütopik değildi. Yaklaşık 7 senedir istihbaratla birlikte çalışıyor, görevlere çıkıyordum ve yakalanma ihtimalimi hep düşünmüş, gittiğim her kampta bu ihtimali göz önünde bulundurarak herhangi bir esir düşme durumu için kurtulma planları yapmıştım. Bugüne kadar yaptığım kaçış planlarına hiç ihtiyaç duymamış olsam da olmayacak şey olmuş; içeriden bilgi sızması sonucu hiçbir hatam yokken açığa çıkmıştım ve hayatım tamamiyle değişmişti.

Bu iş hallolduktan sonra beni timden alıp tekrar tek başıma çıktığım görevlere verirler miydi bilemiyorum. Belki de farkında olmadan son sızma görevimi tamamlamıştım çünkü tim komutanı bendim ve onlar bana alıştıktan sonra timden ayrılmam çok saçma olurdu.

Artık hem özel hayatımda hem de alışık olduğum askeri görevlerde bir devir kapanmıştı. Yeni bir sayfa açmak gibi değil de daha çok yeni bir kitaba başlamak gibi olmuştu bu yaşadıklarım çünkü bunca zaman sonra ailemden birisiyle yan yana olmak, time katılıp belki de hayatım boyunca sürecek arkadaşlıklar edinmek bir önceki hayatımla aynı kapağa sahip olmazdı. Bu yüzden de yeni bir sayfa açmış gibi değil, bambaşka bir kitaba başlamış gibi hissediyordum.

Tek umudum bu hikayenin mutlu sonla bitmesiydi. Benim için şehitlik de mutlu bir sondu fakat yalnızlık... Şimdi bu kadar insana alıştıktan sonra onlara bir şey olursa ve ben tekrar yalnız kalırsam o zaman benim için bu hikaye en kötü şekilde bitmiş olurdu çünkü insan iyiye kolay alışır, eskiyi unuturdu. Ben zor olan hayatın içine doğmuştum ve yalnızlığa mahkum bırakılmıştım fakat şimdi çevremdeki insanlara alışırsam ve onları da kaybedersem ne yapardım, nasıl birine dönüşürdüm bilemiyorum. Bir ihtimal de belki kimseye alışmaz, o kalabalığın içinde de tek kalmayı tercih ederdim. Bütün seçenekler de aynı sonuca çıkıyordu; zamana. Zaman her şeyi gösterecekti.

Bölüm sonu

8 yorum