"Öyle büyümüş ki içimizdeki yalnızlık.
Sevilmeyi beklerken, beklemeyi sevmişiz..."
Cemal Süreyya
Bade Demir;
'Önemli olan yuva bulmak' derdi bana Orhan albay. Bu sözü üzerimde bir yük olarak kalmış hala dediği yuva kavramını anlayamamıştım çünkü benim bu yaşıma kadar bir yuvam olmamıştı. Ben kendime hep 'yuvam olmasa da üniformam var' demiş belki de içimdeki sızıyı biraz olsun rahatlatmayı ummuştum. Gerçekten bu söz bana iyi gelmiş miydi, beni rahatlatmış mıydı orası muammaydı.
Aslında iyi bir ailenin içine doğmuş mutlu bir çocukluk geçirebilme şansını elde etmiştim fakat kader oyunlarından birini oynayıp o şansı elimden almıştı. Ben daha birkaç aylıkken annem ve babam geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybederken akrabalarımızdan kimse daha 2 aylık bir bebek olan benim ve 7 yaşındaki abimin sorumluluğunu üstlenmeyince çocuk esirgeme yurduna verilmiştik. Daha küçük olduğum için evlatlık edinilmiş, abimden ayrılmıştım ama çok geçmeden, yaklaşık 5 sene sonra evde çıkan bir yangın sonucu onlar da hayatını kaybedince yurda geri dönmüştüm. Geri döndüğümde abim yoktu. Onun da benden 1 sene sonra evlatlık edinildiğini öğrenmiştim ama istihbarat uzmanı olduktan sonra yaptığım onca araştırmada bile abime ait hiçbir bilgiye ulaşamamıştım. Bu hayatta kan bağım olan tek insanın da nerde olduğunu bilmemek, 'abim' diyebileceğim birini hiç tanımamış olmak omuzlarıma bir yük bırakırken 28 senin getirdiği alışkanlıkla o yükle yaşamayı öğrenmiştim. Ailemden bana kalan tek şey soy ismimdi. Evlatlık verildiğim aile ölünce kendi soy adımı geri almıştım.
Hayatım hiçbir dönemi kolay olmamış, kader önüme hep engeller çıkarmıştı ama bugün olduğum yerden memnundum. Herkes yalnızdı. Sadece yanlarındaki insanlarla kendi yalnızlıklarını gölgelerken bana gölge olabilecek bir kişinin bile olmaması belki acıydı ama bugün bu konuma gelebildiysem yalnızlığım sayesindeydi. Arkamda bırakacağım kimse olmaması daha rahat ve cesur hamleler yapmama her zaman yardımcı olmuştu. Tehlikeli bir meslek grubundaydım ve açıkçası bu yalnızlık işime geliyordu. Ya da sadece böyle diyerek yine kendimi teselli ediyordum.
Hastaneden çıktıktan sonra Ankara'da olduğumuzu öğrenmiştim. Ben en son kendimi Van'da bildiğim için bu durum şok etkisi yaratsa da benim açımdan bir değişiklik olmamıştı. Van'daki evimden göreve gitmeden önce çıkmış eşyalarımı karargaha bırakmıştım bu yüzden orada da evim yoktu. Vedalaşmam gereken, görüştüğüm ve bana ulaşamazsa endişelenecek kimsem de olmadığı için bu şehir değişikliği beni pek etkilememişti. Ülkemin sınırları içindeki her çatıyı kendime ev olarak gören biriydim ki Ankara yabancısı olduğum bir yer değildi. Memleketimdi.
Yol boyunca hiç konuşmamış olmak bana biraz düşünme fırsatı vermişken bu fırsatı da abimi ve yaşayamadığım aile hayatını düşünerek geçirmiş olmam aptallıktı ama olan olmuştu. Geçmiş için pişmanlık duymaya zamanım yoktu, hiçbir zaman da olmamıştı bu yüzden de kendimi pişman olmayacağım şeyler yapmaya yönlendirmiştim hep. Fakat insandık ve hata yapardık. Eğer hata yapmayacak olsak insan değil birer melek olarak yaratılırdık. Önemli olan yapılan hatadan gerekli dersleri çıkarmak, gerektiğinde af dilemeyi bilmekti.
Araba askeriyenin kapısında durduktan sonra binbaşı camını indirip nöbetçi ere bakınca er baş selamı verip beklemeden kapıyı açmıştı. Ankara'ya görev hakkında sorguya girmek için gelmiştim sanırım. Gidip biraz dinlensem çok iyi olacaktı ama üstlerimin bir bildiği olmalıydı ki beni hemen çağırmışlardı.
"Bade 10 gün izinlisin ama albay bugün görüşmek istediği için geldik. Dinlenmek istiyorsun ve haklısın ama merak etme bu görüşmeden sonra dinlenmen için vakit vereceğiz." dedi. Tebessüm ettim ve kafamı salladım.
Arabadan inip binaya doğru ilerlerken etrafa kısaca göz attım. Van'daki kadar olmasa da burda da kar vardı. Geniş bahçede soğuğun da etkisiyle birkaç er ve nöbetçiler dışında pek kimse yoktu. Bahçenin sol tarafında kalan eğitim alanının tamamını göremesem de epey büyük duruyordu. Sağ tarafta boş bir açıklık vardı ki tahminimce erler orda eğitim yapıyordu. Binaya girdiğimizde bizi karşılayan sıcak hava dalgası tenime değince vücudum biraz gevşemişti.
Kapının sağ tarafındaki büyük duvarı kaplayan çerçeveyi görünce tüylerim diken diken olmuştu. En üstünde 'Şehitlerimiz' yazan çerçevenin içinde bir sürü fotoğraf vardı. Şimdilik çok bakamasam da genel olarak gördüğüm genç yüzler ve vatan uğruna feda edilmiş onlarca can içimin sızlamasına sebep olmuştu. Onlarca eve düşen yangını düşününce boğazımda oluşan yumruyu gidermek için yutkundum ama çok işe yaramamıştı. Gidenler için söyleyecek pek sözüm yoktu zira tahminimce hepsinin hayaliydi şehitlik ama kalana zordu. Ne kadar olgun olursan ol, ister 15 ister 75; her yaştaki insanın içini yakan bir olaydı bu.
Biz atamızın izinden onu örnek alarak çıkmıştık bu yola ve şehitlik bize bir ödüldü. Zaten olan bize olduktan sonra sızlanmazdık ama yanımızda 10 dakika önce konservemizi paylaştığımız, dertleştiğimiz ve şakalaştığımız abimizin, kardeşimizin, komutanımızın üzerine al bayrak örtünce o dik duruş ister istemez sarsılıyordu. Bütün şerefsizliklere rağmen indirmediğimiz omuzlarımız o yükü taşıyamıyordu ama bizim meslekte üzüntü en fazla bir kaç gün sürerdi. Çünkü şehidimizin kanı yerde kalmasın, masumlar rahat uyusun, şanlı bayrağım göklerde dilediğince dalgalansın diye acımızı içimize gömüp tekrar çıkardık operasyona.
Belki birer pelerinleri yoktu ama çok daha fazlası vardı onlarda. Kahraman olmak için illaki bir pelerine ihtiyaç varsa da içlerindeki vatan, millet aşkı en güzel şekilde onların pelerini olurdu. Onlar Türk askeriydi, isimsiz kahramanlardı.
Koridorun soluna dönünce kendime gelmek amacıyla derin bir nefes aldım ve silkelendim.
"Sana bir oda ayarladık, önce orayı göstereyim sonra albayın yanına gideriz." dedi binbaşı. Kafamı salladım. Öncelikle bir duş alsam çok iyi olurdü çünkü albayın karşısına böyle çıkmak pek de tercih edeceğim bir seçenek değildi.
Koridorun sonundaki merdivenlerden çıktıktan sonra sağdaki ilk kapının önünde durmuştuk. Binbaşı cebinden çıkardığı anahtarla kapıyı açtıktan sonra anahtarı bana uzatmıştı.
"Üniformalar dolapta. Eşyaların Van'dan geldi."
"Sağ olun komutanım." dedim gülümseyerek. Bakışları birkaç saniyelik sağ yanağımdaki gamzeme takılsa da çok oyalanmadan gözlerime geri dönmüştü. Aslında bu kadar kibar ve sık gülümseyen biri değildim ama binbaşı bana saçma bir şekilde iyi hissettiriyordu. Sanırım beni o manyak üsteğmenin elinden kurtardığı için ona minnet duyuyordum. Ya da aynı tondaki sarı saçlarımız ve yine birebir aynı göz rengimizle onu kendime benzettiğim için rahattım. Kesin bir kanıya varmak ve insan beynini çözmek zordu o yüzden bilemiyordum.
"Karşısı benim odam. İşin bitince gelirsin, acele etmene gerek yok." dedi. Başımı sallayıp daha fazla oyalanmadan odaya girdim ve kapıyı kapattım.
Büyük sayılabilecek bir odaydı. Sol tarafta küçük bir dolap, onun yanında bir yatak, sağ tarafta bir kapı ve orta boylarda bir çalışma masası vardı. Masanın üzerindeki iki koliyi ve dolabın yanındaki valizimi açıp kısaca bir göz gezdirdim. Eksik bir şey yok gibi duruyordu.
Eşyaları oldukları yerde bırakıp odanın içindeki kapıyı açtım. Tek kişi için yeterli büyüklükte bir banyoydu.
Kolumdaki bandaja dikkat ederek sıcak suyun altına girdiğimde bu duşa düşündüğümden daha fazla ihtiyacım olduğunu anlamıştım. Günlerdir su görmemiş vücudum ve saçlarım bir gece dağda kalmanın da etkisiyle bugüne kadarki en kötü halindeydi. Saçlarımı 3 kere şampuanladıktan sonra ancak temiz hissetmeye başlamışken vücudumu da defalarca yıkamıştım fakat duşu çok fazla uzatmamak ve Boran binbaşıyı bekletmemek adına çok oyalanmadan çıkmıştım.
Aynada gördüğüm vücudumla birkaç saniye duraksadım. Karnımda, boğazımda, yüzümde, kollarımda ve bacaklarımda; kısacası anlık olarak vücudumun görebildiğim her yerinde kırmızı, mor ve yeşil izler vardı. Boğazım, çenem ve kollarım dün yaşadıklarımdan ötürü en net morlukları taşırken geri kalanlar biraz daha eski olduğu için yeşile dönmeye başlamıştı.
Hissetmiyorum diyemezdim. Eğer sürekli olarak aynı acıya belirli sürelerde ki bu süre de 12 saati geçmemek üzere olacak şekilde maruz kalırsanız vücut alışabilirdi. Aslında alışmak da değil, sinirlerin ölmesi olurdu. Fakat kurşun acısı, kemik kırılması, bağ kopması gibi olaylara alışmak mümkün değildi. Belki aldığımız eğitimlerle acıya duyarlılık derecemiz değişmiş olabilirdi ama dediğim gibi bilinen şehir efsaneleri aksine 'vuruldum hissetmedim' gibi bir şey söz konusu değildi. Bunun tek olur yanı; anın sıcaklığıyla, beyin yarayı algılamadan yani yaklaşık ilk 10 dakika halk arasında bilinen 'olayın sıcaklığıyla hissetmemezlik'di. Sadece zamanla köreliyorduk. Yaşadığımız duygusal acı fiziksel acının önüne geçince yarayı hissetsek de, canımız yansa da tepkilerimiz azalıyordu çünkü yanımızda şehit verdiğimiz kardeşlerimiz aklımıza geldikçe ağrımızı, acımızı söylemek bize ayıp geliyordu.
Üzerime yeni yıkanıp ütülendiği belli olan üniformalarımı giydikten sonra bir kez daha baktım aynaya. Üniformam neredeyse bütün yaralarımı kapatmış bir nevi sargı görevi görmüştü ki bu gerçek anlamda da mecazi anlamda da böyleydi. Ben yaralarımı ve yalnızlığımı hep üniformamla unutmuş, en azından unutmaya çalışmıştım. 4 ayın sonunda içimdeki gururla aynadan kendime bakmak tuhaf gelirken kurumaya başlayan kumralın açık tonlarındaki sarıya çalan saçlarımı örüp bordo beremi de başıma takmıştım. Aynada gördüğüm zıttım gülümsememe sebep olurken burda durursam sabaha kadar üniformalarımı izleyebileceğim ve bundan sıkılmayacağımın farkına vararak odadan çıkıp kapıyı kilitledikten sonra anahtarı cebime koyarak karşıdaki odanın kapısını çaldım. İçeriden binbaşının sesini duymamla kapıyı açtım.
"Yüzbaşı Bade Demir, Ankara. Emredin komutanım!" adımın önüne ikinci defa 'yüzbaşı' sıfatını ekleyebilmiş olmak garip hissettirmişti. Rütbemi göreve gitmeden hemen önce almış, 4 ay boyunca da karargahla iletişime geçerken istihbarat lakabım olan Acar'ı kullanmıştım. İlk kez de rütbemi takan Orhan albayın yanında kendime ekleyebilmiştim bu sıfatı.
"Rahat yüzbaşım." dedi binbaşı dudaklarını birbirine bastırıp memnun olduğunu belli eden bir ifadeyle. Sanırım az önceki harap halimden sonra beni böyle görmek hoşuna gitmişti. Sonuçta onun askeriydim ve benim dik durmam onu gururlandırırdı.
"Hadi gidelim albayın yanına." diyip incelediği dosyayı kapatarak yanıma gelmişti. O önde yürürken ben saygı göstergesi olarak bir adım arkasından onu takip ediyordum. Alt kata inip uzun koridoru geçtikten sonra isimliğinde 'ALBAY HAKAN DEVRİM' yazan kapının önünde durduk. Albay postası müsait olduğunu söyleyince yine ilk olarak binbaşının girmesini beklemiş, o içeriye girdikten hemen sonra ben de yanındaki yerimi almıştım.
"Binbaşı Boran Akın, Ankara. Emredin komutanım!"
"Yüzbaşı Bade Demir, Ankara. Emredin komutanım!"
"Rahat." dedi albay. 50'lilerinin başında gibi duruyordu. Yaşına oranla normalden çok daha iyi dik duruşu ve mükemmele yakın bir fiziği vardı. Çoğunlukla beyazlaşmış saçları ve birkaç kırışıklığı olmasa yaşını tahmin etmek epey zor olurdu. Yüz hatları çok sert değildi, aksine kendisinin kasvetli yapısını biraz yumuşatmıştı.
"Geçmiş olsun yüzbaşım."
"Sağolun komutanım." dedim. Oturmamız için koltukları işaret etti ama bizden bir hareket gelmeyince derin bir nefes aldı.
"Otursanıza!" sert çıkan sesiyle binbaşı sağdaki koltuğa oturunca ben de karşısına oturmuştum.
"Dün biraz ortalık karışmış. Daha iyi misin?" dedi az öncekine oranla daha sakin bir sesle.
"İyiyim komutanım." dedim. Yüzümde ve boynumda oyalanan gözleri kısıldı.
"Bunları Savaş üsteğmen yapmış doğru mu?" diyince yutkundum.
"Çoğu kamptan kaçarken oldu komutanım." dedim. Boran binbaşı bir ağzından bir şeyler geveledi ama çok dikkat etmediğim için anlayamamıştım. Burda oturup kendi askerimi, silah arkadaşımı şikayet edecek değildim çünkü o da kendince haklıydı, beni tanımıyordu. Albay kafasını sallayıp masanın üzerinde duran dosyaları benim önüme koydu.
"Bade zor bir görevden döndün, pek iyi şeyler yaşamadın farkındayım fakat yukarıdan emir aldık. Yeni bir tim kurulmasını istiyorlar. Tim komutanı olarak sen atandın. Burda yaklaşık 40 kişilik bir liste var. Timinde istediğin askerleri sen seçeceksin. 10 gün izinlisin bu sürede hepsine bakar, araştırma yaparsın. Daha sonra seçtiğin kişilerle birlikte yeni görev yeriniz Mardin'e gideceksin." diyince şokla kalakaldım. Böyle bir şeyi beklemiyordum. Albay bir bana bir de binbaşıya baktıktan sonra gülümsedi.
"Ayrıca Boran binbaşım da Mardin'e atandı. Bundan sonra aynı karargahta olacaksınız." diyince binbaşıya döndüm.
"Tim komutanı ben mi olacağım?" dedim. Ben daha önce bir tim yönetmek şöyle dursun herhangi bir timde bile bulunmamıştım. Beni seçmiş olmaları çok saçmaydı.
"Evet yüzbaşı itirazın mı var?" dedi Boran komutan sert bir sesle.
"Benim tim yönetimi hakkında bir fikrim yok komutanım bu görev-" diye devam edecektim ki albay sözümü kesti.
"Yüzbaşım seni uzun zamandır takip ediyoruz. Başarıların ve yaptıklarınla en iyi askerlerimizdensin. Sınır bölgesi karışık. Üstler yeni ve çevik bir tim olmasını uygun görüyor. Sana güveniyoruz." duyduklarımla daha çok şaşırsam da başımı salladım.
"Sağolun komutanım." dedim sadece.
"Başka bir şey yoksa çıkabilirsiniz." diyince ayağa kalktım ve dosyaları aldım. Elimdeki dosyaları düşürmemeye çalışarak odadan çıktım. Bu tim işi çok beklenmedik olmuştu.
Boran komutanın yardımıyla 40'a yakın dosyayı odama taşıdıktan sonra Van'dan gelen eşyalarımı odanın kenarına koyup dosyaları incelemek için masanın başına oturmuştum. Kısa bir süreliğine burda olduğum için eşyaları yerleştirmekten vazgeçmiştim. Aslında kafam çok doluydu ama kendimi dosyalara vererek düşüncelerden kaçmaya çalışıyordum.
Hava kararmaya başlarken daha sadece ilk 3 kişiyi inceleyebilmiştim. Listedekilerin hepsi çok iyi askerlerdi ve ben bu 3 kişi arasından bile seçim yapamamıştım. Sıkıntıyla dosyayı kapatıp arkama yaslandım ve derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapatmamla birlikte son yaşadıklarım zihnime dolarken kapının çalmasıyla kendime geldim.
"Gel!" dedim ve saatlerdir dosya okumaktan dağılan saçlarımı gelişigüzel düzelttim. Kapı açılınca içeriye Boran binbaşı girdi. Hemen ayağa kalktım.
"Müsait miydin Bade?" diyince şaşırsam da hafifçe başımı salladım. Bu adamın kibarlığı askeriye için biraz fazlaydı. Gerçi beni sorgu odasından alırken hiç kibar değildi. Onda çözemediğim bir şeyler vardı.
"Buyrun komutanım."
"Yemeğe çağırmak için gelmiştim." dedi gülümseyerek.
"Sağolun komutanım. Ben dosyalara dalmışım." dedim. Masanın üzerindeki dağınıklığa bakınca gülümsemesi büyümüştü. Sağ yanağındaki gamzesini görünce bir an duraksadım. Beynimde bütün parçalar eşleşirken aklımda oluşan sonuç bana delirmiş olabileceğimi düşündürtmüştü.
"Dinlenseydin önce. Daha 10 gün var." dedi. Gözlerimi bir an olsun gözlerinden ayırmazken düşüncelerim yüzünden cevap verememiştim. Yeşil harelerine dikkatli bakınca belli olan sarı çizgiler, yüz şekli, benimle aynı tondaki açık kumral saçları, ten rengi ve onda olan tanıdıklık hissi. Böyle bir şey gerçek olamazdı ve ben gerçekten delirmiştim. İstihbaratçı olduğum için bu kadar kuruntu yapıyor olabilirdim. İnsan insana benzeyebilirdi. Ama bu benzerlikten çok erkek halime bakıyorum gibi hissettiriyordu.
"Bade?" diyerek bana bir adım yaklaşan binbaşıyla kendime geldim.
"Ancak yetişir komutanım." dedim. Gözlerini kısıp bana baktı. Düşünceleri kafamdan atmaya çalışarak derin bir nefes aldım.
"Hadi gidelim o zaman." dedi bana kararsız bir şekilde bakmaya devam ederek. Kafamı sallamakla yetindim. Odadan çıktıktan sonra hiç konuşmadan yemekhaneye gitmiştik.
"Hep böyle sessiz misin yüzbaşım?" diyen binbaşıyla bakışlarımı önümdeki yemekten kaldırıp ona döndüm.
"Genelde." dedim.
"Sessizsin ama gözlem yapıyorsun." dedi. Kafamı salladım. Gözlem yaptığımı fark eden olmazdı normalde. Bu detayı yakalamış olması bana onun da istihbarat uzmanı olabileceğini düşündürtmüştü.
"Kızım biraz konuş ya!" dedi ağzının içinde geveleyerek. Sanırım anlamayacağımı düşünmüştü. Elimdeki kaşığı masaya bırakıp kaşlarımı kaldırdım. Sert bir şekilde yutkunup bana baktı.
"Biz tanışıyor muyuz komutanım?" dedim sabahtan beri sormak istediğim soruyu sorarak. Resmen gözlerinin içi parlamıştı. Bir insan bu sorudan neden mutlu olurdu?
"Orhan albayın yanına gelmiştim birkaç kere." dedi gülümsemesini saklamaya çalışarak. Kafamı sağa sola salladım.
"Sizi Van'da görmüş olsam hatırlardım." dedim. Sol eliyle burnunu kaşıyor gibi yaparak gülüşünü kapattı ama sağ yanağındaki gamzesi onu ele vermişti. Ben de gülümsedim.
"Aslında tanışıyoruz ama uzun zaman oldu görüşmeyeli." dedi. Ne demek istediğini anlamamıştım. Daha eski de olsa hatırlardım.
"Kusura bakmayın komutanım. Hatırlayamadım. Tam olarak ne zamandı?"
"Yemeğin bittiyse odamda bir çay içelim." dedi ve yerinden kalktı. Ben de kalkıp peşinden gittim. Odasına geldikten sonra kapıdaki erlerden birine iki çay getirmesini söyleyip içeriye girdi. O koltuğa otururken ben ayakta beklemeye devam ettim.
"Otursana." dedi gözleriyle karşısındaki koltuğu işaret ederek. Baş selamı verip oturdum. Biz konuşmadan birbirimize bakarken kapı çaldı. İçeriye gelen er çayları bırakıp çıktıktan sonra binbaşı derin bir nefes aldı ve bana döndü. Kalbim duyacaklarıma hazır değilmiş gibi hızla atmaya başlarken dik duruşumu bozmamıştım.
"Bade biz tanışıyoruz haklısın. Orhan albayın yanında da görmedin o konuda da haklısın ama bu konuyu şimdi konuşmak konusunda kararsızım doğrusu." dedi sıkıntıyla.
"Bir şey demeyecek misin?" dedi benden bir şey gelmeyince.
"Ne diyeyim komutanım?" dedim kaşlarımı çatarak. Gülümsedi ve arkasına yaslandı.
"Ben seninle aynı karargahta olmak için uzun zamandır uğraşıyorum." diyince şaşkınlıkla bakakaldım.
"Uğraştınız mı?"
"Çok uğraştım."
"Neden?"
"Sen TSK'nın önem verdiği personellerdensin. Ayrıca MİT de seni vermemek için çok direndi. Onlar da haklı. İleri düzey eğitimli ve özel sorgulara girebilen personelini bir time vermek istemediler." dedi ve alt dudağını diliyle ıslatıp yutkundu. Eksik anlatıyordu. Bu söyledikleri doğruydu ama devamını söylemediği veya söyleyemediği için kendini kötü hissediyordu. Belli etmiyordu ama kast ettiği 'özel' sorgulara girmeye öyle kolay hak kazanmamıştım. Beden dili yorumlama ve insan psikolojisi üstüne çokça eğitim görmüştüm. Devamını anlatması ve bölmemek adına beklentiyle baktım. Boğazını temizledi ve yerinde dikleşti.
"Ama asıl sorun eğitimin ve başarıların değildi. İşleyişi biliyorsun. Akrabalık durumunda aynı karargahta çalışamazsın." dedi. Zorlukla yutkunup kafamı salladım. Beynim devamını isterken kalbim duymaya hazır değildi.
"Kardeşim... Yani kardeşim olduğun için sıkıntı çıktı. Bunun için 2 senedir uğraşıyorum." dedi ve iç çekti. Ben tepki vermeden sadece bakıyordum. Gözlerim yanmaya başlamıştı.
"Ben senin abinim Bade."
"Nasıl?" dedim. Sesim fısıltı gibi çıkmıştı.
"Bade yemin ederim daha önce gelecektim, söyleyecektim ama seni riske atamadım." dedi af diler gibi yüzüme bakarak.
"Ne riski ya?" dedim anlamaya çalışarak.
"Bak sana anlatamayacağım çok fazla şey-" derken sözünü kestim.
"Ne riski neyden bahsediyorsun sen ya? Şaka mı yapıyorsun bana?!" dedim sinirle ayağa kalkarak. O da kalkıp kolumu tuttu.
"Bade sakinleş, otur konuşalım!" kolumu çektim.
"Ne riski? Ben her fare deliğine girerken, ordan oraya savrulurken benim hayatımda risk yok muydu?! Ben teröristlerin içinde-" derken durdum ve kendime gelmeye çalıştım. Birkaç saniye durup yüzümü sıvazladıktan sonra derin bir nefes aldım.
"Bu saçmalık! İnanmıyorum! Benim abimin adı-"
"Barkın Demir. Senin abinin adı Barkın Demir. Bade değiştirmek zorunda kaldım. Her şeyden kaçmak zorunda kaldım beni de anla lütfen." demesiyle bir an duraksadım. Bütün bunlar abimi bunca sene neden bulamadığımı açıklıyordu. Abimi araştırmaya başladığımda o çoktan mezun olmuş bir subaydı. İsmi farklıydı ve rütbesi benden yüksek bir istihbarat uzmanı olduğu için bilgilerine ulaşamamıştım. Ben bunca sene kimsesizken şimdi bu yaşadığım saçmalık neydi? Nedendi?
Bade bir yandan bağırıp çağırmak, hesap sormak istiyordu ama öncelikle düşünmesi gerektiğine karar vermişti. Bu öğrendiği şey gerçek olabilir miydi, bu adam gerçekten abisiyse ne yapmalıydı, bu bilgiyi kimler biliyordu? Bu soruların hepsini uzun uzun düşünmeliydi. Öfkeyle kalkan hep zararla otururdu ve Bade Demir bunu çok iyi biliyordu...
"Bade güzelim bir şey de." dedi yalvarır gibi. Dişlerimi sıktım.
"Benim bu yaşıma kadar bir abim yoktu, tek başımaydım. Bunca yılın ardından da karşıma çıkanı, abi bilip boynuna atlamam komutanım. Az önce bir sinir anında kontrolsüzce sesimi yükselttim kusura bakmayın. Lütfen bu durumdan kimse haberdar olmasın ve ast-üst ilişkisi dışında muhatap olmayalım." dedim soğuk bir sesle. Gözlerindeki yıkılışı an be an izlerken buruk bir şekilde gülümsedi ve omuzlarını düşürdü.
"Yapma bunu..." dedi kafasını sola doğru eğerek.
"İncelemem gereken dosyalar var komutanım. İzninizle." dedim ve cevap beklemeden odadan çıktım. Düşünmem gerekiyordu. Biraz kendi kendime kalıp bu yaşadığım durumu anlamlandırmam gerekiyordu.
Odaya girip kapıyı kilitledikten sonra botlarımı bile çıkarmadan kendimi yatağa atmıştım.
Bunca zaman kimsem yoktu ve ben tek başıma yetebilmeyi gayet iyi öğrenmiştim. Öyle alışmıştım ki tek hareket etmeye bu saatten sonra hayatıma girebilecek bir aile üyesi, arkadaş, sevgili; yoluma taş koymaktan başka bir şey yapmazdı sanırım. Hep söylediğim gibi, ben bir bekleyenim olmadığı için bu kadar başarılıydım.
Abimi araştırdığım zamanlarda, bir gün onu bulursam ne yaparım diye hep düşünmüştüm. Ben yaşadıklarım sonucu sert bir insan olmak zorunda kalmıştım ve bu halimden gayet memnundum. Şimdi böylesine yalnızlıkla geçen bir hayatı arkamda bırakıp time katılmak, arkadaşlık kurmak ve en önemlisi abimi bulmak beni zorlayacaktı. Bu denli değişimlere hazır mıydım? Bunun pek bir önemi yoktu çünkü bu saatten sonra hazır olmak zorundaydım. Ben askerdim ve astlarıma emir verirken üstlerimden de emir alırdım. Aldığım emirler yeni bir hayata başlamak yönündeyse bunu da yapmalıydım ki çekinmeden yapacaktım.
