"Ölüm bize ne uzak,
Bize ne yakın ölüm.
Ölümsüzlüğü tattık.
Bize ne yapsın ölüm? " demiş şair.
Ölüm onlara ne uzaktı ne de yakın. Her an ölüme hazırdı onlar ama bir fark vardı. Türk askeri ölmezdi, şehit olurdu, ölümsüz olurdu...
Şehadetten korkmazdı Türk askeri, aksine arzulardı. Ne güzel sormuştu şair;
Şehadet en büyük istekleri iken ölüm onlara ne yapsındı?
Bade Demir;
Karşıdaki görkemli dağın zirvesinden sıyrılıp ilk ışıklarını yeryüzüne gönderen güneşe baktım uzun uzun. Sanki dün gece fırtına çıkmamış, kar her yeri istila etmemiş gibi masumca belirmişti bugüne. Etraftaki kuşlar güneşin doğumuyla bu dağın içindeki pisliklere inat o eşsiz şarkılarını söylemeye başlamışken olduğum durumu zihnim bana bir kez daha sorgulatmıştı. Dün gece yağan kardan kalma beyaz birikintiler parlarken derin bir nefes alıp başımı yaslandığım kayaya koydum. Çok üşümüştüm ve yorgundum. Öyle ki keskin soğuktan artık nefes almak bile güçleşmişti ama bir an önce harekete geçmem, güneş batmadan bir karakol bulmam gerekiyordu.
Yaklaşık 4 ay önce gelen bir görevle İran sınırındaki en büyük kampın içine sızmıştım. Her şey çok iyi ilerlerken ne olduysa açığa çıkmış, esir düşmemek için elimden gelen tek şeyi yapıp ordan kaçmıştım. Çünkü orada kendimi savunabileceğim bir mühimmata sahip değildim. Her şeyime el koydukları için çaresizce yolumu bulmaya çalışıyordum ama kendime itiraf etmekten kaçındığım o gerçekle yüzleşme zamanım gelmişti. Kaybolmuştum. Zaten elinde harita olmadan burdan kaybolmadan çıkabilecek birinin olduğunu düşünmüyorum.
Her yeri aynı olan, hayvanların otlarken açtığı patika yollar dışında bir yolu bulunmayan bu dağa bir de kar beyaz örtüsünü örtünce iş daha da içinden çıkılmaz bir hal almıştı. Üzerimde ince bir şalvar ve ona nazaran kalın sayılabilecek bir kazak dışında hiçbir şey yoktu. Islanmış olan giysilerim tenime her değdiğinde bana donarak öleceğimi haykırsa da bir Türk askeri olarak son gücüme kadar yaşam mücadelesi vermek bana yakışandı.
Bugün ölmem muhtemeldi. Ne olursa olsun bu yaşıma kadar ülkeme hizmet vermiş, o şanlı üniformayı giyebilmiş ve bütün engellere rağmen bordo bereyi takabilmiş sayılı şanslı insanlardandım. Aslında şans da değildi. Güçtü bu. Kimse bana inanmasa bile benim kendime inanabildiğim, hep kendime destek olabildiğim ve her şeyin üstesinden gelebileceğim kadar büyük bir güç.
Sağ kaşımdan akıp yüzümü boyayan kanı elimin tersiyle sildim ve yerimden kalktım. Bu halde bir karakol bulsam bile beni dinlemeden kafama sıkma ihtimalleri yüksekti çünkü görev gereği piçlere uyum sağlayarak giydiğim bu giysiler beni onların bir parçası olarak gösteriyordu. Tek temennim silahsız olduğumu görüp beni öldürmemeleriydi.
Yaklaşık 8 saat yürümüştüm. Öğlen vaktini geçmiş, akşama yaklaşırken ara sıra gözlerimin kararmasıyla durup dinlensem de bu dinlenmeler bünyeme hiçbir etki etmemiş, biraz olsun yorgunluğumdan kurtulmamı sağlamamıştı. Ellerim hatırı sayılır şekilde morarmış, parmaklarım dokunduğu yerleri hissetmez olmuştu. Üzerimdeki giysiler kurumak bir yana dursun sıfırın çok altında olan hava nedeniyle üzerimde donmuştu. Artık kendime ölümümü beklemek için güzel bir ağaç altı seçmeye karar vermişken çok da uzak sayılmayacak bir mesafede asfalt görmüştüm. Burada yol varsa yakında kesinlikle bir askeri birlik de vardır düşüncesiyle yolu takip etmeye başlamıştım.
Bir saat kadar daha yürüdükten sonra gördüğüm görüntüyle gözlerim dolmuştu. Karların içindeki al bayrağa bakıp titrek bir nefes bıraktım. Birkaç saniye olduğum yerde durup Allah'a binlerce kez şükür etmiş ve adımlarımı hızlandırarak yürümeye başlamıştım. Biraz sonra beynime yiyebileceğim bir kurşun olma ihtimalini göz önünde bulundurarak şehadet getirmiştim.
Bir rütbeli beni vurmazdı ama kapıdaki nöbetçi erler o anın getirdiği panikle her şeyi yapabilirdi ve kimse de neden yaptın diye sormazdı. Böyle bir şey olursa üzüleceğim tek şey bir piç sanılarak sarı torbaya konulmam olurdu herhalde.
Askeri bölgeye girdikten sonra kapıya yaklaşırken bahçede bir hareketlilik olduğunu işittim. Sanırım kulübedeki er kapıya haber vermişti ve ortalık karışmıştı. En azından hala bir Türk askerinin silahından çıkan kurşunla vurulmamıştım.
Kapıya yaklaşık elli metre kala ellerimi kaldırdım ve adımlarımı yavaşlattım. Gergindim. Anlatılan şehir efsanelerinin aksine biz de korkardık. İnsandık ve korkmak insani bir duyguydu. Anın belirsizliğiyle zaten soğuktan gerilmiş olan kaslarım mümkünmüş gibi biraz daha gerildi. İki nöbetçi ellerindeki tüfekleri bana doğrultmuş bir şekilde önüme çıkınca durdum.
"Silahsızım! Teslim oluyorum!" dedim sesim çıkabildiği kadar bağırarak. Burda bağıra bağıra 'ben askerim' diyemezdim ki desem de bana bu halimle kimse inanmazdı. Nöbetçiler hala kararsız şekilde bana bakarken arkalarında beliren başka bir üniformalı onların yanından geçip bana biraz daha yaklaştı. Göz göze geldiğimizde şaşkınlığını gizleyememiş birkaç saniye gözlerini kısıp bana bakmıştı. Olayı anlamlandırmaya çalışırken gözlerini gözlerimden ayırıp üzerime baktı ve yumruklarını sıktı. Kaşları çatılırken ifadesi sertleşti.
"Dizlerinin üzerine çök!" sesi o kadar keskindi ki dediğini ikiletmeden dizlerimin üzerine çöktüm. Ellerim hala havadayken sol omzumu sıyıran kurşunun açtığı yaranın tekrar kanamaya başladığını göğsüme aktığını hissettiğim sıvıyla anladım. Kanım bile sıcak değildi artık. Hipotermi geçirmeme muhtemelen çok az kalmıştı.
"Alın şunu!" dedi aynı keskin sesiyle. İki nöbetçi beklemeden yanıma gelirken biri sırtıma vurarak yere düşürdü ve ellerimi arkadan bağladı. Kendi askerim tarafından, silah arkadaşımın komutuyla bu muameleyi görmek zoruma gitmişti. Sol gözümden akan yaş yanağımdan hızla boynuma doğru ilerlerken burada kendimi nasıl açıklayacağımı düşünüyordum. Ellerimi bağladıktan sonra kol altlarımdan tutup beni kapıya getirip az önce onlara emir veren bordo bereli askerin önünde diz çöktürdüler. Gözlerim çamurlu postallarından başlayıp yavaşça yukarıya çıktı. Rütbesinin kolunda değil de omzunda olduğunu fark edince omuzlarını görmesem de yaşından tahmin yürüterek üsteğmen olduğuna karar vermiştim. Eliyle arkaya işaret verince arkasında bekleyen kalabalıktan gelen iki kişi tekrar kollarımdan tutup beni içeriye götürmeye başladı.
Bahçedeki herkesin bakışları benim üzerimdeyken yüksek ihtimalle neden teslim olduğumu düşünüyorlardı. Herkesin yüzünde aynı ifade vardı. Tiksinti. Daha fazla etrafa bakmadan titreyen dudaklarımı birbirine bastırdım. Önde yürüyen ve rütbesini az önce doğru tahmin ettiğimi ayağa kalkınca anladığım üsteğmen sorgu odasının kapısını açınca beni içerideki demir sandalyenin üzerine attılar. Kollarımın bağlı olmasıyla ve soğukta durmaktan uyuşan vücudumla dengemi sağlayamayıp sandalyenin üzerine, yüzüstü bir şekilde düştüm. Beklemeden beni oturtup ellerimi masanın üzerindeki demire kelepçeleyen ikileye baktım. Bir başçavuş ve bir kıdemli çavuş. Onlar çıktıktan sonra beklemeye başladım. Kafamı kolumun üzerine koyup odanın filmli camına baktım. En azından sıcak bir yerdeydim, en azından devletimin çatısı altındaydım.
Uzun bir bekleme süresinin ardından ısınmış olmak beni biraz olsun kendime getirmişti. Zaman kavramımı dışarıya açılan hiçbir penceresi olamayan bu odada bulunduğum için kaybetmiştim. Ne kadar beklediğim hakkında bir fikrim yoktu. Bana seneler gibi gelen zaman 10 dakika da olabilirdi 6 saat de. Kapının açılmasıyla 3 kişi içeriye girdi. Biri sabahki üsteğmendi. Bir üstçavuş ve çavuş da arkasından girince kapıyı kapatıp karşıma geçtiler. Üsteğmen gürültülü bir şekilde sandalyeyi çekip karşıma otururken diğer ikili onun arkasında, ayakta bekliyordu.
Simsiyah saçları ve beyaz bir teni vardı. Mavinin en koyu tonu olan lacivert gözleri bana baktıkça daha da koyulaşmıştı. Dik omuzları, keskin yüz hatları ve hiç düzelmeyen çatık kaşlarıyla bir Türk askerine yakışır ciddiyetteydi.
"Adın ve soyadın ne?" dedi önüme elindeki dosyayı koyarak. Dosyanın içinde boş kağıtlardan başka bir şey yoktu. Benim hakkımda bilgi bulamamış olmak onları daha da sinirlendirmiş olmalıydı.
"Beni karakol komutanıyla görüştürür müsünüz?" dedim sakince. Dişlerini sıktığında çene hattı daha da belirginleşti.
"Sana adını sordum!" diyince derin bir nefes alıp suratına bakmaya devam ettim. Görev gizliliğinden ötürü şu anda asker olduğumu söyleyemiyordum.
"Neden teslim oldun? Bir planınız mı var yine?!" diye yeni bir soru yöneltince bedenim kasıldı. 'Yine' demişti. Demek ki yakın zamanda böyle bir eylem sonrasında saldırıya uğramışlardı. Bu çok kötü olmuştu çünkü içlerinde bana karşı olan bir gramlık acıma duygusu da öfkelerinin karşısında önemsiz hale gelecekti.
"Yalnız olduğum halimden yeterince ortada değil mi? Plan falan yok. Tekim." dedim. Sözlerim sert çehresini biraz olsun yumuşatmazken elini masaya vurdu. Çıkan yüksek ses odanın duvarlarında yankılanırken sinirle bir nefes verdi.
"Adın, soyadın ne?" dedi bütün kelimeleri tek tek vurgulayarak.
"Karakol komutanı-" cümlemi tamamlayamadan yerinden kalkıp sert bir şekilde çenemi tuttu ve sıkmaya başladı. O kadar sert tutmuştu ki acıyla inledim. Zaten vücudumda kendini her saniye belli eden bir ağrı varken bu baskısı canımı haddinden fazla yakmıştı. Biraz daha sıkarsa arka dişlerimi yerinden çıkarabileceğini bile düşünmüştüm. Çenem parmakları arasında kırılırsa şu noktada şaşırmazdım.
"Bana bak madem teslim oldun şimdi sorularıma cevap vereceksin!" diyince ateş saçan mavi gözlerine baktım ve yutkundum. Kafamı tutuşunun el verdiğince sağa sola salladım. Sinirle elini çekince başım sola düşmüştü. Çenemi oynatıp kırılmadığına emin olduktan sonra yavaşça ona doğru döndüm.
"Komutanla görüşene kadar sorulara cevap vermeyeceğim."
"Kadınlığına güvenip sana bir şey yapmayacağımı düşünüyorsan çok yanılıyorsun. Çünkü ben sizin gibi itlere cinsiyet ayrımı yapmıyorum!" dedi öfkeyle. Ona istediği cevapları verememek beni çok zor duruma düşürüyordu çünkü kendisi az önce de net bir şekilde tecrübe ettiğim gibi sinirli ve güçlü bir insandı. Bana zarar vermekten çekinmeyeceği ortadaydı. Bir süre bana baktıktan sonra konuşmayacağımı anlayınca arkasındaki askere döndü. Sanırım sert duruşum ona dik başlı olduğumu düşündürtmüştü ama ben kaşlarımın çatık, çenemin dik olmasına alışmıştım.
"Arif yazmaya başla." diyince üstçavuş masadaki kalemi eline alıp bir kağıt çıkarttı. Üsteğmen derin bir nefes alıp gözlerime baktı.
"Teslim olduğunu beyan eden terör örgütü üyesinin sorgu sırasında zorluk çıkarması ve kıdemli üsteğmen Savaş Eroğlu'nun üzerine zimmetli beylik tabancasını eline alması nedeniyle saldırı girişimini engellemek amacıyla öldürülmüştür." dedi ve silahını eline aldı. Gayet ciddi duruyordu ki zaten sesindeki soğuk sakinlik o silahı gerçekten ateşleyeceğinin habercisi durumundaydı. Böyle bir şeyi pek tabii yapabilirdi ve ona hiçbir şey olmazdı zira kimse bir askere teröristi neden öldürdüğünü sorma gereği duymazdı, cevabı açıktı. Silahın emniyetini kapatıp bana doğrulttu. Kendimi kurtarmak zorundaydım ve beni karakol komutanıyla görüştürmedikleri sürece elimden gelen pek de fazla bir şey yoktu.
"Acar kurt bulduğu ilk yuvaya acil dönüş yaptı. İtler kurtlara saldırdı, asena savunmasız kaldı. Avcı avını avlayamadı." dedim son çare bakışlarımı cama çevirirken. Bir ümit camın arkasından belki bizi dinleyen bir komutan vardır diye operasyon şifresi vermiştim. Yaptığım ölmeden önce son çırpınışlarım gibi hissettirirken içim titredi. Bu operasyon şifresini kendimden öylesine emin ve net bir sesle söylemiştim ki üsteğmen bir an afallamış, o keskin bakışları kırılmıştı.
Bir nevi ayna görevi gören camdaki yansımam ne kadar bitik bir halde olduğumu bana anlatırken artık psikolojik olarak da tükenmeye başlamıştım. Belirsizlik. Bir insanı psikolojik olarak en çok zorlayan etkenlerden olan belirsizlik şu anda benim içinde bulunduğum durumun ta kendisiydi. Biri beni anlayacak mıydı? Burdan sağ çıkabilecek miydim? Karşımdaki üsteğmen beni ne kadar zorlayacaktı? Bütün soruların cevabı belirsizdi.
"Ne?" cevap vermedim. Söyleyebileceğim başka bir şey yoktu. Silahı masanın üzerine koyup yanıma yaklaştı.
"Ne diyorsun? Tekrar söyle!"
"Bunu üstlerinize, albay Orhan Kutlu'ya iletirseniz onlar gerekli açıklamayı yapar." dedim. Orhan albay beni göreve gönderen komutandı. Zaten yokluğumu fark etmiş olmalıydı çünkü her gün yaptığımız görüşmeyi yapmam gereken saatin üzerinden bir günden fazla geçmişti.
"Beni mi sınıyorsun kızım sen?!" diye sinirle bağırınca gözlerimi yumdum. Artık bu adamın öfkesini görmek istemiyordum ama çok geçmeden boğazımı sıkmaya başlamasıyla mecburen gözlerimi açtım.
"Öldürürüm seni burada!" dedi yüzüme tükürürcesine. Arkasındakiler müdahale edemiyordu ama tedirgin bakışlarından sözünün eri bir adam olduğunu ve beni burada gerçekten öldürebileceğini anlamıştım. O sırada odanın kapısı açıldı.
"Ne var?!" diye bağırdı üsteğmen elini boğazımdan çekmeden. Nefessizlikten morardığıma emindim zira öyle bir sıkıyordu ki bu sefer de boynumu kıracağını düşünmeye başlamıştım.
"Komutanım Özcan yarbay ikinci bir emir gelene kadar sorguya ara verilmesini emretti." dedi gelen kişi. Kim olduğunu göremiyordum. Üsteğmen gözlerini kısıp bana baktıktan sonra elini çekince öksürmeye başladım. Her nefes aldığımda öksürme isteği daha da artarken birkaç dakika sonra ancak kendime gelebilmiştim. Herkes odadan çıktıktan sonra kafamı tekrar masaya koydum. Gücüm çekilmiş gibiydi. Sanırım o kadar süre soğukta kalmanın ve yürümenin sonucuydu bu üzerimdeki yorgunluk.
Aradan yine uzun bir zaman geçmiş, su getiren bir onbaşı dışında kimse gelmemişti. Sanırım gece olmuştu çünkü ciddi anlamda üşümeye, titremeye başlamıştım. Bütün kemiklerim ağrırken başımı kaldırmakta bile çok zorlanıyordum. Olduğum pozisyonda uyuya kaldığımı kapı açılınca çıkan sesle birlikte kendime geldiğimde fark etmiştim. Yerimden doğrulmadan biraz gözlerimi araladım. İçeriye birden fazla kişi girmişti. Sanırım tekrar sorguya başlayacaktık. Odayı dolduran sert postal seslerinin ardından biri bana yaklaştı ve elini alnıma koydu.
"Çok ateşi var!" dedi sert sesiyle. Sesi o kadar sertti ki ürpermiştim.
"Beni duyuyor musun?" dedi aynı kişi. Gözlerimi biraz daha açıp ona baktım. Simsiyah operasyon üniformalarına ek siyah maskesi sadece gözlerini açıkta bırakıyordu. Koyu yeşil gözlerini sarıya çalan kirpikleri taçlandırmıştı. Bakışları bana bir şeyler çağrıştırırken endişeli gözleri vücudumda gezindi.
"Tepki vermiyor." dedi bakışlarını benden çekmeden.
"Vallahi bir şeyi yoktu komutanım." dedi tanıdık bir ses. Sanırım bu sorguyu yapan kıdemli üsteğmen Savaş Eroğlu'ydu. Çok fazla düşünemiyordum, başım o kadar çok ağrıyordu ki kendimi düşünmeye bile zorlayamıyordum. Ellerim kelepçelerden kurtulurken gözlerimi daha fazla açık tutamamıştım ama bilincim yerindeydi.
"Hani bir şey yapmamıştın bu boğazının hali ne üsteğmen?!" dedi nazikçe çenemden tutup kaldırarak.
"Sorgu sırasında..." diyen Savaş sözünü tamamlayamadan susmuştu. Bacaklarımda ve sırtımda hissettiğim ellerden sonra oturduğum sandalyeden kaldırıldım. Sırtımdaki el beni biraz daha sarıp düşen başımı bir yere yaslamıştı. Sanırım şu anda birinin kucağında başım göğsüne yaslıydı. Sağ kolum boşlukta sallanırken sol omzumun sıkışmasından dolayı acıyla inlemiştim.
"Bitti Bade. Sakin ol güzelim, hastaneye gidiyoruz." dedi kulağıma yaklaşarak fısıltıyla. İsmimi biliyordu. Hastaneye gidiyoruz demişti. Beni bulmuşlardı. Bir saniye bana güzelim mi demişti? Düşüncelerimin arasında karanlığa sürüklenirken bilincim de kapanmıştı.
Yavaş yavaş kendime gelirken güçlükle gözlerimi açtım. Loş ışıkta olduğum yeri inceledim. Yattığım hastane yatağı hiç şüphesiz 4 ay sonra sırtımı yasladığım en rahat yerdi. Sağ koluma takılı serum yarıyı geçmişti. Demek ki en az bir saattir buradaydım. Ellerimde kelepçe yoktu. Belki de asker olduğum .bilgisi onlara ulaşmıştı. Ne olduğu konusunda hiçbir fikrim yoktu.
En son yaşadıklarım tek tek zihnime dolarken bana 'güzelim' sıfatını uygun gören adamı merak etmiştim. Kendisi hakkında hatırladığım tek şey koyu yeşil gözleri ve sesindeki sert tondu. Beni tanıyor muydu, yoksa sadece operasyonda kurtardıkları bir asker miydim bilmiyordum ama gözlerinde gördüğüm duygular bana tanıdık değildi. Belki de o sırada beynim bana küçük bir oyun oynamıştı ve yaşadığımı sandığım şeyler aslında gerçek değildi.
Yatağın yanındaki düğmeye basıp beklemeye başladım. Birkaç dakika sonra kapı açılında içeriye bir doktor ve bir çavuş girdi.
"Günaydın Bade Hanım. Nasıl hissediyorsunuz?" dedi doktor. 40'lı yaşlarının ortalarında duruyordu. Uzun boylu sayılabilecek, esmer bir adamdı. Kısa saçları ve yeni çıkmaya başlayan sakalları onu genç gösterse de yüzündeki çizgiler yaşını ele veriyordu.
"İyiyim." dedim çatallaşmış sesimle.
"Üşütmüşsünüz fakat normal bir üşütme değil. Geldiğinizde havale geçirmek üzereydiniz. Kolunuzdaki kurşun yarası da enfeksiyon kapmış. Kan değerleriniz çok düşmüş. Yaklaşık bir gündür uyuyorsunuz." dedi elindeki dosyaya bakarak. Kafamı salladım.
"Bir şikayetiniz yoksa serum bitince sizi taburcu edebiliriz." diye devam etti ve elindeki dosyayı kapatıp bana döndü.
"Teşekkür ederim, gayet iyiyim. Çıkabilirim." dedim.
"Çok geçmiş olsun. Serumunuz bitince hemşireyi çağırırsınız. Reçetenizi de yazdım, vitamin takviyelerinizi aksatmayın."
"Sağ olun." dedim. Doktor gülümseyip odadan çıkarken çavuş da arkasından gitmişti.
Çıktığım sızma görevi başarısız olmuştu ve şimdi ne olacağı hakkında bir fikrim yoktu. Görev başarılarımdan ötürü rütbe aldıktan sonra çıktığım görevde hayatımın ilk başarısız operasyonunu gerçekleştirmiş olmam çok canımı sıkmıştı ama benim hatam değildi. İçeriden biri beni ihbar etmiş olmalıydı.
Ben düşünürken odanın kapısı açıldı ve içeriye uzun boylu, iri bir adam girdi. Sarının koyu tonlarındaki saç rengi, sert çehresine eklenince onu daha da sinirli gösteren keskin bakışları direkt olarak beni bulurken derin bir nefes alıp kapıyı kapattı. Uzun boyu, düzenli spor yaptığını belli eden fiziği, kısa saçları ve pürüzsüz yüzü sivil kıyafetlerin içinde bile onun asker olduğunu belli ediyordu. Bana biraz daha yaklaşınca yemyeşil gözlerini gördüm. Beni oradan çıkaran kişiydi. Bana 'güzelim' diyen kişiydi.
"Günaydın. Daha iyi misin?" dedi elindeki poşeti yatağın ucundaki masaya bırakıp yanıma gelirken. Sesi ilk seferki kadar sert değildi, aksine yumuşak tutmaya özen gösteriyor gibiydi. Bu adam kimdi?
"İyiyim, teşekkürler." dedim kaşlarımı çatıp kim olduğunu sorar şekilde yüzüne bakarak. Kendisi bana bakmakla yetinince derin bir nefes aldım.
"Siz?" dedim. Sorduğum soruya öyle bir tepki verdi ki ne dediğimi bilmesem üzüldüğünü, kırıldığını düşünecektim.
"Ben binbaşı Boran Akın." dedi. Başımı salladım. İsmi yabancı değildi. Daha önce duyduğuma emindim. Zaten yüzü de hiç yabancı gelmiyordu ama nerden tanıdığımı hatırlayamamıştım. Normalde hafızam fazla iyiydi. Bir kez gördüğümü, duyduğumu unutmazdım mesleğim gereği ama şu anda hatırlayamıyordum. Yüksek ihtimalle yorgunluktandı.
"Sanırım siz benim kim olduğumu biliyorsunuz." dedim.
"Biliyorum Bade." dedi ve koltuğa oturdu. Beni nerden tanıdığını sormak ve bunu sorgulamak için fazla yorgun hissediyordum. O yüzden bunu sonraya bırakıp kafamı yastığa koydum.
Nasıl olurdu da açığa çıkardım aklım almıyordu. Bir yerde büyük bir sızıntı olmalıydı çünkü ben kendimden son derece emindim. Bir açık vermemiş, her hareketime çok dikkat etmiştim. Oradan kaçmaya çalışırken yaşadıklarımı zihnim travma olarak algılayıp silmeye çalışsa da görüntüler gözlerimin önüne geliyordu.
Bir gece boyunca tamamiyle savunmasız bir şekilde koca dağda tek başıma kalmak ve donarak ölmek üzereyken karakolu bulmak benim nezlimde tesadüf değildi. Allah beni korumuş, daha şehitlik mertebesine uygun olmadığımı hatırlatmıştı. Belki de bu kadar çabamın üzerine terörist kıyafetleri ile ölmemek ve sarı bir ceset torbasına konmamak için yalvardığım anlardan birinde duam kabul olmuştu.
"Yemek almıştım. Aç mısın?" diyen binbaşıyla daldığım düşüncelerden ayrıldım.
"Bilmiyorum." dedim. Gerçekten bilmiyordum. O kadar uzun zamandır yemek yememiştim ki artık aç mıydım bilmiyordum, hissetmiyordum.
"Nasıl yani?" dedi kaşlarını çatarak. Gülümsedim.
"O kadar uzun zamandır yemek yemiyorum ki açlık hissetmiyorum." dedim. Çatık kaşları düzelirken bana bakan yeşil gözleri koyulaştı ve zorlukla yutkundu. Ayağa kalkıp masayı yatağın yanına sürükledi ve az önce getirdiği poşeti açıp içinden bir kase çıkardı.
"Burada çorba var. Sen bunu iç ben hemen geliyorum." dedi ve cevap beklemeden odadan çıktı. Karton kasenin plastik kapağını açıp çorbanın sıcak olduğunu belli edercesine havada süzülen buharları izledim. Bir parça ekmek alıp çorbayı içmeye başladım. Her kaşıkta içim daha da ısınırken çorbanın mideme gidene kadar çizdiği yolu resmen hissediyordum. Son kaşığı da içtikten sonra tam masanın üzerindekileri toplayacaktım ki binbaşı geri geldi. Elinde bir poşet daha vardı.
"Ekmek arası bir şeyler yaptırdım." dedi poşeti önüme koyarak.
"Sağ olun komutanım, çorba yetti bana."
"Saçmalama lütfen. Zaten bütün kan değerlerin düşük çıkmış bir şeyler yemen lazım." diyince fazla uzatmadan kafamı salladım. Getirdiklerini de yedikten sonra yattığım yerden doğruldum. Boran binbaşı da camın önünde durmuş dışarıyı izliyordu.
"Nasıl oldu?" dedi camdan dışarıya bakmaya devam ederken.
"Anlayamadım." dedim. Yavaşça bana döndü.
"Nasıl yakalandın?"
"İçeride hain olduğunu ve bilgi sızdırdığını düşünüyorum. Çünkü ortada hiçbir şey yokken bir anda onlara gelen bir telefon sonrası bütün bakışlar bana dönünce anladım yakalandığımı." dedim. Dişlerini sıktığını belirginleşen çene hattıyla anlamıştım.
"Sana bir şey yaptılar mı?" kafamı sağa sola salladım.
"Ben yakalandığımı anladıktan sonra kaçtım zaten. Biraz hırpaladılar sadece. Önemli şeyler değil." dedim gülümsemeye çalışarak. Önemli şeylerdi. Ama bilmesine gerek yoktu.
Oradan kaçışım kolay olmamıştı. Benim asker olduğumu öğrendikten sonra baya hırpalamışlardı. Bu sorun değildi fakat kampın başkanı olan itin tecavüz girişiminden son anda kurtulmuş, kurtulana kadar da hiç iyi şeyler yaşamamıştım. Ordan kaçarken arkama takılan grup beni mermi yağmuruna tutmuştu ama yine Rabbimin yardımıyla sadece omzumdan vurulmuştum. O da ufak bir sıyırıktı.
"Tamam görev raporunda detaylıca yazarsın zaten. Serum bitti sanırım nasıl hissediyorsun?" diyince serum şişesine baktım.
"Gayet iyiyim. Çıkabilirim." dedim. Kafasını sallayıp odadan çıktı. O çıkınca aklıma kıyafetim olmadığı geldi. Sıkıntıyla arkama yaslayıp beklemeye başladım. Giyecek bir şeyler ayarladıklarını ummaktan başka yapabileceğim bir şey yoktu.
Binbaşı yanında hemşireyle odaya döndükten sonra bana da neyse ki kıyafet getirmişti. Doktor bir sürü ilaç yazmış, gelen hemşirede bunların nasıl kullanılacağını uzun uzun anlatmıştı fakat aklım öylesine doluydu ki dediklerinden hiçbiri aklımda kalmamıştı. Tek isteğim sıcak bir duş alıp biraz düşünmeye zaman ayırmaktı.
BÖLÜM SONU...
Bu platforma hala alışamadım ama bölümleri yavaş yavaş yayınlamaya çalışıyorum :')
Bölümü nasıl buldunuz?



