GÜNÜMÜZDEN 5 YIL ÖNCE:
"KONUŞ!" elindeki balyozu kaldırıp sesi çıktığı kadar bağıran terörist çabasının boşuna olduğunu biliyordu ama yine de şansını zorluyordu. Hiçbir tepki vermeden karşısındaki teröriste bakan adam yine şaşırtmamıştı. Tam 14 gündür bu adamı konuşturmaya çalışıyorlardı ama karşılarındaki adam bilgi vermek bir yana acı inlemeleri ve bağırışları dışında bir kelime bile etmemişti.
Binbaşı içinden şehadet getirirken kaç gündür burada olduğunu hesaplamaya çalışıyordu ama bunun imkanı yoktu. Bir sabah bilinci kapanıyor, gözlerini açtığında yine sabaha uyanıyordu ama bu aynı gündüz müydü, farklı bir tarih miydi artık bilmiyordu.
Acı bir çığlık odanın duvarlarında yankılanırken karşısındakinin de insan olduğunu unutan vicdandan yoksun şahış pis dişleriyle sırıtıyordu, bir gram acıma duygusu içinde yoktu. Binbaşının sol gözünden damlayan yaş terine karıştı ve yok oldu. Az önce dizine inen balyozla tüm hayatının bittiğini anlamıştı. O göz yaşı, yaşama sebebi bildiği askerlik hayatına veda olarak akmış, küçük bir uğurlama töreni yapmıştı. Gür çığlı ise isyan değildi, tepkiydi. Bu son darbeden sonra hiçbir şeyin önemi kalmamıştı. En azından binbaşı şimdilik öyle sanıyordu.
Karşısında duran terörist, titreyen adama baktı ve inanamadı. Acıdan titrerken, omuzları sarsılsa bile dikti. Yüzünden akan terler boynunda belirginleşen ve az sonra patlayacak gibi duran damarlarını hızla yalayıp göğsüne inerken bu adamın başı hala eğilmemişti.
Tırnaklarını çekmişler, sertleşmiş derisine derin kesikler atmışlar, ateşle ısıttıkları demiri vücuduna basmışlar, kemiklerini kırmışlardı ve hatta az önce sol dizini parçalamışlardı ama bu manyak herif hala direniyordu. Neye direniyordu?
"Türk ordusu; dünyanın hiçbir ordusunda seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir." diyen Mustafa Kemal'in sözü için direniyordu. Şanlı Türk ordusunun mensubu olduğu için direniyordu. Bu vatan için direniyordu. Mesleğe başlarken ettiği şeref, namus sözü için direniyordu. Al bayrak için direniyordu. Daha günler öncesi şehit verdiği 6 kardeşi için direniyordu. Ama en önemlisi damarlarındaki asil kanı satan bir kansız olmamak için direniyordu.
Binbaşının direnmek çokça sebebi vardı. Belki ordudan atılacaktı, bir daha askerlik yapamayacaktı, hatta yürüyemeyecekti ama son anına kadar bu ülke için ne olursa olsun savaşmış olacaktı. Şerefiyle ölecekti.
Ormanı anımsatan yemyeşil gözlerinin feri sönmüştü. Sanki o orman yanmıştı ve geriye kuruyan ağaçlarla, ölü hayvan bedenlerini misafir eden kara toprak kalmıştı. Burdan kurtulmak adına olan umutlarını çok önce kaybetmişti zaten fakat artık kurtulmamak için umut besliyordu. Bu noktaya kadar geldikten sonra kurtulmayayım da şehit olayım diye düşünüyordu. Şehit olayım ki bunca acının üzerine hayallerime kavuşayım demişti kendi kendine.
"Bak komutan burda gebereceksin! Konuş!" dedi terörist. 'Hayır!' diye içinden sitem etti binbaşı. Gebermek itlere yakışandı, Türk askeri şehit olurdu ve şehitler ölmezdi.
Binbaşının konuşmayacağını anlayan terörist sabrını tüketmişti ve elindeki balyozu karşısındaki adamın kafasına indirmek için kaldırmıştı ki odanın kapısı hızla açıldı.
"Heval koş!" dedi çirkin bir şiveyle, içeriye giren kadın. Beş dakika sonra gelse olmaz mıydı diyerek kendi kendine söylenen binbaşı kafasını kaldırıp kadına baktı.
"Ne oldu Kezo?!"
"Askerler! Askerler geliyormuş, haber geldi!" dedi kadın telaşla. Kadının gözleri bir anlığına binbaşının yorgun hareleriyle buluştuğunda binbaşı elektrik çarpmış gibi sarsıldı. O zümrüt yeşili gözleri tanıyordu. Puşinin altından çıkan birkaç tutam sarı saçları biliyordu. O gelmişti, onu kurtarmak için gelmişti.
"Ne diyorsun?!"
"Çık ulan artık! Sorgulama beni!" dedi kadın sert bir şive ile. Terörist birkaç saniye kararsız bir şekilde etrafa baktıktan sonra koşarak odadan çıkmıştı. Kadın da teröristin arkasından gitmiş binbaşıyı yalnız bırakmıştı.
Yaklaşık bir saat sonra geriye dönen kadın az öncekine göre daha beter haldeydi. Her tarafı toz toprak olmuş, beyaz teni çamura bulanmıştı ama gözleri... Gözlerinin parıltısı yerindeydi. Kadın biraz soluklandıktan sonra binbaşının ellerini ve ayaklarını çözmüş ve yaralarını teşhis etmeye çalışmıştı ama sol dizinden başka yere bakamıyordu. Bu bacakla bir daha yürüyemez dedi kendi kendine. Bir askerin başına gelebilecek en kötü şeylerden biri olmuştu, bir daha mesleğini yapamayacaktı.
"Burda bekle, askerler birazdan gelecek ve hastaneye gideceksin." dedi binbaşının yıllardır duymaya muhtaç yaşadığı naif ses. Bu ona bir ödül müydü yoksa ceza mı? Binbaşı isyan etti o an. Neden dedi defalarca. Hayattan vazgeçmişken ben, şimdi neden karşımda diye yakındı kendi kendine.
Kadın ise çözdüğü ve yanına matarasını bıraktığı binbaşının yanından çıkarken bilmiyordu başına gelecekleri. Bu karşılaşmanın nelere mahal olduğunun farkında bile değildi. O odadaki iki kişinin de hayatları o gün değişti, sonsuza dek...





