İçeriğe geç

ACAR KURT

Bölüm 27 · 10 dk okuma

ACAR KURT

Bölüm 27

26. BÖLÜM

“Unutma gördüğün hakareti bil, Kinini kalbinde sakla, uyutma. Ağlama, gözünün yaşını sil, Bekle zamanını, fakat unutma. Unutma Bulgarı, Sırbı, Yunanı, Kinini kalbine ateşle yazdır. Unutma sel gibi çağlayan kanı, Ölürsen bunları taşına yazdır.” Abid Efendi Bade Demir; Cenaze törenin ardından timin ‘hastaneye geri dönmelisiniz’ uyarılarıyla mücadele etmiş, iyi olduğuma dair hepsini ikna edip karargaha gelmiştim. İkna süreci biraz zor olmuştu. En son hepsine ‘bir kez daha hastane kelimesini duyarsam timden ayrılma dilekçemi yürürlüğe sokarım’ şeklinde tehditler savurunca neyse ki susmuşlardı. Bu olay çözülene kadar, en azından elimize sağ olarak geçen tek teröristin sorgusu bitip göreve çıkana kadar buradan ayrılmayacaktım. Gerekirse her şey halledilene kadar, halledilmese bile en azından ortalık biraz sakinleşene kadar günümün tamamını karargahta geçirir, karargahta uyurdum. Çünkü böylesine büyük bir saldırıyı yapmış olan piçler dahasına da cesaret edebilirdi ve benim öfkem fazlasını kaldıramazdı. Timle birlikte yemekhanede yemek yerken kimse konuşmuyordu. Ortamdaki tek ses açık televizyonun sesiyken yaklaşık bir saat önce başlayan ana haber bültenini dinliyorduk. Konuşmamamızın yanı sıra gözlerimiz bile birbirine değmiyordu. Bu sakinlikleri ne yapacaklarını bilmiyor olmalarındandı yüksek ihtimalle. Doğru karardı, sessizlik benim için şu an en uygun olandı. Fakat uygun bulduğum sessizlikte dikkatimi televizyondan gelen ses çekmiş, tüm düşüncelerimi dağıtmıştı. "Evet sayın seyirciler, günün son haberi olarak maalesef şehit haberi içimizi yakıyor. 2 gün önce karargah baskınında şehit düşen Binbaşı Boran Akın bugün Mardin'de son yolculuğuna uğurlandı. Şehidimizin yakınları, silah arkadaşları ve Mardin halkı son görevini yerine getirmek için Mardin Merkez Cami'de toplandı." televizyondan duyduğum anonsla kaldırdığım kaşık havada kalırken gözlerimi yumdum. "Şehidimiz ile aynı çatışmada yaralanan kız kardeşi üniformaları içinde dimdik bir şekilde abisini son yolculuğuna uğurlarken, tabutun yanına bıraktığı mermi ile intikamını simgeledi. Şanlı şehidimize Allah'tan rahmet diliyor, milletimizin başı sağ olsun diyoruz ve bugünlük ana haber bültenimizi noktalıyoruz." güçlükle yutkunurken gözlerimi açıp derin bir nefes aldım. "Bilgileri kim verdi?" dedim gözlerimi önümdeki çorbadan ayırmadan. Kimseden ses çıkmazken boğazımı temizleyip sorumu yeniledim. "Bu bilgiler, nereden sızmış?" “Komutanım Aziz albay açıklama yapmış...” Salih kısık bir sesle soruma cevap verince kafamı sallamakla yetinmiştim. Ben kız kardeşi bilgisinin kimseye verilmemesini istemiştim fakat belli ki albay bunu uygun görmüştü ve açıkçası nedenini, nasılını sorgulayacak gücü kendimde bulamıyordum. Daha önemli işlerim vardı. İntikam gibi… Boğazıma dizilen yemek sonrasında bahçede bir, belki biraz daha fazla, sigara içmiş, gireceğim sorgudaki her olasılığı hesaplamaya başlamıştım. Çok öfkeliydim. Öyle ki öfkem koluna sakinliği takıp duygularımın en tepesine yerleştirmiş, sinsice kenarı geçmiş birazdan yaşayacağım sinir harbi için tüm hazırlıklarını tamamlıyordu. Acımayacaktım. Zaten bunca yıllık meslek hayatımda teröriste karşı bir acıma duygum hiç olmamıştı içimde fakat bugün, bu sefer daha acımasız olacaktım. Ben yanmıştım ve yakacaktım. Şahsi meseleden, kan bağından veya kardeşlikten öteydi içimdeki hırs. Hayatımda ilk defa böylesine büyük bir karargah baskını yaşamıştım, böylesine büyük bir çaresizliği kucaklamıştım. Ben genelde saha görevlerinde olduğumdan baskını haber veren ve uzaktan engellemeye çalışan kişi olurdum. Durumun içinde olmaya alışkın değildim. O çatışmada timimden biri yaralanabilirdi, sakat kalabilirdi, ölebilirdi. Gencecik, yirmili yaşlarının başındaki erlerime bir şey olabilirdi. Eymen babasız kalabilirdi. Ben de ölebilirdim. Onlarca şehidimiz olabilirdi. Her şey, bucaksız bir olasılık denizinde her ihtimal gerçekleşebilirdi. Benim komutanım, abim şehit olmuştu. Dört şehidimiz ve altı yaralımız vardı. Ve bunlar benim için ortalığı yakıp yıkmaya yetecek sebeplerdi. Açıkçası ortalık yanacaktı, koca koca kaleler yıkılacaktı ve ben azmettiren herkesi bulup tek tek öldürecek, gerekirse bu uğurda da ölecektim. Ben Boran’ın tabutu başında, o mermiyi koyarken bir ant içmiştim ve gözüm hırsla bürünmüş, ruhum kana aç kalmıştı. Şimdiyse sahnede sadece Acar vardı. Düşüncelerim arasında sürüklenirken artık icraat zamanı olduğuna karar verip yerimden kalkmış üniformamın oturmaktan kırışan yerlerini düzeltip karargah binasına geri dönmüştüm. Sorguya hazırdım. O itle fazla zaman kaybetmeyecektim. En fazla bir buçuk saate bülbül gibi şakıyacaktı, başka bir oluru yoktu. Sorgu odasının önüne geldiğimde Savaş, Fatih ve İsmail’in de burada olduğunu görmüştüm. Sorguyu Savaşla ikimiz gerçekleştirecektik, diğerleri de izlemek için gelmişlerdi. Dışarıdaki izleyiciler umurumda değildi, benim için önemli olan Savaş’ın içeride her ne olursa olsun benim sözümden çıkmamasıydı. “Hadi.” Dedim Savaş’a dönmeden. “Bade komutanım sen kendini yormasan mı acaba?” diyerek endişeli gözlerini üzerimde gezdiren Savaş’a yandan bir bakış attım. “İçeride sözlerimi bölmeyeceksin. Ben işaret verene kadar yok hükmündesin Çakır. İzin verdiğimde ikinci bir ikaza kadar adam senin. Dur dediğimde durmayı bil.” Dedim ifadesizliğimi koruyarak. Savaş sıkıntılı bir nefes verdikten sonra kafasını sallamış, eliyle önden geçmem için işaret vermişti. Yavaş ve büyük adımlarla sorgu odasının kapısına ilerlerken içimdeki intikam duygusu benliğimi sarmış, Bade kimliğimi, insan oluşumu bana unutturup Acar ile kamufle etmişti. Bu sorgudan başarılı bir şekilde çıkacağıma dair kendime ant içtikten sonra kapının kulpunu kavrayıp derin bir nefes almıştım. “İçeride ne olursa olsun…” dedim arkama dönmeden, bir kez daha. “Sizden emir gelmeden müdahale etmeyeceğiz komutanım.” Dedi Fatih, İsmail ve Savaş. Aldığım cevaptan tatmin olmuş, ufak bir nefesi bıraktıktan sonra kapıyı açıp içeriye girmiştim. Cılız fakat yeterli ışığın ardından dağılmış suratı ve bitkin bedeni görünce damarlarımda dolaşan kanım kaynıyormuş gibi hissettirip karşımdakini öldürmem içim bana yalvarsa da dimdik duruşumu bozmadan suçlunun tam karşısındaki sandalyeye oturmuştum. Benim gibi yavaş hareketlerle gelip masanın başına, sağımda kalan yere oturan Savaş’ın ardından gözlerimi karşımdaki adamın gözlerine sabitledim. Sessizlikle geçen 7 dakikanın ardından derince yutkunan Hakkı’nın yenilgi bayrağını çekeceğini anlayınca işaret parmağımı ritmik bir şekilde masanın üzerine vurmaya başlamıştım. “Ahmed Hazar nerde?” ilk cümlemin ardından odayı saran derin sessizlik 3 dakikayı geçip sinirimi bozunca yineledim. “Ahmed Hazar nerede?” yine boş bakan Hakkı’nın ardından Savaş’ın bakışları beni bulmuştu. Sabırsızdı lakin bir şeyi atlıyordu. Ben daha sabırsızdım ve bu sakin hareketlerim fırtına öncesi sessizlikti. Hakkı’ya ayırdığım bir buçuk saatlik süreden geriye 80 dakika kalmıştı. “Ben Türk istihbarat teşkilatında görevli, özel kuvvetler mensubu yüzbaşı Bade Demir. Saha lakabı Acar Kurt olarak da bilinen, yine özel kuvvetlere bağlı Erce timinin tim komutanı Bade Demir. Abisini, komutanını, silah arkadaşlarını hain bir pusuda kaybetmiş, oldukça öfkeli ve öfkesiyle nam salmış Acar.” Dedim ve arkama yaslandım. Hakkı korkak tavrını bir kenarı atıp alaylı bir ifade takınmış bana bakıyordu. “Derler ki Acar’ın sorgusunda ölmek kötüdür fakat Acar’ın sorgusunda ölmemek daha kötüdür.” Yaklaşık iki dakikalık sessizliğin ardından sesli bir nefes verip devam etmiştim. “Neden bunu söylüyorlar diye düşünür bir sonuca varırsın Hakkı. Ve sana ufak bir sır veriyim; ben seni öldürmeyeceğim. Sen bir efsane olarak Acar’ın sorgusunda ölmeyenler kategorisinde müzede sergilenebilecek kadar garip bir eser olacaksın.” Kasaturamı çıkarıp sivri tarafını masanın üzerinde gezdirdikten sonra başımı tavana çevirmiş, sabırla(!) bir kez daha sormuştum. “Ahmed Hazar nerede?” sabrımın kalmadığını belli eden sesim titrememiş fakat kısılmıştı. Sona yaklaşıyordum. Sonun ardındaki başlangıca hızla yaklaşıyor, en iyi şekilde karşımdakine kendimi ifade etmeye çalışıyordum. “Hakkı… Tek bir kelime edersen seni şimdilik ellemeyeceğim. Önceliğimiz tek bir kelime konuşman.” Dedim gülümseyerek karşımdaki piçe dönerken. “Tek kelimem neyi değiştirecek?” yüzündeki alaydan biraz bile kaybetmemiş bir şekilde benimle dalga geçercesine sorduğu soru karşında gülümsememi silmeden devam ettim. “Her şeyi.” Diyerek Savaş’a dönmüş, sağ kaşımı kaldırıp kafamı eğerek izin verdiğimi belli etmiştim. Savaş tam istediğim gibi hızla yerinden kalkarken sandalyesi arkaya düşmüş, içeride büyük bir gürültü olmuştu. Hakkı’nın yakasına yapışan Savaş güçlü bir yumrukla açılışı yaparken bağırmaya bile vakti kalmayan Hakkı ikinci yumruğun ardından birkaç dişini kaybetmiş, yere tükürmüştü fakat eğildiği anda karnına güçlü bir tekme yemişti. “DUR!” Hakkı’nın acı feryadı bir boka yaramazken başımı odanın camına çevirip ikiliyi yansımadan izlemeye başlamıştım. Savaş Hakkı’nın saçlarından tutmuş yüzüne bir yumruk daha atmıştı. İçi hiçbir vuruşta soğumuyor olacak ki hareketleri yumuşamıyor, aksine gittikçe sertleşiyordu. Hakkı sandalyeden düşerken kelepçeli bileklerinin masada kalmasının etkisiyle diz üstü yere oturmuştu. Fırsattan istifade eden Savaş, Hakkı’nın baldırına basınca kalın kemiğin kırılma sesi ve hemen ardından duyulan çığlık şimdilik bu kadar yeteceğinin habercisi olmuştu. “Çakır.” Diyerek sakinlikle önüme döndüğümde Savaş elindeki Hakkı’yı yakasından tutup kaldırmış, az önce düşen sandalyeyi düzeltip üzerine atmıştı. Yüzünde akan kanlardan teni gözükmeyen Hakkı ağlıyor, Kürtçe bir şeyler söylüyordu fakat acıyla kısılan sesine ek bağırmaya çalıştığı için ne dediği anlaşılmıyordu. Savaş kendi sandalyesini de yerden kaldırıp oturunca Hakkı’ya döndüm. “Kes sesini.” Dedim ben de Kürtçe konuşarak. “KONUŞMAYACAĞIM!” diyerek bana çıkışan gerizekalının bu serzenişleri oldukça hoşuma gitmişti. “Ahmed Hazar nerede?” “BİLMİYORUM!” “Hakkı, Ahmed Hazar nerede?” ve sorumundan ardından oluşan derin sessizlik. Beni sınıyorsa kesinlikle yanlış gündü. Acar Kurt’u sınamak için her gün yanlış gündü ki zaten… “Ahmed Hazar, hangi kampta? Hangi delikte?” “Bilmiyorum dedim!” “Ahmed Hazar nerede, dedim!” sona doğru yükselen sesimle yine ve yine ‘bilmiyorum’ cevabını alacağımı fark edince elimdeki kasaturayı Hakkı’nın masanın üzerindeki sağ eline saplamıştım. Anlık sinirle yaptığım bu hareket sonucu pişman olsam da olan olmuştu, tek temennim bayılmamasıydı. “Beni sınama lan! Beni sınama! Bal gibi biliyorsun hangi delikte olduğunu! Konuşacaksın Hakkı! Konuşacaksın…” yavaşça yerimden kalkıp Hakkının boğazına yapışmış, tüm gücümle sıkmaya başlamıştım. “Bana o piçin hangi delikte olduğunu okuyana kadar vücudunun farklı yerlerine yeni delikler açacağım!” bir dizimi sandalyeye koyup Hakkı’ya daha da yaklaşmış, boğazını sarmalayan ellerimi sıkılaştırmıştım. “Sana yapamayacağım şey yok. Benimle oyun oynama. Tek tek bütün organlarını alır sana yediririm ve bunları yaparken ölme diye tedavini de ben yaparım! Bütün kemiklerini kırar yeni eklem yaparım lan sana. Dişlerinle tırnaklarının yerini değiştiririm Hakkı! Duydun mu lan beni?! Ne Ahmed, ne de bütün kamp gelse kurtaramaz seni! Davanı da seni de sikerim burada, hemen konuş! Sabrım yok!” Hakkı’nın suratı morarmaya başlarken elimi çekmiş, soluklanmasına izin vermeden karnına tekme atmıştım. Öksürmekten kan kusar hale gelen itin yanına gidip saçlarından tutmuş ve kafasını kaldırmıştım. Eline sapladığım kasaturayı çekip suratına yaklaştırırken bir saniyeliğine durmuş kaşlarımı kaldırıp suratına bakmıştım. “Bize yeri söylenmedi! Yemin ederim!” yüzüne hatırı sayılır bir çizik atıp erkekliğine indirdiğim kasaturayla kendini geri çekmeye çalışan Hakkı bu uğraşının gereksiz olduğunu fark etmiş, bülbül gibi şakımaya başlamıştı. “Gabar dağı! Gabar dağında! Sınır bölgesinden 9 kilometre uzakta, Şifalı köyü diye bir yer var onun güneyinde, 3 kilometre aşağıda kalıyor! DUR!” o konuşurken cinsel organına yasladığım kasaturayı yavaşça bastırıyor, tehdidin geçmediğini alenen belli ediyordum. Ve Acar’ın sorgusu planladığı 90 dakikanın henüz 21. Dakikasında başarıyla sona ermişti. “Beğenmedim, biraz daha anlat.” Başımı sağa eğerek kaşlarımı kaldırmış kasaturamı biraz daha bastırmıştım. Bunun sonucu koca bir çığlık atan piç devam etmişti konuşmaya. “Şırnak sınırında! Irak kapısına uzak kalıyor, çevrede mağara yok İHA ve SİHA daha kampı bulamadı! Acar dur ne olursun dur! Çevrede bir tane göl var, gölün oradan patika yol açılıyor köye o yolu takip edin!” “Çevrede başka neler var? Anlat Hakkı, detaylı anlat, beğenmiyorum.” Olağanüstü bir sakinlikle ve güler yüzle Hakkı’ya sorduğum soru oldukça alaycı bir tonlamayla çıkmıştı ağzımdan. Sorgunun ilk başında bana uygun gördüğü alaylı ifadesinin kat ve kat fazlası karşısındaydı. “Köy var işte lan! Ağaç var ağaç! Amına kodumun karısı çek şu bıçağı!” duyduklarım sonrasında bu adamın en çok neresine değer verdiğini anlayıp gülmüştüm. “Hakkı.” Sakinlikle ismini söylediğimde gözleri korkuyla büyümüştü. “He?!” “Düzgün bir şekilde, rica ederek, ağlayarak ve yalvararak söyle istediğini bakalım.” Sürünsündü piç. “Acar! Acar dur bokunu yiyeyim dur! Tamam, tamam özür dilerim! Lütfen! YAPMA!” daha fazla sesine tahammül edemeyeceğime karar verip kasaturamı kılıfına koymuş, geriye çekilmiştim. “Ayrıca bıçak değil o sikik! Kasaturamla düzgün konuş!” geriye attığım adımla rahatladığını belli eden bir nefes alan Hakkı’nın soluğu benden yediği tekmeyle yarım kalmıştı. Koca bir bağırış daha kulaklarıma dolarken bir tekme daha atmıştım en değerli organına. “Tüh, ayağım kaydı! Artık seni kadınlar koğuşuna aldırırız Hakkı, malum bir uzvun eksildi.” Hakkı bağırmaya devam ederken ellerimde toz varmış gibi birbirine vurup üzerimi düzeltmiştim. Askeri botun kalın tabanlarına ek attığım sert tekmeler sebebiyle Hakkı muhtemelen cinsiyet değiştirme operasyonuna girecekti. Buna gerek yoksa bile kesinlikle girecekti, şu an bu fikir çok hoşuma gitmişti, emin olmuştum. Aklımdan geçenler yüzümde gülümsemeye sebep olurken Hakkı’yı Savaş’ın ellerine teslim edip odadan çıkmak için bir adım atmıştım. Savaş’a başımla işaret verdikten sonra odadan çıkmış, yaşanacak dayak şölenini izlemek için Fatih’in yanına, camın arkasına geçmiştim. “21 dakika.” Diyerek bilgi veren İsmail’e yandan bir bakış attım. “Çok vakit ayırdık. Bu kadarına değmeyecek bir gezikalıydı.” Dedim kendi kendime söylenerek. “Biz de girelim mi komutanım?” dedi Fatih umutla. Savaş adamı masanın üzerine yatırıp yumruklarken ensesinden tutup duvara atmış, yere düşen Hakkı’yı sanatsal bir şekilde dövüyordu. Ellerindeki kelepçeyi çözdüğü için sorgu odasının her köşesinde, oradan oraya atarak bir fiil her noktada dayak yiyen Hakkı ise sesini azaltmıştı ve muhtemelen birazdan ölecekti. “Hayır. Savaş’a söyleyin bıraksın. Şuna da bir baktırın geri kalanı ben devralacağım.” Hakkı’nın bu kadar hırpalanmanın üzerine ufak da olsa bir tedavi olması gerekiyordu ki benim elimde son nefesini verirken tüm acıları hissetsin, canını kolay veremesin. “Sonra komutanım?” İsmail’in sorduğu soruya cevap vermeden önce masanın üzerindeki su şişesini elime alıp biraz su içmiş, içeride bağırmaktan kuruyan boğazımı biraz olsun rahatlatmaya çalışmıştım. “Toplantı odasına gelin, hepiniz.” Ufak bir baş selamıyla beni onaylayan ikiliyi arkamda bırakıp albaya sorgu ve sonrasında çıkmamız gerekecek operasyonla ilgili bilgi vermek için koridora çıkmıştım.

•

•

•

Canlarım bölüm biraz fazla geç kaldı kusuruma bakmayın sizleri çok seviyorum❤️

Bölümü nasıl buldunuz?

Bölüm sonu

8 yorum