İçeriğe geç

ACAR KURT

Bölüm 26 · 14 dk okuma

ACAR KURT

Bölüm 26

25. BÖLÜM

Ne demiş Orhan Veli Kanık;

Beni güzel hatırla

Bunlar son satırlar...

Farzet ki rüzgardım

Esip geçtim hayatından

Ya da bir yağmur

Sel oldum sokağında

Sonra toprak çekti suyu

Kaybolup gittim...

SAVAŞ EROĞLU;

“Komutanım kusura bakmayın ama Fenerbahçe’nin son şampiyonluğunda ben daha lisedeydim!” diyen Volkan kendinden oldukça emin duruyordu.

“Ee?” dedim kaşlarımı çatarak. Sağ kolunu bana çevirip gözleriyle rütbesini işaret etti.

“Şu an üstçavuşum, akademiyi bitirip 6 yıllık süremi bile doldurdum.” Dedi gülerek. Yanında duran Yasin dayanamamış olacak ki Volkan’ın omzuna vurdu.

“Siz de hakemleriniz olmadan maça çıksanız görürüz! Şikeciler!” Yasin’in yüksek sesli siteminden sonra kafamı sallayıp gözlerimi bahçede gezdirdim ve tekrar Volkan’a döndüm. Etrafta bir hareketlilik vardı fakat ne olduğunu tam anlayamamıştım.

“Sana bir bilgi vereyim mi Volkan?” dedim ciddiyetle.

“Buyurun komutanım.” Dedi o da benim gibi ciddileşerek.

“Mutlu bir evlilik istiyorsan karının askeri, güzel bir askerlik istiyorsan da komutanının tuttuğu takımlı olacaksın. Şimdi Mardin’deki kanaryaları saymak istemiyorsan şansını zorlama.” Dedim yüzümdeki ciddi ifadeyi bozmadan.

Yasin bir şey söyleyemeden bahçe kapısında yaşanan büyük patlamanın beraberinde duyulan silah sesleriyle ne olduğunu anlayamamış, anlık şokla birkaç saniye yerimde kalakalmıştım.

“Yasin!” dedim gür bir sesle. Acilen silahlanmamız gerekiyordu, belimizdeki tabancayla hiçbir şey yapamazdık.

“Anlaşıldı!” ne demek istediğimi anlayan Yasin koşarak yanımdan uzaklaşmıştı. En yakın nöbetçi kulübesine bile şu ortamda uzak sayıldığım için siper almış, elimdeki tabancamla idare etmeye çalışıyordum. Bir yandan tim üyelerine göz gezdirmeye çalışsam da kimseyi göremiyordum.

“Sakin olun, attığınızı indirin!” dediğim şeyin imkanı yoktu. Bu şartlarda attığımızı indiremezdik ama sakin olmak zorundaydık. Sakinlik en önemlisiydi.

“Komutanım! Ne yapacağız?!” kulübedeki erin sorduğu soru üzerine derin bir nefes almış, birkaç saniye düşünmüştüm.

“Destek gelene kadar kendimizi koruyacağız. Kimse kahramanlık yapmayacak! Yerinden ayrılma!” dedim sıkıntıyla. Eğitimsiz erleri korumak en zoruydu fakat bütün birliklerin ve eğitimli askerlerin karargahta olması avantajdı. Henüz mesai saatleri içindeydik.

Silah desteğini sağlamış gelen destek ekiple birlikte çatışmayı sonlandırmıştık fakat durum kötüydü. Karargah çok hasar almıştı ve yaralılarımız vardı.

Bir anda mahşer yerine dönen bahçedeki bağırış sesleri kulaklarıma ulaşırken derin nefesler alıp kendime gelmeye çalıştım. Ne olduğu konusunda hiçbir fikrim yokken olayların belirsizliği daha da germişti bedenimi.

"Komutanım! Ne yapacağız?!" yanımdaki çavuşun korkuyla sorduğu soru karşısında silkelenirken ona döndüm.

"Sakin ol aslanım. Sakin ol, git yaralılara yardım et." dedim güven vermek ister gibi omzuna yavaşça vurarak. Başını sallayıp etrafa göz gezdirince hemen arkamda, koşarak buraya gelen Volkan’a döndüm.

"Telsizden bilgi geçildi mi?" dedim yüksek bir sesle. Buraya çok acil sağlık ekibi lazımdı. Yaralı sayısı belli değildi fakat etraftaki seslere bakılırsa 4'den fazla yaralımız vardı.

"Geçtik komutanım, sağlık ekibi gelmek üzere!" Volkan’ın cevabı üzerine arkamı dönüp bahçeye göz gezdirdim. Yüreğimde sızım sızım sızlayan ve kendini belli eden acıya anlam veremezken tim üyelerini görmeye çalıştım. Herkes bir yerlerde yardım etmeye çalışırken iyi gibi duruyorlardı. Rahatlamayla birlikte vereceğim soluk bahçenin diğer ucunda sarsak adımlarla ayağa kalkmaya çalışan Bade'yi görmemle boğazıma takılmış bununla da kalmayıp beni boğmuştu.

Bade zorlukla ayağa kalkmış ve bahçeye göz atmıştı ama bir sıkıntı vardı. Bu mesafeden seçemesem de omuzları düşük, duruşu kamburdu. Yanında kimse yoktu, kimse onu görmüyor gibiydi, kalabalığın içinde tek başına ayakta durmaya çalışıyordu fakat bulunduğumuz duruma ters bir sakinlikle atıyordu adımlarını.

Bade birkaç adım atmıştı ki gözleriyle aynı tondaki yeşil üniformasının arkasında gördüğüm parlak kırmızı içimde koca bir sarsıntı başlattı. Vurulmuştu, sırtından vurulmuştu.

"BADE!" bağırıp koşmaya başlamıştım fakat koştuğum mesafe kısalmıyor, artarak önüme engeller koyuyor gibi hissettiriyordu. Zihnimdeki tek düşünce vurulmuş olmasıydı. Özenle ördüğü sarı saçlarına bulaşan kanın her damlası zihnime kazınırken rüyada, daha doğrusu kabusun içinde gibiydim.

'Vurulmuş, sırtından vurulmuş. Bedenini bir kurşun delmiş.'

Yaklaştıkça dilim düğümlenirken bir kez daha seslenememiştim bile. Düşüncelerim koca bir girdap olup beni içine çekerken nefesim kesiliyordu. Onun vücudundaki kurşun benim kalbimde gibiydi.

'Çok kan kaybediyor, benden gidecek! Benden gidecek!'

Bütün olumsuz düşünceler beni karanlığa sürüklerken koşmaya devam ediyordum.

"BADE!" bir kez daha bağırdım adını. Fakat Bade hızlı bir şekilde karargah binasına ilerliyor, aramızdaki mesafeyi açıyordu.

"BADE DUR! BEKLE!"

“KOMUTANIM!” Fatih’in boğuk sesi kulaklarıma ulaşırken etrafta kimse yok gibiydi. Aceleyle etrafı sarmalayan duman sanki ikimizi almış ve çok uzaklara taşımıştı. Olmaması gereken her şey olurken etraftan duyulan bağırışlar artmış, birbirine karışmıştı fakat ben sadece koşuyordum. Bade’ye yetişmek, ona geç kalmamak için var gücümle koşuyordum.

“BADE!” ben çaresizce bağırırken Bade beni duymuyor ya da umursamıyor gibiydi. Sırtında, durmadan kanayan yarasına inat hızlı adımları kendinden emindi. Öyle ki ben bu halimle ona yetişemiyordum.

Yaralıların acı içindeki seslerini duyarken tahmin ettiğim sayının çok üzerinde hasar aldığımızı fark etmiştim fakat komuta bilincimi kaybetmenin getirdiği panikle tek bir kişiye odaktım. Bu yaptığım meslek hayatımdaki en büyük hata sayılabilirdi. Ben, Erce timinin sağlıklı ve en kıdemli kişisi olarak şu an askerlerime değil de komutanıma yetişme çabasında olarak belki de hata yapıyordum fakat beynim doğru ve yanlışı ayırt edebilecek kadar çalışmıyordu.

"FUAT KOŞ! FUAT, BADE YARALI!" tek bir emir verebildim. Dudaklarımdan çıkan emir cümlesi kast ettiği kişi yüzünden içimi daha da yakmış, durumun gerçekliğini bir kez daha bana hatırlamıştı.

Bade ise hızını kesmeden binadan içeriye girmiş, girişin sağında kalan koridora yönelmişti. Koridorun sonundaki odaya ilerlerken Boran’ın odasına gittiğimizi anlamış, bir an için burada ne işimiz olduğunu sorgulamıştım çünkü binada kimse yoktu. Bahçedeki haykırışlara zıt bir sessizlikti beni bu düşünceye iten. İçeride ölüm sessizliği var gibiydi.

Bade odanın önüne gelince beklemeden kapıyı açmış, içeriye büyük bir adım atıp olduğu yerde kalmış, daha doğrusu kalakalmıştı.

“BADE!” son kez ona seslenip hemen ardından odanın kapısında durmuş, ulaşmak için elimi uzatmıştım ki koşmanın ve paniğin getirisi alacağım büyük solukla birlikte yarım kalan hamlem keskin bir iç çekişle vurgulanmıştı.

Alacağım soluk bir şaşkınlık nidası şeklinde kulaklarıma dolarken yerde yatan komutanıma baktım. Bir oda, üç rütbeli, iki kardeş ve iki yaralı. Olup biten her şey bir odaya sığamayacak kadar büyüktü. Binbaşı Boran Akın, kanlar içerisinde yerde yatarken çaresizlikle kalakalmış kız kardeşi de ayakta kanlar içindeydi ve ben, kesinlikle en çaresiz kişi olarak o odadaydım. İki komutanım da yaralıyken yalnızlıkla sınanan beynim çalışmayı bırakmış, kalbim ise oldukça fazla mesai yapmış, hatırı sayılır şekilde hızlanmıştı.

Bade dizlerinin üzerine çökerken derin bir yutkunuşla, boğazımdaki yumruyu gidermeye çalışmıştım fakat belli ki yumru yerini sevmişti ve bir süre orada kalmaya kararlıydı.

“Boran…” dedi Bade. Sesi titremişti. Canı yanıyordu, biliyordum ve bir şey yapamıyordum. Gördükleri yüzünden yüreği yanıyordu, biliyordum ve söndüremiyordum.

Bade çaresizlikle savaşırken tek yapabildiğim ceketimi çıkarıp Boran’ın yarasına bastırmak olmuştu. Olanları kabullenmekten vazgeçen Acar geç kaldığını bilse de ambulans istemiş, dile getiremese de gözleriyle Boran’ın gitmemesi için yalvarmıştı.

Bütün cümleler mırıltı gibi duyulurken asıl olan haykırışlardı. Koca bir veda tüm odayı kaplıyor, bir kız kardeşin abisiyle son anlarına tanıklık ediyordu. Ben ise bu vedayı bozmamak için hiçbir şey söylemiyor, ikilinin yürek yakan bakışmasına karışmıyordum fakat biliyordum. Biliyordum ki bundan sonra çok şey değişecekti. Acar bu yaşananları ne denli kaldırabilirdi bilmiyorum fakat olacaklar hayal dünyama sığmıyor, Bade’nin yapacaklarına zihnim yetmiyordu. En kötü seçenek ise Acar’ın hiçbir şey yapmaması, tepkisizlikle kalmasıydı ama bu çok da olağan değildi.

“Bade…” Boran son sözünü zorlukla söylerken gözlerini kapatmış, titrek bir nefesle bütün yaşamını geride bırakmıştı. Ellerini hızla Boran’dan çeken Bade ise hareketlerinden anlaşılacağı üzere koca bir çıkmazın içine girmişti fakat o da gidiyordu. Farkında değildi ama nefesleri sıklaşmış, yarasından akan kanı artmıştı ve benim gücüm yetmezdi. Bade’nin bir kez daha gidişini kaldıracak gücü kendimde bulamadığım o an hareketsizliğime ve sessizliğime bir son verme kararı almıştım.

Bade’nin telaşı karşılıksız kalırken bir kez daha bencil oldum ve sevdiğim kadını abisinden ayırıp kucağıma yatırdım. Yorgun bedeni sakin hareketlerime bile karşı koyamazken yüzü beyazlamaya, dudakları morarmaya başlayan Bade beni daha çok korkutmuştu.

"Bade nefes al. Nefes al güzelim, nefes al." Dedim hem kendime hem de ona yapmamız gerekeni hatırlatarak. Sakin kalmamız, kriz anını yönetmemiz gerekiyordu fakat duygular mantığı ele geçirmiş, beynimizin en ücra köşesine hapsetmiş gibiydi. Ve ben bencilliğin yanı sıra korkaktım. Hayatımda hiç tatmadığım bu korku tüm ruhumu sıkıştırmıştı.

Kucağımda yatan ve gözlerime bakan Bade her saniye, her bakışıyla beni daha da zor duruma düşürürken sağ elim çaresizce sırtında geziniyor, yarasının büyüklüğünü anlamaya çalışıyordu. O an tek düşüncem vücudundan boşalan kandı. Avuçlarım onun kanıyla dolup taşıyordu. Çok kan kaybetmişti. Kendini çok yormuştu. Gidiyor muydu?

Gitmemeliydi.

“Komutanım!” Fatih’in sesi kuvvetle başlamış, şaşkınlıkla kısılarak son bulmuşken Bade’den çekemediğim gözlerimi kısa bir an yumdum.

“Fuat! FUAT KOŞ!” Fatih ilk şokunu hızlı bir şekilde atlatmış, kapıdan içeriye girmeden koridora bağırmış ve adımlarını o tarafa çevirmişti.

‘Sakin ol. Bir şey yok. Sakin ol.’ Zihnimin içinde dönüp duran ve kendi kendime telkin vermeye çalıştığım cümleler hiçbir işe yaramazken tek medet umabileceğim kişiye, Acar’a, Acar’ıma baktım.

“Sen Acar’sın. Acar Kurt’sun. Tek kurşun var Bade. Dayan lütfen, yeni geldin güzelim. Gitme, nefes al. Sadece sakin ol ve nefes al.” Dedim içimdeki son umutla.

“FUAT KOŞSANA LAN!” Fatih’in bağırışı tüm binada yankılanırken koştuklarını belli eden gürültüler duyuluyordu. Ben ise gözlerimi sevdiğimden alamıyor, az önce bozmaya karar verdiğim tepkisizliğime devam ediyordum. Çaresizdim ve çaresizlik öyle kuvvetliydi ki içimde yer alan bütün duyguları arka plana atıp beni engelliyordu.

“KOŞUYORUM ABİ ÇEKİŞTİRME!” dedi Fuat isyanla. Belli ki Fatih onu epey panik yaptırmıştı.

Ben gözlerimi Bade’den ayıramazken yüzüne düşen birkaç tutam saçı geriye itmiş solgun tenini baş parmağımla okşamıştım. Fuat ve Fatih içeriye girerken Bade nefes almakta zorlanmaya başlamıştı. Belli etmemeye çalışsa da anlamıştım.

“Fuat!” devamını getiremeden tek kelimeyle yardım isterken Fuat hemen yanımıza çökmüş eğilip Bade’nin yarasına bakmıştı.

“Bir şey de lan!” dedi Fatih, Fuat’tan cevap gelmeyince.

“Komutanım hemen hastaneye gitmemiz lazım!”

“Çok kanaması var Fuat.” Dedim onay bekler gibi. Fuat beklediğim onayı başını eğerek verirken Fatih üniformasının yakasını çekiştirmiş, zor durumda olduğunu belli eden bir ifadeyle sağa sola bakmaya başlamıştı.

“GELDİK!” İsmail’in bağırışını duymamla birlikte içeriye iki asker ve sağlık ekibi gelmişti. Yetişmelerinin rahatlamasıyla vereceğim nefes Bade’nin başının düşmesiyle yarım kalırken acıyla kaşlarım çatıldı.

“Bade yapma!” dedim sitemle, çıkışarak. İsteğimi ona belli ederken ‘yapma’ dememdeki kasıt gitmemesiydi. Giderse biterdi. Giderse biterdim…

“İyiyim…” Bade’nin dudaklarından zorlukla ayrılan tek bir kelime içimdeki tüm yangını söndürmeye yetmişken aciz bir şekilde gülümsedim.

“Bırakma kendini. Lütfen biraz daha dayan Bade. Hadi kaldır başını.” Derken sesim titremişti. Her kelimemde kimden ne istediğimi ve ne durumda olduğumu fark ediyor, biraz daha yaralanıyordum.

Bade inilti gibi çıkan sesinin ardından birkaç şey mırıldanmıştı fakat ortamdaki panik yüzünden anlayamamıştım.

“Komutanım yarayı görmemiz lazım, yavaşça kaldırabilir misiniz?” Fuat’ın söylediklerinin ardından Bade’yi kendine yaslayıp sıkı sıkı sarılmıştım. Sımsıkı tutuyordum sevdiğim kadını, kimsenin benden koparmaya gücü yetmesin diye sımsıkı sarmalıyordum. Azrail bile almaya cesaret edemesin diye kendimle kamufle ediyordum onu.

“Uyuma güzelim, lütfen kapatma gözlerini. Birazdan hastaneye gideceksin.” Ben Bade ile konuşurken hiçbir tepki vermeyen vücudu korkularımı arttırsa da ‘iyiyim’ dediği aklıma geliyor, beni biraz olsun sakinleştiriyordu.

“Komutanım Boran Binbaşı…” İsmail cümlenin devamını getiremezken Bade’ye baktım. Bilinci kapanmıştı. Hiçbirimiz İsmail’in yarım bıraktığı cümleyi tamamlayamazken Bade için gerekli ilk müdahale yapılmış, ambulansla hastaneye götürülmüştü. Peşinden gitmek istesem de karargahı terk etmeden biraz ortalığı toparlamamız gerektiği için burada kalmış, destek ekiplerin yardımı ulaşınca da çıkıp hastaneye gitmiştim.

Hastane koridorunda beklediğim 4 saatin sonunda yalnız bekleyişime Fatih de ortak olmuştu. Hastanede 6 yaralı askerimiz ve bir şehit komutanımız varken Bade’nin de ameliyat masasında oluşu yüreğimi sarsıyor, kalbimi ve en önemlisi ruhumu yoruyordu.

“Abi…” Fatih’in mırıldanmasıyla ona dönmeden bekledim. Cümlesini devam ettirmesi için birkaç solukluk mola verdikten sonra konuştu.

“5 saati geçti, iyidir değil mi? Kimse bir şey demiyor da…” siniriyle ve soğuk kanlı duruşuyla tanınan Fatih Şen yanımda saçma sapan sorular soruyor, ezilip büzülüyordu.

“Ne bileyim amına koyayım! Doktor muyum ben?!” diyerek yerimden kalkmış, bu sonuçsuz beklemeye dayanamadığımı belli edercesine sağa sola yürümeye başlamıştım. Zamanı yarmak, geçmişe, hepimizin iyi olduğu anlara dönmek istiyordum. Bana iyi gelecek tek şeyi, Bade’yi, Bade’mi istiyordum.

“Pardon.” Fatih tepkim üzerine yüzünü sıvazlarken cebinden bir kağıt çıkarmış iki parmağının arasına alıp bana uzatmıştı.

“Boran yazmış. Vasiyet… Bade’ye…” Fatih kısık sesle konuşurken sadece elindeki kağıda bakakalmıştım. Bunu Bade’ye ne zaman vermemiz gerekirdi bilmiyorum fakat bunun için acele etmememiz gerektiği ortadaydı. Abisi kucağında ölmüş bir kadına ona yazılan mektubu teslim etmek için zamana çok ihtiyacımız vardı.

“Kalsın sende. Şimdi değil.” Fatih başını sallayıp kağıdı tekrar cebine koyarken ameliyathanenin kapısı açılmış, doktor dışarıya çıkmıştı. Hızla doktorun yanına adımlarken kalbim göğsümü delmek üzereydi. Doktor beni iki kelimesiyle yok edebilecek güçteyken korku tüm damarlarımdaydı.

“Bade Demir, iyi mi? İyi değil mi doktor bey? Yaşıyor değil mi?” kendime hakim olamayarak 5 saattir aklımda dönüp duran sorularla doktoru boğunca Fatih yanıma gelip omzumu tutmuş, ‘sakin ol’ dercesine sıkmıştı.

“Bade Hanım gayet iyi. Çok kan kaybetmiş, mermi kaburgalara gelmemiş şanslıyız. Ameliyat süreci gayet başarılı geçti, önlem amaçlı ameliyat sonrası ilk 3 saat yoğun bakımda tutacağız. İki kaburgada çatlak var, hareketlerini biraz kısıtlar ama yaklaşık bir ay içinde iyileşir. Çok geçmiş olsun.” Doktorun dilinden dökülen cümlelere beynim yetişemezken tek anladığım iyi olduğuydu. İyiydi. Hayattaydı.

“Çok şükür! Allah’ım çok şükür!” benim veremediğim tepkiyi veren Fatih’e gülümseyip yanımızdan uzaklaşan doktorun ardından ben hala şoku atlatamamış, iyi haberleri almanın etkisiyle kalakalmıştım.

“Savaş! Kendine gel lan!” beni sarsan Fatihle kendime gelip derin bir nefes almış, Fatih’e sarılmıştım.

İyiydi. Hayattaydı!

“Allah’ım, şükür!” derin bir soluk sonunda ciğerlerime nüfus ederken sonsuz şükürlerimin ardı arkası kesilmiyordu.

Bencildim. Komutanım şehit olmuşken sevdiğime sarılabileceğim için şükür edecek kadar bencildim…

Saatler geçmiş, Bade yoğun bakımdan çıkıp odaya alınmıştı. Durumu gayet iyiydi fakat hala uyuyordu. Hiçbir şey yaşanmamış gibi hastane kıyafetleri içinde, beyaz yatakta yatıyordu sevdiğim. Bense uyandığında yaşanacaklara kendimi hazırlıyor, bir yandan da onu izliyordum. Elimde olsa güneşi andıran saçlarının her telini tek tek öper, sayardım. Bizi, beni ona bu kadar ne bağlamıştı bilmiyorum ama olan olmuştu ve iyi ki olmuştu. Bade benim hayatıma iyi ki girmişti ve hiç gitmesindi.

Benim seyrimi bozan Bade’nin kıpırdanması olurken yavaş yavaş gözlerini açmıştı. Hayranı olduğum zümrütleri görünce biraz daha şükretmiştim Allah’a.

“Savaş.”

“Bade, iyi misin? Ağrın var mı?” kalkıp yanına gitmiş, seruma dikkat ederek elini tutmuştum.

“Savaş…” bir kez daha ismimi söylediğinde gözlerine yaşlardan kaynak bir buğu yerleşmişti. Yutkunamamış olmanın getirisi boğuk sesimle ‘efendim’ bile diyememiş, demek istercesine bir mırıltıyla karşılık vermiştim.

“Boran nerde?” kaşları çatık, gözleri dolu bir şekilde sorduğu soruyla boğazım düğümlenmiş, benim de gözlerim dolmuştu. Dolan gözlerimi saklamak istercesine başımı çevirsem de başarılı olamamıştım.

“Savaş, yapma.” Bir umut ettiği isyan karşılıksız kalırken tek bir şey söyleyebilmiştim.

“Bade, başın sağ olsun.” Cümlemin sonunda Bade gözünden damlayan yaşı hızla silmiş, burnunu çekmişti.

“Vatan sağ olsun.” Yarasına dikkat ederek sarıldığım an Bade’nin tutmaya çalıştığı göz yaşları hızlanmıştı. İkisinin arasında bir abi kardeş ilişkisi olmasa bile kan bağı vardı. En önemlisi de Bade yıllar sonra bulduğu ailesini, ailesinden tek kişiyi de kaybetmişti. Boran son nefesini Bade’nin kollarında vermişti ve yaşanan her şey oldukça ağırdı. Herkes için, fakat en çok Bade için ağırdı.

•

Bade Demir abisini son anlarında yalnız bırakmadığı gibi son yolculuğunda da yalnız bırakmamıştı. Boran Bade’nin doğumuna şahit olmuştu, Bade ise Boran’ın ölümüne şahit olmuştu. Kaderin bu acımasız planları yaralamıştı herkesi. En çok yara alan kişi olan Acar ise alışmışlığın yüküyle savaşıyordu.

Doktordan gerekli onayları aldıktan sonra abisi için düzenlenen şehit törenine katılmıştı Bade Demir. Üniformaları içinde. Ve Bade’nin yaralarını yine üniformaları sarmış, saklamıştı. Omuzları dikti, bakışları keskindi, yüzü ifadesizdi fakat kalbi yorgundu, içi buruktu. Bir intikam uğruna peşinden ayrılmadığı, gitsin istediği abisine hazırladığı veda konuşmasını yakmıştı zihninde. Farkındaydı gayet; o bir vedaya hazır değildi. Fakat kader yazmıştı bu günü…

Al bayraklı tabuta bakarken meydandaki derin sessizlik içindeki arsız yangını daha da körüklemiş, duygularını yüzüne yansıtmaktan kaçınmaya çalışarak dudaklarını birbirine bastırmıştı Bade Demir.

Binbaşı Boran Akın'ın cenazesinde hiçbir ses yoktu. Bir annenin feryadı, bir babanın yakıcı sözleri, bir eşin gözyaşları yoktu. Boran Akın'ın kimsesizliği, sessiz hayatını temsil eder gibi derin bir sükunetle sarmıştı bütün tören alanını. Gazeteciler alana girerken bir tek kız kardeşi vardı son konuşmayı yapmak için.

Pür dikkat Bade'yi izleyen meraklı kalabalığa aldırış etmeden sakin hareketlerle Savaş'ın desteğinden kurtulup kollarından çıkan Bade omuzlarını en dik konuma getirmişti. Sırtındaki acıyı hissetmezken bu hissizliğini tüm benliğini saran intikam duygusuna borçluydu.

Tok ve güçlü adım sesleri boğucu sessizliği delip geçerken Bade sakin hareketlerini bozmadan büyük adımlarla tabuta yaklaştı. Bir süre öylece durdu ve izledi. Acelesiz bir şekilde son konuşmasını yaptı abisine.

'Hatalar yaptık, bedeller ödedik ve ödüyoruz. Vatan için canını veren şanlı komutan Boran Akın; bu alandaki kimse beni duymasa da sen duyuyorsun, görüyorsun ve anlıyorsun biliyorum. Belki kardeş olmayı beceremedik ama iyi bir ekiptik. Kırsak da döksek de her koşulda yan yana durmayı başarabilen, iyi bir ekiptik. Erce Timi'nin kurucusu olarak hep anılacaksın. Senin intikamını almadan gelmeyeceğime ant içerim binbaşı. Son nefesimi vereceğimi bilsem de o intikamı alacağım. Vatanım için, komutanım için, şehidim için ve kan bağıyla bağlı olduğum abim için o intikamı Acar Kurt'a yaraşır şekilde alacağım. Üzerinde hakkım varsa helal olsun. Anneme ve babama selam söyle. En kısa zamanda ailemizi tamamlayıp yanınıza geleceğim.'

Sessiz vedasının ardından cebinden çıkardığı mermiyi tabutun yanına dik bir şekilde bırakan Bade Demir komutanına selam durmuştu. Bu selam omuzundaki dikişleri zorlayıp canını daha da yakmış olsa da bir süre sağ eli kaşında beklemişti tabutun başında. Selamını verip elini indirdikten sonra sol topuğu üzerinde arkaya dönmüştü ki gördüğü şeyle birkaç saniye duraksamıştı.

Erce timi, Bade'nin 10 adım arkasında, vedasına saygılı bir şekilde selam durmuşken gururla gözleri dolan Acar timine bakıp derin bir nefes almıştı. Ufak bir baş selamı verdikten sonra geldiği gibi sakin adımlarla timin yanından geçip yerini alırken tim de arkasından yerine geçmişti tekrar.

Tören bitmiş, Binbaşı Boran Akın hep hayalini kurduğu yere, şehitliğe defnedilmişti. Gerisinde bıraktığı yüzlerce askeri ise minnetle onu hep anmaya yemin etmişti. Boran Akın şehit olmuştu fakat, ismi her zaman anılacaktı. Her zaman yaşayacaktı.

Şehitler ölmezdi…

Bölüm sonu

34 yorum