İçeriğe geç

ACAR KURT

Bölüm 25 · 12 dk okuma

ACAR KURT

Bölüm 25

24. B�L�M

“Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,

Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!

Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...

Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

"Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...

Seni ancak ebediyetler eder istiâb…”

Mehmet Akif Ersoy

Bade Demir;

Uzun bir uğraşın ardından gelen destek ekiplerinin yardımıyla çatışma son bulmuş, karşı taraf beklenilen yenilgiyi almıştı fakat içimde koca bir geç kalınmışlık hissi vardı. Bu his öylesine kuvvetliydi ki bir an her şeye ve herkese geç kaldığımı, koca karargahta tek başıma, yapayalnız kaldığımı sanmıştım. Karamsarlık bütün yetilerimi ele geçirirken olağan her hareketimi zorlukla yapıyor, en azından yapmaya çalışıyordum.

Kesilen silah sesleriyle birlikte eş zamanlı olarak yüreğime düşen ateş içimi kaplarken birkaç saniye, yattığım yerde kendime gelmeyi bekledim. Etrafta koşturanlar, bağıranlar, yaralılar ve telaşlı kalabalığı sakinleştirmeye çalışanların sesi kulaklarıma dolarken kalbim dışarıya çıkmak istercesine göğüs kafesime vuruyordu.

Bade’ye birkaç saniye gibi gelen bekleme süresi sandığından epey uzun sürmüştü fakat kendisi zihninde öyle büyük bir savaş içerisindeydi ki zaman algısını ve anlamaya yetisini şok haliyle birlikte kaybetmişti. Olacak olan her şey hızlı zaman akışına kapılıp başlamıştı tarihe işlemeye. Bugün büyük harflerle işlenmişti Acar’ın kader isimli kitabına. Ve Acar değişmeye başlayacağı o yola çıkmıştı çoktan. Ateş düştüğü yeri yakacaktı ve başlamıştı kor alevler.

20 metre ilerimde, sağda bir kişi, 30 metre yanımda iki kişi, hemen karşımda bir kişi yerde kanlar içinde yatarken onların yanına koşan askerlere baktım. Üniformam ıslaklıkla üzerime yapışmış, sırtımdaki sıcaklık kendini keskin bir sızıyla hissettirmeye başlamıştı. Panik duygusu geçmeye başladıkça hissediyordum fiziksel acıyı. Bedenimdeki kurşun yakıcı bir yerdeydi ve kendisini arsızca belli ediyordu. Güçlükle yutkunurken nefes almaya çalışmış, zorlanarak ayağa kalkıp herkese göz gezdirmiştim.

Fatih, İsmail ve Kemal bir kişinin yanında müdahale ediyor, Salih elinde ilk yardım çantalarıyla koşarak yaralılara yetişmeye çalışıyor, Enes ise Fuat'a seslenip yardım istiyordu. Beynimdeki karmaşa bütün düşüncelerimi yıkarken güçlü bir titreme vücudumu ele geçirmişti.

Adımlarım benden izinsiz karargah binasına doğru harekete geçerken uğuldayan kulaklarıma ve korkak adımlarıma zıt bir şekilde seriydi hareketlerim. Binaya yaklaştıkça içeride kimsenin olmayışı yüreğime bir ateş daha düşürürken bahçenin köşesinde gördüğüm albay ile nefesim kesildi. Bacaklarımın dermanı çekildi.

Neydi bu içimdeki acınası çaresizlik?

Yaklaşmakta olduğum gerçeği kabullenmeyen beynim, yüreğimi sızlatan düşüncelerle başa çıkmaya çalışan zihnim ve anın belirsizliği, bacaklarımdaki gücün daha da çekilmesine neden olurken adımlarım biraz daha hızlandı. Kaderin keskin soluklarını ensemde hissederken son gücümle attım adımlarımı.

"BADE!" Savaş'ın saf endişe içeren net sesi bir kurşun misali bedenime saplanırken durmadım, duraksamadım.

"BADE DUR! BEKLE!" Savaş'ın bana yaklaşan sesine inat koşmaya başlamıştım. Cevap vermek için aralayamadığım dudaklarımı sımsıkı birbirine bastırırken gözlerimdeki yanmaya, ellerimdeki titremeye ve içimdeki korkuya anlam veremiyordum. Neyden korkuyordum?

Acar Kurt kanın kokusunu almıştı. Birazdan yüzleşeceklerini sezmiş olmanın korkusuydu içini kaplayan kara duman.

"FUAT KOŞ! FUAT, BADE YARALI!" Savaş'ın ardı ardına sıraladığı kelimeleri beynim algılayamazken sağ omzumdan sırtıma yayılan acı nefesimi kesti. Koşmanın da etkisiyle sıklaşan soluklarım ciğerlerime yeterli oksijeni sağlayamadan kesiliyordu.

Koşan adımlarım dururken tereddüt etmeden ahşap kapıyı açıp içeriye girmiş ve attığım ilk adımın ardından gördüklerim yüzünden olduğum yerde kalakalmıştım. O an, adım atmaya kullandığım son güç de bedenimi terk ederken; yüzleşmiş olduğum gerçekten olsa gerek, damarlarımdaki kan lav gibi yaktı geçtiği her yerimi. Bütün vücudum kavruldu sanki.

Patlayan camlardan kurtulup gökyüzüne süzülen perdeler, duvarlardaki mermi izleri, dağılan eşyalar, yerdeki kan damlaları ve masanın önünde, elinde tabancasıyla, koca cüssesine inat boylu boyunca, kan içinde yatan Boran Akın.

"BADE!" hemen arkamdan içeriye giren Savaş keskin ve sesli bir nefes almış, benim gibi tepkisiz ya da oldukça tepkili bir şekilde kalakalmıştı. Bu hareketsizliğimiz şokun getirdiği tepkisizlikten miydi yoksa korkunun getirdiği büyük tepkiden miydi ayırdını yapamazken bir an için bunun bir rüya olmasını ve uyanmayı diledim. Her şeyin koca bir kabus olmasını dileyecek kadar korkak oldum o an.

Aciz düşüncelerimi ve yorgun vücudumu taşıyamazken; yere, dizlerimin üzerine çöktüm.

Boran'ın titreyen dudakları aralandı. Bakışları en başından beri bendeydi fakat ben yeşillerindeki kırgınlıkla, acıyla karşılaşmaya korktuğum için gözlerine bakamamıştım henüz.

Karnındaki yoğun kanama, mor dudakları, beyaz suratı ve hızlı, bir o kadar da kesik nefesleri yüreğimi dağlarken acıyla yüzümü buruşturdum. Savaş hala hareket etmemiş, ses çıkarmamış, belki de çıkaramamıştı.

Boran Akın'ın vücudunu kaç mermi delmişti de bu denli yere serilmişti bilmiyordum fakat çok yoğun kanaması vardı. Yaralarını sayamadım, saramadım; öylece bakakaldım.

Üniformamın göğüs kısmında, sol cebimdeki al bayrak olduğu yeri yakarken biraz sonra şanlı bir şehidin üzerine örtüleceğini hissetmiş, bana da hissettirmişti hiç çekinmeden.

"Boran..." dedim bir cesaretle gözlerimi gözlerine taşırken. Bana bakan gözlerindeki buğu oldukça tanıdıktı. Bu buğu çıkacağı yolculuğun habercisi niteliğinde beni karşılarken büyük bir darbe daha aldı ruhum. İçimdeki bu acı gidişine miydi?

Evet...

Yaşlı bir çınar misali yorgun ve buruk bakan, ruhunun aynası gözlerini iyileştirmek için yapabileceklerimi düşündüğüm o an her şeyi fark ettim. Zihnime düşen yıldırım, geç kalınmışlık yangını başlatırken belki yetişirim diye hızlandı hareketlerim. Belki dedim, belki gitmez dedim...

"Boran, dayan. Dayan, bir şey olmayacak!" dedim panikle yarasına bastıracak bir şeyler ararken. Savaş üzerindeki ceketi çıkarıp Boran'ın yarasına bastırırken acı bir iç çekiş odanın duvarlarında yankılanıp kulaklarıma ulaşınca bir kurşun daha yedi bedenim. Fakat bu kör kurşun öyle bir yere denk gelmişti ki çok acı vermişti. Daha önce tatmadığım bu acı bütün dengemi bozarken kendimi tamamen dizlerimin üzerine bıraktım. Yığılmak istedim ama Boran'ı yalnız bırakma düşüncesi dik tuttu sırtımı.

"Ambulans!" dedim çaresizce. Bedenimdeki acı öylesine büyüktü, boğazımdaki yumru öylesine sertti ki sesimi duymakta ben bile zorlanmıştım.

Boran buruk bir şekilde gülümserken sol gözünden düşen yaş şakağından akıp saçlarına karıştı. Boynumu sağa eğip dudaklarımı birbirine bastırdım. Dilim dönmedi fakat gözlerim feryat etti.

'Yapma' diyemedim belki ama gözlerim bağırdı.

'Gitme' diye sızlanamadım belki ama ruhumun aynası olan yeşillerim haykırdı.

Ankara’ya gitmesi, benden uzak olması için onlarca şey yapmıştım ve gidişini kendim istemiştim fakat bu… Şu an, yaşanılan veda, kurulamayan cümleler ve yakıcı gerçekler sarsmıştı benliğimi. Benden uzak olsun derken iyi olsun istemiştim. Onca zaman sonra, bir ömrün ardından ilk kez ailemi bulmuşken, aramızda olan tek bağ, kan bağımız da durmadan akıp giden ve zeminle buluşan kanıyla parçalanıyor, yok oluyordu. Yaşadıklarım ve gördüklerim bünyeme ağır gelirken bu derece duygusallığı ilk kez tatmanın sersemliği vardı üzerimde. Benim ilk kez ailem ölüyordu. İlk kez abim gidiyordu. Sonsuza, bir daha dönmemek üzere gidiyordu. İlk kez yanı başımda bir komutanım şehit düşüyordu. Ve benim ilklerim Boran’ın sonu oluyordu…

"Sana..." diyerek zorlukla konuşan Boran'ın sesini sessiz hıçkırıkları kesmişti. Kesik bir soluğu ciğerlerine çekerken başımı sağa sola salladım ve elini tuttum.

Gerçekliğini kabul etmek istemediğim anın içinde, fırtınaya yakalanmış kuru bir dal parçası gibi oradan oraya savrulurken ellerim ellerine tutundu.

"İyi olacaksın." dedim sitem eder gibi.

Sitemime bulaşan çaresizlik öylesine güçlüydü ki; bir çocuğun hevesle aldığı balonun gökyüzüne uçuşunu izlerken daldığı kaybediş denizinde boğuluşunu andırıyordu.

Gelmeyeceğini bile bile, umutsuzca ama umutla baktım Boran'a. Son kez olduğunu bile bile, uzun uzun baktım.

"Özür dilerim, her şey için..." Boran'ın iç çekişleri eşliğinde söylediği beş kelime ve acı içindeki sesi beynime kazınırken bu kazıntının izi bildiğim her şeyi unutturdu bana.

Boran elimi güçsüzlükle sıkarken, ıslanan kirpiklerim ve kısılan görüşümün ardından bir yaş sol yanağımdan süzülüp dudağıma kondu. Avcunda hissettiğim küçük metali ellerimin arasına bırakırken dudaklarından dökülemeyen kelimeleri gözleri haykırdı.

Bedenindeki güçsüzlük, gözlerindeki haykırış, yüzündeki tebessüm öylesine yakışmamıştı ki ona bütün düşüncelerim acıyla kavrulup pişmanlığa dönüşürken yüreğim tutsak bir kuş misali çırpındı.

Moraran dudaklarını aralarken artık nefes almıyordu Boran Akın. Kısılan gözleri ve yumuşayan yüz hatlarıyla tüm hareketleri kesilmişti. Gözleri gözlerime acımasız bir veda bırakırken sarı kirpikleri yavaşça kapandı.

"Bade..." fısıltıyla çıkan o ses benim için koca bir haykırış oldu ve karıştı tarihe. Son nefesinde adımı zikreden adam beni öyle büyük bir boşluğa attı ki süzülmekte olduğum karanlık uzaydan bile sonsuz geldi gözüme. Ellerimi ateşe değmiş gibi hızla Boran'dan çekerken parmaklarımı dudaklarıma örttüm.

Hiçbir şey yapamadan, çaresizce; Azrail'in, ailemden geriye kalan tek kişiyi de sonsuzluğa götürüşünü izledim çöktüğüm yerde.

Birkaç saniye ne yapacağımı bilemez halde gözlerimi bedeninde telaşla gezdirdikten sonra Boran'a sarıldım. Yarasının üzerine kapattım kendimi. Bir an için koca cüssesini sarmalayan kollarım ruhunu da tutabilir, gidişine engel olabilir sandım. Çaresiz bir beklenti içinde, dipsiz bir kuyuda süzülürken, kuyunun dibindeki suya çarpan bedenim parçalara ayrılmış gibi sızladı.

Burnuma dolan kan kokusu ciğerlerimi bir mühür misali damgalarken, bu kanın sahibinin kollarımın arasında, son vedasını etmiş bir şekilde yatıyor oluşunu ruhum taşıyamadı.

"Bade nefes al. Nefes al güzelim, nefes al." Savaş'ın komutuyla birlikte almaya çalıştığım nefes boğazımda yuvarlanıp, ciğerlerime ulaşamadan terk etti bedenimi. Nefes almaktan bile aciz olmanın acısıyla gözlerimi Savaş'ın lacivertlerine çevirdim. Savaş kollarımı sakince Boran'dan ayırıp beni kucağına yatırırken vücudumdaki kurşun, yüreğimdeki yangın kadar yakmıyordu canımı.

Her seferinde huzur bulduğum, bakmaya doyamadığım lacivertleri bu kez acımı arttırmış, gözlerimin önünde olmalarına rağmen kendilerine hasret bırakmışlardı beni.

Savaş'ın korkuyla parlayan gözleri titrek bakışlarla yüzümü incelerken sırtımda gezinen sağ eli duraksadı. Tenimde hissettiğim güçlü yanma karşısında gözlerimi yumarken birkaç yaş daha terk etti gözlerimi.

Sırtımda, sağ omzuma yakın bir bölgede olduğunu geçen her saniye daha net hissettiğim kurşun ve arsızca vücudumdan boşalan kan gözlerime yavaş yavaş kara bir perde indiriyordu.

"Sakin ol. Bir şey yok. Sakin ol." yumuşak bir ses tonuyla mırıldanan Savaş bana mı diyordu kendisine mi anlamamıştım ama her kim için bu sözleri sarf ediyorsa o kişiye acıdığı belliydi.

Savaş Eroğlu, korkuyla birlikte kendisine verdiği telkini dışından söylediğinin farkında bile değildi. Bade Demir haklıydı, Savaş o sözleri kendine söylüyordu ve olduğu durumda korkusu öylesine sarmıştı ki benliğini acıma duygusunu uygun buluyordu kendisine.

“Sen Acar’sın. Acar Kurt’sun. Tek kurşun var Bade. Dayan lütfen, yeni geldin güzelim. Gitme, nefes al. Sadece sakin ol ve nefes al.” Diyerek ardı ardına sıraladı cümlelerini Çakır. Çakır’ım.

Ben sakinim diyemedim. Şok halinin getirisi anlamsız sakinliğe ev sahipliği yapan vücudum yaşadığı travmadan hissizleşirken akan kanı hissediyor, kendimi beni çağıran karanlığa bırakmak istiyordum fakat karşımda böylesine korkmuş bir adam varken bu teslimiyet bencillikten başka bir şey olmazdı.

Fuat ve Fatih içeriye koşarak girerken zorlukla bir nefes aldım. Derin derin içime işlemesini umduğum oksijen kaybettiğim kan yüzünden ciğerlerime küsüp dönmüştü geldiği yere.

"Fuat." dedi Savaş yine sakin bir ses tonuyla. Gözlerimi odada gezdirirken üzerimde oluşan basınç ve kulaklarımdaki uğultu olduğum durumu bir tokat gibi suratıma çarpmıştı.

"Komutanım, hastaneye gitmemiz lazım." dedi Fuat, Savaş gibi sakinlikle. O an fark ettiğim şeyle ufak bir soluk daha bıraktım az önce acımla ve isyanımla doldurduğum odaya.

Kurulan cümleler sakin değildi, sesler bana uzaktı sadece ve ben bu uzaklığı sakinlik sanıyordum. Öyle ki telaşla bir bana bir de yanıma bakan ve bir şeyler söyleyen Fatih'i duyamıyordum bile.

"Çok kanaması var." dedi Savaş gözlerini gözlerimden çekmeden. Öyle bakıyordu ki bir an için; gözlerini üzerimden çekerse yanı başımda duran Azrail kanlı hançerini ruhuma takacak ve beni de Boran'ın yanına taşıyacak sanmıştım.

İçeriye koşarak giren iki asker ve arkalarından gelen sağlık ekibine baktıktan sonra sıcak bir nefes dudaklarımın arasından aktı ağır ağır. Omuzlarımdaki hissizlik artarken başımı daha fazla taşıyamayan boynum sola eğildi.

"Bade yapma." dedi Savaş başımı kaldırıp kaşlarını çatarken. Benim dile getiremediklerimi döken dudakları çaresizlikle yalvarmıştı. Bu yalvarışı beynimdeki boşluğa rağmen anlam kazanırken dolu gözlerimden birer yaş daha düştü.

"İyiyim." dudaklarımdan güçlükle çıkan kelimenin ardından 'maalesef' demek istesem de devamını getiremedim. Maalesef yine iyiydim. Bu da bir son değil, başlangıçtı.

Savaş'ın lacivertleri umutla titrerken bana ufak bir gülümseme bahşetmişti. Bu umudu tek kelimelik yeminim üzerine ortaya çıkmıştı.

Acar iyiyim dediyse iyi olurdu, Çakır bunu bilecek kadar tanımıştı Acar'ını.

“Bırakma kendini. Lütfen biraz daha dayan Bade. Hadi kaldır başını.” Savaş isteklerini ve yapmam gerekenleri söylerken boynumda aradığım gücü bulamamış onun yerine gülümsemiştim. Son dakikalarım gibiydi. Bilincim birazdan kapanacaktı ve ne zaman açılacağı meçhuldü.

Savaş’a bir şeyler söyleyen Fuat’ın ardından yavaş hareketle kafamı göğsüne yasladı Savaş. Aynı yavaşlıkla bedenimi sarmalayan kolları beni kendisine çekerken sırtımdaki derin yara açığa çıkmıştı. Burnuma dolan deniz kokusuyla fazlasıyla mayışan vücudum daha fazla direnememiş, göz kapaklarım son gücünü de yitirmişti ve karanlığa teslim olmuştum.

Bu bir sondu. Fakat her son bir başlangıçtı. Her başlangıç da sonun izlerini taşıyan bir savaşçıydı.

Bade Demir gelen sağlık ekibiyle birlikte hastaneye kaldırılırken arkada kalanlar Boran Akın’ın naaşını başka bir ambulansa taşımış, yaşanılan olayları algılamaya çalışmışlardı. Her şey hızla gerçekleşirken kimse olaylara yetişememiş fakat bir soru sormaya bile cesaret edememişlerdi. Konuşmadan geçirdikleri 15 dakikanın ardından ilk kendine gelen, kanlı elleriyle bakışan Savaş Eroğlu olmuş, Bade’nin yanına, hastaneye gitmek için karargahtan çıkmıştı.

Yakın birliklerden takviye ekipler gelirken yaşanılan kargaşada şok halinden kurtulan ikinci kişi; Fatih Şen yerde bulduğu zarfı eline almış, üzerini incelemeye başlamıştı. Köşesi kandan ıslanan zarfın üzerindeki yazı okunmazken merakına yenik düşen üstçavuş zarfı açmış içindeki kağıdı eline almıştı. Kağıdın üzerine el yazısıyla atılan başlığı okuyunca hiç eline almamış gibi yerine bırakmak istese de yükü omuzlamış, yüreğindeki sızıyla okumaya başlamıştı.

Şehit Binbaşı Boran Akın’ın vasiyeti ve son mektubu;

Ben, Barkın Demir olarak dünyaya gelen ve çocukluk yıllarını geçiren, Şehit Binbaşı Boran Akın. Yaşanılan, yaşatılan ve yaşattığım olayların ardından şanlı bir şehit olarak bu dünyadan göçmek bana nasip olduysa eğer; geride bıraktığım birkaç sevenime söylemek isterim ki üzülmeyin. Benim cenazeme katılmış gibi hüzünlü değil rütbe törenime katılmış gibi heyecanlı ve sevinçli olun. Çünkü ben mutluyum. Her gece hayalini kurduğum o al bayraklı mezarda, ülkemin toprağında yattığım için huzurluyum…

Bu bir vasiyetten çok son mektuptur. Hiçbir resmi kuruluşa onaylatmadan yalnızca ıslak imzalı bir son mektup. Tek isteğim ben şehitliğe ulaştıktan sonra yazdığım dizelerin kardeşim Bade Demir’e iletilmesidir. Yalnızca kan bağıyla bağlı olduğumuzu düşünen, canım kardeşim Bade’ye.

Özür dilerim Bade. Sana abi olamadığım için özür dilerim. Sana aile olamadığım için özür dilerim. Sana komutan olamadığım için özür dilerim.

Benim özür dilemek için çokça sebebim var kardeşim. Sen peki? Sen beni affetmek için bir sebep bulabilir misin? Rica değil, vasiyet değil. Yalnızca, eğer bir gün affedersen beni, mezarıma bir demet papatyayla gelmeni isterim. Son buluşmamızı orada yapalım, bana son sözlerini orada söyle ve git. Benim lekeli kaderimden ve geçmişimden kopar kendini ve hep temiz kal, güzelliklerle kal.

Yaşadığım buhran anında yaptığım, karar verdiğim yanlışlar için diyeceklerim yok. Her şeyde haklısın ve haklı oluşun bile yaralıyor beni. Ben sana çok yanlış yaptım ve bugün öğreniyorum ki sen bana açtığın davaları bile geriye çekmişsin. Bade… Hep iyi kal, iyiliklerle kal.

Ve güzel kardeşim, o kolye gerçekten annemin kolyesiydi.

Bir gün beni affetmen, mezarıma, son buluşmamıza papatyalarla gelmen dileğiyle…

Bölüm sonu

12 yorum