“Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker
Gökten ecdat inerek öpse o pak alnı değer.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın.“
Mehmet Akif Ersoy
Bade Demir;
"Yanıyorum vallahi yanıyorum! Yetişin dostlar!" İsmail'in feryatları devam ederken Salih ve Enes gülmekten nefes alamıyordu. Öyle ki bu şekilde devam ederse çatlayacaklarını düşünmeye başlamıştım.
Alandan çekildikten sonra 2 kilometre kadar İsmail'in söylenişleri eşliğinde yürümüş, helikopter istedikten sonra da beklemeye başlamıştık. Hilal Timi henüz yanımıza gelmemiş, bizden 15 dakika sonra çıktıkları için biraz geç kalacaklarını haber vermişlerdi.
Şimdi de yanımızdaki ağacın arkasında Fuat İsmail'e müdahale ediyordu ama daha çok işkenceye maruz kalıyor gibi sesler çıkaran İsmail hepimizi güldürmüştü.
"Sus lan biraz!" dedi Fuat isyanla.
"Üfle abi üfle! Yandım! Ah!"
"İstersen bir de kıçını öpeyim İsmail!" dedi Fuat.
"Destek itfaiye talep ediyorum!" diyerek feryatlarına devam eden İsmail'in ardından derin bir nefes alıp başımı gökyüzüne çevirmiştim. Operasyon sırasında akrep sokması bir tek onun başına gelebilecek kadar saçma bir olaydı zaten.
"Abi bir metre dediğin akrep 10 santimetre çıktı ne kadar yakmış olabilir Allah aşkına?" dedi Enes alayla. İsmail akreple bir bağ kurduğunu söyleyip yanında getirmişti ve bir metre dediği akrep parmak kadar çıkınca da bir süre 'gözüme büyük gözüktü' diyerek kendini savunmuştu.
Fuat ağacın arkasından çıkarken yakasını silkmiş dudaklarını oynatıp 'bıktım' diyerek sitem etmişti. Haklıydı, diyecek bir şey yoktu.
"Kaçık, Acar'ın kaşına da bak." dedi Savaş emreder bir tonda, oldukça ciddi bir ifadeyle.
"Gerek yok." dedim geçiştirerek.
"Komutanım, baksın işte." dedi Fatih de Savaş'a destek çıkarak. Onları ikna etmekle uğraşamayacağımı karar verdikten sonra yanımdaki kayanın üzerine oturdum ve kaskımın ardından maskemi de çıkardım.
"Suratıma eksik ya da yamuk dikiş atarsan yok et kendini Kaçık." dedim ciddiyetle. Fuat sırıtırken kafasını salladı.
"Elimden geleni yapacağım."
"Elinden gelenin fazlasını yap koçum." dedi Savaş Fuat'ın omzunu sıkarak.
"Emredersiniz komutanım."
Fuat yanıma gelip çantasından matarasını çıkardıktan sonra sargı bezini ıslatıp yüzümü silmişti. Savaş ve Fatih, Fuat'ı dikkatle izlerken bu ciddiyetleri komik gelse de dikiş atma becerisi en alt düzeyde olan Fuat'ı daha da zorlamamak için kendimi sıkmıştım.
"Dikiş atılması lazım." dedi Fuat ciddiyetle.
"Hadi ya! Biz bir bakışınla halledersin sanıp çağırmıştık seni zaten!" dedi Fatih sitemle.
"Kaçık, diksene o zaman." dedi Savaş sabırla, tane tane.
"Komutanım şimdi yamuk falan olursa..." dedi Fuat gülümsemeye çalışarak.
"Ona göre dikkat edersin." diyerek konuşmaya dahil oldu Kemal. Fuat sıkıntıyla kafasını sallarken çantasını açıp gerekli malzemeleri çıkarmıştı.
"Sargı beziyle üzerini kapat yeter. Ben karargaha dönünce baktırırım." dedim Fuat'tan emin olamayarak. Ne kadar olursa olsun ben istihbaratçıydım ve yüzümde belirgin bir iz taşımak isteyeceğim son şey bile değildi. Ayırt edici ve dikkat çekici bir özellik olarak bedenimde kalmaması için en mantıklı olan buydu.
"Geçmiş olsun komutanım." Hilal Timi yanımıza yaklaşırken en öndeki, tim komutanı olduğunu düşündüğüm kişiye döndüm.
"Sağ olun." dedim Fuat'ın elinden ıslak sargı bezini alıp yarama tutarken. Fuat çantasından başka bir sargı bezi çıkarıp yaramın üzerini kapattıktan sonra az önce çıkardığı eşyaları toplamaya başlamışken ayağa kalktım.
“Çok şükür bugün yamuk dikiş attığım için ölmeyeceğim!” diyerek ellerini açıp Allah’a minnetlerini dile getiren Fuat’ı duymazdan gelip ufak bir baş selamı verdim.
“Korkuttunuz bizi komutanım, bombaları atmak için çıkmayıp bekleseydiniz keşke.” Dedi elinde keskin nişancı tüfeğini tutan kişi. Belli ki kulaklıktan konuştuğum teğmen oydu.
“Bence gayet mantıklıydı.” Dedi Fatih bir adım öne çıkarak.
“Fikirlerim üzerine tartışılmasını sevmem.” Dedim net bir şekilde. Kararımı vermiştim ve uygulamıştık, olmuş bir şeyin üzerine konuşmak anlamsızdı. Riskli olmuştu fakat başarılıydı ve açıkçası gerisi önemli değildi.
“Ne haddimize Acar? Ben sadece tebrik etmek istemiştim. Bir de düşüncemi belirttim.” Dedi yüzbaşı. Ona yandan bir bakış atıp başımı eğdim.
“Sağ ol. Tebriğe de gerek yok.” Dedim sakinlikle. Bu tavrım Savaş’ın hoşuna gitmiş olacak ki çatık kaşları düzelmiş, yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluşmuştu. O sırada yanımıza gelen ve hala kalçasını tutan İsmail bir şey demek için dudaklarını aralamıştı ki duyulan helikopter sesiyle şükür ettim. İsmail yine götünün acısından bahsetmeye başlayacaktı yüksek ihtimalle ama neyse ki helikopter gelince susmak zorunda kalmıştı.
Hilal timine teşekkür ettikten sonra vedalaşıp gelen helikoptere binmiştik. Onlar çevre güvenliğini almak ve bölgeyi temizlemek için gelecek olan yeni timi bekleyeceklerinden orada kalmışlardı. Bizim yeterli mühimmatımız olmadığı için geri dönüş yapmıştık.
Helikopter piste iniş yaptıktan sonra albay ve Boran bizi karşılamış operasyon hakkında birkaç bilgi almışlardı. Destek timi kabul etmeyip tek gittiğimiz için önce biraz sitem etseler de İsmail fazla ayakta duramadığı için onun durumuna güldükten sonra bizi rahat bırakmışlardı.
“Bade!” pistten çıkmak için birkaç adım atmıştım ki Savaş’ın sesini duymamla kaşlarımı çatıp ona döndüm. Bakışlarımı gördükten sonra boğazını temizleyip hitabını yeniledi.
“Bade komutanım demek istemiştim yani.”
“Ne oldu Çakır?” dedim derin bir nefes aldıktan sonra.
“Önce bir revire gidelim isterseniz, yaranıza baksınlar.” Dedi gözlerini yüzümde gezdirirken.
“Sardık işte, çok da önemli bir şey değil.” Dedim elimi boş ver der gibi sallarken.
“Ama-“ Savaş itiraza geçmişti ki sözünü kestim.
“Hissetmiyorum bile. Ben baktırırım sonra.” Dedim ve daha fazla konuşmasına izin vermeden arkamı dönüp karargah binasına girdim.
Üzerimi değiştirip operasyon üniformalarımı çıkarıp silahımı yerine koyduktan sonra kısa bir duş almıştım. Temiz kamuflajlarımı giydikten sonra aklımı karıştıran düşüncelerimi def etmek amacıyla boş duvarı seyretmiş, ne yaparsam yapıyım düşünmeye ara veremeyeceğimi fark edip yapmam gereken işlere geri dönmüştüm.
Zihnimdeki karmaşaya artık dur diyemiyor, bunun için çaba bile sarf etmiyordum. Yorgundum ve kendime bile tahammül edemediğim zaman dilimi içerisine girmiştim o yüzden sadece yapmam gerekenleri yapıyor, kendime, en önemlisi de düşüncelerime zaman ayırmaktan kaçınıyordum, kaçıyordum.
Zihnimi oyalamak adına odamda oturmuş operasyon raporunu yazarken yaptığım işe odaklanmanın verdiği dalgınlıkla kapının çalmasının ardından irkilmiş, birkaç saniye kendime gelmeyi beklemiştim.
"Gel!" benim seslenmemin ardından kapı yavaşça açılmış, ardındaki kişi kendini acelesiz hareketlerle göstermişti.
Boran'ı görmemle beraber kalkmak için hamle yapacakken eliyle oturmamı işaret etti.
"Bölüyorum ama..." dedi gözleriyle önümdeki dosyaları gösterirken.
"Sorun değil." dedim kaşlarımı kaldırıp yüzüne beklentiyle bakarak. Ne için geldiğini biliyordum ve bu konuşmayı bir an önce yapıp üzerimdeki yükten kurtulmak istiyordum. Zihnimde dönüp duran, boğazımda düğümlenen ve düşündükçe beynimi yoran kelimler; dilimden dökülmek için heyecanla sıraya dizilirken bu sonsuz arzum Acar kimliğimi küstürüyor, beni bugünlere taşıyan sancılı geçmişime ihanetmiş gibi hissettiriyordu.
"Oturabilir miyim?"
"Buyur." dedim içindeki isteğe ters bir sakinlikle. Boran belli belirsiz bir tebessümle karşılık verirken yavaş hareketlerini bozmadan kapıyı kapatmış, masanın önündeki koltuğa oturmuştu. Psikolojik üstünlüğü kaybetmemek adına ellerimi masanın üzerinde birleştirip, sırtımı olabildiğince dik konuma getirmiş ve ifadesiz bakışlarımı ona çevirmiştim.
"Neden geldiğimi biliyorsun zaten." dedi tek kaşını kaldırarak. Kurmaya çalıştığım üstünlüğün gayet farkındaydı ve bunu yıkma çabasına girmiyor, uğraşlarımın sonuç bulmasına izin verip bir adım geride duruyordu. Bu yaptıklarını bana karşı hissettiği minnet duygusuna bağlarken bir önce konuya girmesi ve konuşmaya başlaması isteği vücuduma amansız bir stres duygusunu taşımıştı.
Acar her hareketimi, duygumu şaşkınlıkla izlerken bir yandan da bana kızıyordu ama şu an için ikinci kimliğim olarak nitelendirdiğim mantık umurumda değildi. Duygularım zihnimi çelik bir duvar gibi kaplamışken mantığın bana ulaşmasını engelliyordu.
"Pek tabii." dedim sahte bir tebessümle.
"Neden yaptın?" beklediğim ve günlerce düşünüp cevap bulamadığım bu soru üzerine sıkıntılı bir nefes verdim.
"Bilmiyorum." son derece dürüst bir şekilde dudaklarımdan dökülen kelimelere engel olamazken engel olmak için de herhangi bir çabaya girmemiştim.
"Bilmiyor musun?" dedi Boran keyifle. Keyifli hali; benim kendime ve içimdekilere engel olamadan attığım geri adımaydı hiç şüphesiz. Oturduğum koltukta rahat bir tavırla arkama yaslanırken rahat gözükmek adına kastığım bütün kaslarım uyuşmaya başlamıştı.
"Açtığım davaları geri çektim evet. Bunun en büyük sebebi iyi bir komutan olman ve ne olursa olsun üzerindeki üniformayı taşıyabilen şanlı bir asker olman. Senin askerliğini elinden almayı kendime yakıştıramadım. Haksız yere bir suçlama değildi açtığım davaların hepsi şahsi olarak doğruydu fakat mesleğin sıkıntıya gireceği için huzursuz oldum. Yani senin için değil, geceleri rahat uyumak için çektim onları geriye." Dedim kendimden emin bir şekilde. Sözlerim canını yakmış olacak ki bedeni gerilirken buruk bir şekilde gülümsedi ve kafasını salladı ağır ağır.
“Biliyorum. Yani geceleri rahat uyuyamamanın ne kadar kötü bir şey olduğunu, pişmanlık duygusuyla her gün yanıp, kavrulmanın ne demek olduğunu ve o acı dinsin, yaptıklarını zihnin unutsun diye Allah’a yalvarmanın nasıl acınası hissettirdiğini biliyorum.” dedi ve kesik bir nefes çekti içine. Bölmeden devam etmesini bekledim.
“Beni affet demeye yüzüm yok Bade. Sana karşı özür dilesem de biliyorum ki bir anlamı yok. O yüzden, yani kafanı daha fazla şişirmemek, belki de kabul etmediğin her özür için biraz olsun vicdanının sızlamasına sebep olmamak için bu sessizliğim.” Bakışlarını kaçırıp dudaklarını ısırdı güçlükle yutkunup devam etti.
“Zaten ruhunu yeterince yaraladım. Hatalar yaptım, affetme. Hakkındır. Sadece hakkını helal et, kimin ne kadar yaşayacağını bilemeyiz. Ne olur, hayat bize neler sunar, hangi seçeneklerin arasında boğuluruz, kiminle, ne yaşarız bilmiyorum ama…” boğazında bir yumru oluşmuş gibi yutkunup birkaç saniye duraksadıktan sonra gözleri tekrar gözlerimi buldu.
“Sana yaşa demiştim. Abin için, seni bekleyen biri olduğu için yaşa demiştim. O cümlelerim, o gece yaşanan her şey samimiydi Bade. İnanmazsın belki, yine hakkındır, güven kalmadı sende. Her şey hakkın ama bil ki ben o gece anlattığım her şeyde samimiydim. Tek bir ricam bana hakkını helal et.” Koskoca adamın karşımda ezilip büzülmesi, zorlukla yutkunması ve her kelimeyi özenle seçmeye çalışması beni oldukça şaşırtırken yerimde dikleştim. Boran’ın gözleri dolmuş, dudaklarından kelimeler dökülmese de gözleri konuşmaya devam etmişti.
“Helal olsun. Sen de helal et Boran.” Dedim kaşlarımı çatarak. Bu vedası bir gidişin habercisiyken sanırım pes etmişti ve dediğim gibi Ankara’ya gidecekti. Konuşmadan bu sonuca ulaşmıştım.
“Helal olsun.” Dedi ve dudaklarını birbirine bastırıp ufak bir tebessüm ettikten sonra yerinden kalktı.
Geldiği gibi yavaş hareketlerle odadan çıkmış, bir daha bana dönmemişti. Kaşlarım hala çatık, kapıya bakmaya devam ederken anlamaya çalışıyordum.
İçimde, sızlamaya başlayan yer neden kendini belli ediyordu?
Gitmesini, benden uzak olmasını zaten ben istemiştim. Ankara’ya göndermek için gerekirse mesleğinden olmasını bile göze almıştım. Şimdi, ardını dönüp gidişini izlemek neden duygularımı karıştırmıştı?
Hissetmem gereken hüzün değil, başarının tatmini olmalıydı. Ama koca hüzün bulutu beni içine almış, boğmaya başlamıştı.
Bana yaptığı konuşma mıydı böylesine etkilendiğim, yoksa buruk bakışları mıydı? Yine ve yine neden Boran yüzünden düşünce denizine düşmüş, boğulmaya başlamıştım?
Sanırım; bir geçmişimiz, güzel anılarla süslediğimiz çocukluğumuz olmasa bile kan bağıydı bizi bağlayan. Kendime bakıyormuşum gibi hissettiğim yemyeşil gözleri, kırgınlıkla çatılı kaşları ve tanıdık kokusuydu beni yoran. Bir kez daha emin olmuştum. Gitmesi, benden uzaklaşması ikimiz için de iyi olacaktı. Şimdi ardını dönüp bu kapıdan çıkması, kırgın bakışları ve vedaları andıran konuşması yüreğimi burkmuştu belki ama gidişi bana olanları unutturacak, eskiye dönüşümü kolaylaştıracaktı. Gözden uzak olan gönülden de ırak olur derlerdi ve sanırım öyleydi. Boran’ı görmediğim her gün biraz daha iyileşecektim.
Bade Demir yanılıyordu. Bu yanılgısının farkına varacaktı, her şeyi anlayacaktı ama o yüzleşme hiç kolay olmayacaktı. İyileşme umuduyla kaçtığı düşünceler büyük yaralar olarak geri dönecek, Acar için bir devrim yaratacaktı ve bazı tarihleri unutulmaz kılacaktı her açıdan…
Sıkıntıyla bir nefes verip önümdeki dosyalara dönerken odaklanmak konusunda oldukça zorlanıyordum. İçten içe, düşündükçe büyüyen ve büyüdükçe kontrolden çıkan düşüncelerime bir de huzursuzluk eklenmişti.
Her şey çok ani olmuştu ve gözden kaçırdığımız kısımlar vardı ama o kadar yoğunduk ki o problemlerle ilgilenmeye vakit kalmıyordu.
Buraya geri dönüşüm hemen ardından kritik bir operasyona çıkmış, başarıyla tamamlamıştık. Operasyon sonrası dinlenme fırsatım olmadan lojmana taşınmak ve buraya yerleşmek, bu süreçte Boran ile yüzleşmek, Savaş’a olan hislerimin farkına varmak bedensel yorgunluğuma ek olarak zihnimi de yormuştu ve içimden bir ses bu yorgunluğun başlangıç olduğunu haykırmaktan hiç çekinmiyordu.
Savaş’a karşı olan hislerimin farklılığın gayet farkındaydım. Daha önce deneyimlemediğim bu hislere ek olarak Savaş’ın gözlerinde gördüklerim; onun de benden pek farklı olmadığını gösterir nitelikteydi. Aşk kadar güçlü değildi aramızdaki. Ya da aşk topluma lanse edilen kadar uç bir duygu değildi, bilemiyorum. Fakat bariz bir kaybetme korkusu ikimiz arasında gidip geliyor, bu korku da bakışlarımızı değiştirip kalbimizi hızlandırmaya yetiyordu. Savaş’ın bir sözü, bir bakışı, bir gülüşü bile ruhumu okşarken geleceğimde edindiği yer beni mutlu ediyordu. Ben hayatımda ilk defa tek olmak istemiyor, gelecek ile ilgili planlarıma birisini dahil ediyordum.
Aile kurmak değildi bu hayallerimin temeli. Her an yanımda olsun, sıkıştığımda bir bakışıyla beni o buhrandan çıkarsın, sinirlendiğimde bir sözüyle sakinleştirsin, yorulduğumda bana dayanak olsun istiyordum. İçimde ona karşı olan güven duygusu, göz ardı edilemeyecek kadar büyüktü. Benim en çaresiz anımda yanımda olmuş, ben ağlarken saçlarımı okşamıştı. 14 ay boyunca beni beklemişti. Geri döndüğümde ise beni hep yanında istemişti ki bu isteğini çekinmeden belli ediyordu. Benim için endişeleniyordu, gözlerimin içine bakıp beni; en önemlisi de ruhumu duymaya çalışıyordu ve bu uğraşları, titrek bakışları bile bana yetmişti kısa zamanda.
Zaman kısa mıydı uzun muydu bilmemekle beraber, Acar’ın birine güvenmesi için tanıdığı vakitten az olduğu aşikardı. Fakat güvenmiştim. Bu güvenim boşa çıkar, günün birinde ondan da büyük bir darbe alabilirdim ama olasılıklarla yaşanmazdı.
Diğer yandan Boran vardı. Hayatıma hızla girmiş, girdiği gibi de hızla çıkmıştı. Yani en azından ben çıkardığımı sanmış, bir süre o şekilde yaşamıştım. Ta ki gördüğüm bir rüya sonrası günlerce onu düşünürken kendimi bulana dek. O günden sonra, onu affetmek için her an arar olduğum çıkış yolu fark ettirmişti bana her şeyi.
Aile her şeydi. Erce Timi benim ailem olmuştu. Ben bugüne kadar hiçbir şeyle yaşarken elime verilen zenginliği; aile olma şansını, Boran’ın bir hatası yüzünden kaybedemezdim. Her gün pişmanlığını net bir şekilde gördüğüm, gördükçe soğumak yerine daha çok yandığım adamı kabullenemezdim belki ama gidişi için yaptığı en ufak bir veda konuşmasında bile titreyen yüreğimi susturabilir, Boran ile normal bir komutan-asker ilişkisi kurabilirdim. Çünkü abim olamazdı, arkadaşım da olamazdı; sadece bir komutan olurdu. Kan bağıyla bağlı olduğum, benim için normal bir komutandan fazlası olan, aynı zamanda da fazlası olamayan bir komutan…
Sıkıntıyla derin bir nefesi içime çekerken şakaklarımı ovalamış, burada oturursam düşüncelerimle savaşmaya devam edeceğimi fark ettiğim için de yerimden kalkıp bahçeye çıkma kararı almıştım. Bir, iki ya da daha fazla sigara beni kendime getirir umuduyla hızlı adımlarla binadan çıkarken duvarların çevrelediği alanın bu denli kasvetli oluşu dikkatimi çekmişti. Yorgunlukla beraber başa çıkmaya çalıştığım düşüncelerim üzerime atılınca dinlenmek için bir sigaradan fazlasına ihtiyaç duymam normaldi. Bu yüzden de bulunduğum ortamlara sığamam olağan geliyordu.
Bahçeye attığım ilk adımda, bulutların gizlemeye çalıştığı güneşin birkaç ışığı üzerime düşmüş, gözlerimi kamaştırmıştı. Kendime gelmek için kararan gözlerimi kırpıştırıp bahçeye göz atmıştım. Havanın güzel olmasından kaynaklı bütün tim bahçedeydi. Savaş ve Kemal hariç diğerleri bankta oturuyor, sohbet ediyorken Savaş iki astsubayla oldukça hararetli bir konuşma içerisinde gibi duruyordu. Bir tartışma ya da anlaşmazlık olduğu aşikardı fakat şu an durumla ilgilenmek için fazla yorgun olduğum için gözlerimi kaçırmıştım.
Timin diğer üyeleri bahçenin ortasındaki bankta oturmuş keyifli bir sohbetin içinde gibi görünürken Fatih ile göz göze gelmemizin ardından kafamı çevirmiştim. Fatih, beni bir bakışımdan bile anlayabilecek bir adamken şu an içinde bulunduğum duygusal buhranı çözümlemesinden kaçmaya çalışıyordum ama kafamı çevirmeme rağmen delici bakışlarının hissiyatı tüm tüylerimi ürpertmiş, içimi sızlatmıştı. Boran’dan göremediğim kardeşlik duygusunu ondan görmüş olmak aramızdaki bağı güçlendirmiş, Fatih ile olan fikir çatışmamıza rağmen ortak olmamıza sebep olmuştu ve bu kan bağından bile öte duygularla sarmıştı bizi birbirimize.
Bakışlarımı bahçede gezdirmeye devam ederken telefonla konuşan Kemal’i de görmüş, timimin tüm üyelerinin kontrol altında olduğundan emin olup rahatlamıştım. Fakat rahatlamam uzun sürmemiş, huzursuzluğuma yenik düşüp hızlı bir şekilde bedenimi ve ruhumu terk etmişti.
Herkesten uzak olan ve bahçedeki en sakin yer olan köşeye gitmeye karar verip adımlarımı o tarafa çevirmiştim ki henüz binadan uzaklaşamadan bahçe kapısında büyük bir patlama olmuştu. Refleksle beraber eğilirken elim hızla bacağımdaki tabancaya gitmişti.
“SİPER ALIN!” diye bağırdım tüm gücümle. Az önce herkese göz gezdirmiş olduğum için konumlarını kontrol etmek istesem de hızla yayılan toz bulutu tüm görüşü kısıtlamış, olumlu düşünmek için bizden bir kişiyi görme isteğimi engellemişti. Patlama oldukça büyüktü ve sarsıcı bir etki bırakmıştı.
Hemen yanımdan koşarak geçen kişiyi kolundan tutup yere çektim ve çökmesini sağladım. Telaşla ne yaptığını bilmeden koşan bir er, yanıma çökmesiyle birlikte vurulmaktan son anda kurtulmuştu. Elindeki piyade tüfeğini düzgün bile tutamıyordu.
“Sakin ol!” dedim sinirle. Sinirim her şeyeydi. Oldukça hazırlıksız yakalandığımız bu saldırı hiç iyi değildi.
“Komutanım!” dedi er devam eden telaşlı haliyle. Derin bir nefes aldım ve elini tutup sıktım.
“Sakin ol koçum. Sakin ol! Şimdi burada siper alacaksın ve buradan çıkmayacaksın! Duydun mu beni?” dedim tane tane.
“Emredersiniz!” dedi karasızlıkla. Elimdeki tabancayı ona uzatırken tutmakta zorlandığı tüfeği aldım.
“Uzak mesafe atış yapıp yerini belli etme. Tabanca olası bir sıkıntı için, sadece kendini korumak için kullanacaksın. Buradan çıkma.” Dedim ve tabancamı avuçlarının arasına bıraktım.
“Siz?” dedi korkuyla. Korkusu gözlerine yansımış, sesini titretmişti. Henüz 20’lerinin başında olan gencecik çocuğa çık savaş komutu versem hiç sorgulamadan yapacak cesareti tüm korkusunu göz ardı edebilecekken güven vermek için gülümsedim. Onu bu haliyle tehlikenin içine atacak değildim. Böylesine bir saldırıyı rütbeli askerlerin mesai saati içinde yapmış olmaları saçmalıktı. Korkutmak ya da göz dağı vermek istiyor olmalıydılar çünkü birazdan herkes, yakındaki tüm birlikler, buraya doluşacak ve bize yardım edip karşı taraftan üstünlüğü alacaktı. Her şey koca bir bilinmezlikteyken sadece Allah’a sığınmış, derin bir nefes almıştım.
“Buradan çıkma.” Dedim bir kez daha ve başka bir şey demesini beklemeden yandaki ağacın gövdesine onu yaslayıp yerimden çıktım. Yanından uzaklaşırken sesli bir şekilde dua ettiğini duymuştum. Allah korusundu. Gencecik askerlerimi Allah korusundu.
Panik hali tüm bahçeyi ele geçirirken siper almak için uygun bir alan arıyordum ki sırtımdan aldığım darbeyle yüzüstü yere düştüm. Sırtımda daha doğrusu omzumda hissettiğim yanmaya odaklanmadan yere yatıp sürünmeye çalışıyor bir yandan da sakinliğimi korumaya çalışıyordum. Elimdeki tüfek işimi zorlaştırırken sık ve kesik soluklarım kimseye bir şey olmamasını dilercesine zemine çarpıp göğe karışıyordu.
Biraz ilerimdeki nöbetçi kulübesine doğru sürünmeye devam ederken onlarca namludan ateş edildiğini işitiyor, başka bir şey duymuyordum. Boğuk bağırışları anlamak güç olsa da erleri ve tecrübesiz askerleri güvene almaya çalıştıklarını ummaktan başka çarem yoktu.
“ERCE!” diye bağırdı birisi. Bu kişinin Kemal olduğunu düşünmüştüm. Sesini net duymasam da bağırışının altındaki sakinlik onu işaret ediyordu.
“İYİYİZ!” dedi Enes. Birkaç konuşma daha olmuştu fakat o anda hemen yanıma isabet eden ve toprak zemini delen mermi tüm dikkatimi dağıtmış, son gücümle kendimi kulübe duvarına yaslamama sebep olmuştu. Yaslanmak sayılmazdı, çaresiz bir siper yapmıştım betonu kendime. Sağ omzuma yasladığım tüfek her atışımda tepmesiyle birlikte omzumu zorlarken akan kanın çoğaldığını fark ediyordum. Vurulmuştum. Fakat bu durumda karargahı bırakıp yardım isteyemezdim. Dayanmam lazımdı.
Harp okulu mezuniyetimde ettiğim yemin zihnimde dolaşırken son gücümle ateş ediyor, gördüğümü vurmaya çalışıyordum. Fakat yüreğimde, orada olmaması gereken bir yerde korku vardı. Kendim için değil, kendim gibi olan biri için yakıcı bir korku vardı.