İçeriğe geç

ACAR KURT

Bölüm 23 · 21 dk okuma

ACAR KURT

Bölüm 23

22. B�L�M

"Hadi yavrum ben seni bugün için doğurdum

Hamurunu yiğitlik duygusuyla yoğurdum

Türk evladı odur ki yurdu olan toprağı

Ana ırzı bilerek yad ayağı bastırmaz

Bir yabancı bayrağı ezan sesi duyulan

Hiçbir yere astırtmaz

Git evladım yıllarca ben oğulsuz kalayım

Şu yaralı bağrıma kara taşlar çalayım

Hadi yavrum hadi git ya gazi ol ya şehit

Hadi yavrum köyüne, nişanlına veda et

Sabanını tarlanı her şeyini feda et

O silaha sarıl ki böyle günde bir erkek

Bir dualı demirden başka bir şey kullanmaz

Bunu tutan bir bilek köleliğin

Uğursuz zincirine uzanmaz

Git evladım yıllarca ben oğulsuz kalayım

Şu yaralı bağrıma kara taşlar çalayım

Hadi yavrum hadi git ya gazi ol ya şehit

Hadi yavrum kendine sende yiğit er dedir

Büyüdüğün gaziler ocağına can getir

O cenkleri kazan ki senin büyük Türk adın

Yedi iklim dört bucak içersine ün salsın

Beş yüz yıllık ecdadın kabirlerde titreyen Kemikleri öç alsın

Git evladım yıllarca ben oğulsuz kalayım

Şu yaralı bağrıma kara taşlar çalayım

Hadi yavrum hadi git ya gazi ol ya şehit

Hadi yavrum bugünde dertli ninen ağlasın

Ayrılığın oduyla yüreğini dağlasın

O yaşları saçsın ki senin aslan göğsünde

Benim kanlı gözyaşım düşman için kin olsun

Kara yerin yüzünde ayağının bastığı

Dağlar beller leş olsun."

Mehmet Emin Yurdakul

Mehmetçik savaş cephesinde; onu gözleyen annesi, babası, kardeşi, sevdiği ise duygular cephesinde verir savaşını. Yapılan fedakarlıklar bölüşülür, yükler paylaşılsa da hafiflemez. Hafiflemez ancak beklendiğini bilmek, hatırlanacağının farkında olmak ayakta tutar; vatan sevgisiyle, bayrak aşkıyla birlişence dayanma gücü olur askerlerimize. İsimsiz kahramanlarımıza her gün bir yenisi eklenirken; yurdun dört bir yanına düşen ateşin kavurucu yangını çizer ülkemin sınırını.

Şehitler ölmez, vatan bölünmez çünkü şehidim görevini terk etmeyip devam eder savaşına. Huzurlu uykuya yatmak yerine yaralı ruhunu koyar ortaya ve görünmese de çatışır arkadaşlarının yanında.

Bade Demir;

Maskesini indiren ve derin bir nefes alıp huzurla arkasındaki kayaya yaslanan İsmail olduğu durumdan fazlasıyla memnun gözüküyordu.

"Ne lan bu keyif?" dedi Fatih kaşlarını çatarak.

"Şu havanın güzelliğine bak Hacı. İnsan huzur buluyor!" dedi İsmail coşkuyla.

"Güzel mi? Yeşil zehirlenmesi geçireceğim amına koyayım!" dedi Fuat söylenerek.

Boran ile yaptığımız toplantı sonrasında hızla hazırlanıp helikoptere binmiştik ve hedefin 4 kilometre ilerisinde inmiştik. Kampa yaklaşık 1 kilometre kalınca oraya hazır bir şekilde ulaşmak için şimdi dinleniyorduk.

"Yeşil nerede Kaçık? Senin gözün aşktan kör olmuş, her yer bozkır salak ne yeşili?!" diyerek her şeye muhalefet olan Fatih, Fuat'ın hayatı romantize edişine bile karşı olduğunu belli etmişti. Fuat omuz silkerken yerden kopardığı kuru otu ağzına koyup yüzünü göğe çevirdi ve derin bir nefes aldı. Konuşmaya başlayacağını belli eden derin soluğu ardından bakışlarımız ona dönerken dikkatle dinlemeye başlamıştık.

"Her zaman çeker sabır ederek tesbih,

Timde en sevmediği insandır Salih.

Yoktur bize karşı olmadığı tarih,

Şu çatık kaşlarını düzelt be Fatih!" diyerek yine mükemmel bir şiir okuyan Fuat'ın gözleri hala gökyüzündeydi.

"Ben ne alaka ya?!" dedi Salih yüzünü buruşturarak.

"Kafiye oluyor, hem yalan da değil." dedi Fuat gözlerini kapatarak. Sanki dağın başında, operasyonda değil de sakin bir ege kasabasında tatilde gibiydi. Fakat kritik bir operasyondan önce sergilediği bu rahat tavrı epey hoşuma gitmişti.

"Bana şiir yazma dedim mi ben sana?" dedi Fatih bıkkınlıkla. Belli ki bu ona okunan ilk dize değildi.

"Bana yazma, ona yazma, şuna yazma. Ben ne yapayım amına koyayım?!" diyerek sessizce sitem eden Fuat, kafasına isabet eden taşın etkisiyle irkilmiş, huzurlu halinden sıyrılmış ve çatık kaşlarıyla bize dönmüştü.

"Duyuyoruz." dedi Savaş ellerini birbirine vurup tozu silkelerken. Attığı taş Fuat'ın kaskına gelse de etkili olduğu aşikardı.

"Emredersiniz komutanım!"

"Askeriye öyle bir yer ki adam sanatını bile icra edemiyor." dedi İsmail kaşlarını kaldırıp ellerini iki yana açarak.

"Askeriyeyle alakası yok kanka. Savaş komutanın bacısına sivildeyken bile yanlasa yerdi o dayağı." dedi Salih, İsmail'in omzuna kolunu atarak.

"Ne dayağı ya?" dedim merakla. Bu konuyu gerçekten merak etmiştim.

"Ben anlatıyım mı?!" dedi Enes heyecanla öne atılarak.

"Anlat küp şeker." dedi Fatih. Enes Fatih'in dediğine aldanmadan bana döndü ve coşkuyla anlatmaya başladı.

"Komutanım bir gün dinleme odasındayız, herkes kendi halinde. Savaş komutanım yoktu sonradan geldi, Fuat komutanımın yanına oturdu. Fuat komutanım da kendini kaptırmış şiir yazıyor. Bir anda Savaş komutanım kağıdı eline aldı, bir baktık ki şiiri Savaş komutanımın kardeşine yazmış! Altında ismi yazıyor yanında da kalp var!" dedi Enes sona doğru sesini yükseltip anı yaşar gibi.

"Ee?" dedim artan merak duygusuyla. Bu konu oldukça dikkatimi çekmişti.

"Heh işte sonra Savaş komutanım bir başladı dayağa! Ama anlatılmaz yaşanır. En son orta sehpa kırılınca durdu Savaş komutanım!" dedi Enes gülerek.

"Nasıl kırıldı?!" dedim dehşetle.

"Çakır, Kaçık'ı kaldırıp sehpanın üzerine vurunca buna dayanamayan sunta kırıldı." dedi Fatih sırıtarak. Savaş homurdanıp yüzünü sıvazlarken Fuat yüzünü buruşturdu.

"İnsanlar birbirini sevebilir." dedim Savaş'a dönerek.

"Ama Fuat Sema'yı sevemez." dedi Savaş net bir şekilde. Kaşlarımı kaldırıp göz kırptım.

"Buna karışamazsın, onlar birey."

"Allah'ım!" dedi Fuat heyecanla yerinden doğrularak. Sanırım onu ve duygularını destekliyor oluşuma Savaş'ı ikna edebilme potansiyelim de eklenince umutlanmıştı fakat Savaş hiç de ikna olacak gibi durmuyordu.

"Komutanım, bu konuya karışmasanız mı acaba?" dedi Savaş imalı bir tebessümle, rica ederek.

"Neden bu kadar karşısın Çakır?" dedim gözlerimi kısarak.

"Bu özel bir mevzu." dedi Savaş kaşlarını kaldırıp indirerek beni uyarmaya çalışırken.

"Benim askerimi herkesin içinde döverken özel değildi de şimdi ne şahsileştirdi?" dedim direterek.

"Fuat'ın kalbini kırmak istemiyorum, o yüzden..." diyerek derin bir nefes aldı ve cümleye devam etmedi.

"Tamam, uzatmayacağım. Ama bu konu da çok uzamasın." dedim ve diğerlerine döndüm.

"Kalan yolumuzu tamamlayalım. Daha gidişimizi kutlayacağız." dedim yerimden kalkarak. Fuat omuzlarını düşürüp derin bir nefes almış ve umutsuz haline geri dönmüştü. Bu tavrı karşıdan komik dursa da belli ki onun için zor bir durumdu. Savaş inatçı bir adamdı. Allah Fuat'ın yardımcısı olsundu.

Bu operasyonda çatışmak gibi planımız yoktu. Biz olası bir sıkıntıya karşı hazırlıklı gelmiştik ama asıl plan korkutmak üzerindeydi. Benim ona ulaşmam için yalan istihbarat veren ve bize pusu atan teröristi hiç beklemediği bir anda vurmayı amaçlıyorduk yani sadece Acar'ın geldiğini bilecek, onun korkusunu hissedecekti ama bizi göremeyecekti.

Tek tim gelmek konusunda ısrarcı olmuştuk çünkü ne kadar çok kişi olursak yakalanma riskimiz o kadar fazla olurdu ve eğer yakalanırsak, görülürsek o zaman işler istemeyeceğimiz kadar ters gidebilirdi. Yanımızda bir süre direnecek mühimmatımız vardı ama o itler her yerden çıkıp bir anda çoğaldıkları için ne olacağı belli olmazdı.

Planda bir sıkıntı yaşamayacağımızı kendi kendime hatırlatıp karmaşa içindeki zihnimi sakinleştirmek istesem de pek başarılı olamamıştım zira içimde bir yer işlerin çok ters gideceğini söylüyor, ruhuma huzursuzluk veriyordu.

Hissiyatlarım duyularımın önüne geçerken kafamda ikinci, üçüncü planları yapıp kaçış ve saldırı durumunu hesaplamaya çalışıyordum. En ufak bir olumsuzlukta, durum büyümeden destek time ve karargaha haber vermek en mantıklı seçimdi ama asıl sorun onlar bölgeye ulaşana kadar hayatta kalma kısmıydı. O noktada da biraz el becerisi, biraz kriz yönetimi ve Allah'ın yardımına ihtiyacımız vardı.

Kamp alanına yaklaştığımızda timle birlikte sessiz adımlarla yürürken aramızdaki mesafeleri kapatmış, kendimize yer seçmeye çalışıyorduk. İsmail yaklaşık 10 dakika önce bizden ayrılmış, kendine mevzi seçmeye gitmişti. Yan tarafımda kalan büyük kayayı gösterip Kemal'e döndüm.

"Bilge buraya geç." dedim etrafa bakmaya devam ederek. En uzak mevziyi Kemal'e vermiştim. Onu aile ortamında gördüğümden beri içimdeki pişmanlığın getirisi koruma duygusuna engel olamıyordum.

Kemal sözümü ikiletmeden baş selamı verip kayanın arkasına yatarken sol çaprazımızda, biraz ilerideki iki kayayı da Salih ve Enes'e işaret ettim.

"Tekin ve Şeker, burası sizde." dedim kısık bir sesle. Onlar da baş selamı verirken kulağıma ulaşan ıslık sesiyle eğilmiş, refleksle birlikte yanımda duran Savaş'ın kolunu çekip onu da eğmiştim. Önünde durduğum ağacın gövdesine mermi saplanırken, eğilmesem muhtemelen beynimi delecek oluşuyla yere yattım.

"LAN!" dedi İsmail yüksek bir sesle.

"Avarel!" dedi Savaş beni kayanın arkasına çekerken. Herkes yere yatmış, kendini ve yanındakini güvenceye almaya çalışıyordu.

"Fark edildiniz! Keskin nişancı tamam! Kamptan çıkış yapıyorlar!" diyerek arka arkaya bilgi veren İsmail'le Savaş'ın elinden kurtulup sol taraftaki kayanın arkasına koştum.

"Acar!" dedi Savaş bir anlık panikle, ne yaptığımı anlamayarak. Mevzileri en hızlı şekilde genişletip alana hakim olmak için yer değiştirmiştim ki bunu yapmak için pek zamanımız yok gibi duruyordu.

"Siper alın!" diye bağırdım kendimi kayanın arkasına atarken.

"Herkes iyi mi?" dedi Kemal sakin duymaya alıştığım sesine zıt bir korkuyla.

"İyiyiz!" diyen Fuat nefes nefeseydi. Panik, olmaması gereken bir yerde, hemen içimizde kendini belli etmeye başlamıştı. İster istemez, kendimiz için olmasa da yanımızdaki adam için endişe ediyor, bu yüzden panik yapıyorduk.

"Komutanım, karşı cepheye destek geliyor! Yerlerini alıyorlar!" diyen İsmail'in son cümlesi, dağda yankılanan silah sesleri yüzünden tam anlaşılmamıştı. Silahımı kaldırıp nişan alırken ne yapacağımızı düşünmeye çalışıyordum. Beklenmedik bu durumun içine amansız girişimizin getirisi şok hali düşünmemi zorlaştırıyordu.

"Şeker!" dedi Savaş gür bir sesle.

"Şeker destek iste, hemen!" dedim ben de Savaş'ın ardından.

"Bağlantıya geçiyorum komutanım!"

Çatışma olmayacak, olursa da halledeceğiz demiştik fakat 8 kişiye karşı yüzlerce it bizi zor duruma sokuyordu ve bekleyip riske atmanın bir anlamı yoktu. Destek timlerin acilen yola çıkması en mantıklı olandı ve geçen her saniye şehadete bir adım daha atmak demekti zira nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde savunmada kalmıştık. Bu duruma yeterli mühimmatımız ve en önemlisi planımız yoktu.

"Avarel durum nedir?" dedim sakin kalmaya çalışarak.

"Destek timler acil gelmeli." dedi İsmail. Sayı bile vermediğine göre durum oldukça kötüydü çünkü İsmail sadece tahmin ettiği sayıya inanmak istemediği zaman bu şekilde üstü kapalı cevaplar verir, bir bakıma gelinen durumu kabullenmez ve kaçmaya çalışırdı.

"Allah ne verdiyse bu saatten sonra." dedi Salih. Haklıydı, çok haklıydı.

"Tekin doğru söylüyor. Allah ne verdiyse giriyoruz." dedim.

"Geleceğimizi nereden biliyorlardı?!" dedi Kemal sinirle.

"Daha büyük problemlerimiz var Bilge!" dedim uyararak.

"Mesela?" diye sordu Enes.

"İçerideki istihbaratçıları vurma ihtimalimiz mesela!" dedi Savaş sitemle. Öyle bir şey olursa, kendi askerimizi vurursak ne yapardım bilmiyorum. Bu ihtimali düşünmek bile istemiyordum.

"Öyle bir şey olmayacak." diyerek karşı çıkan Fatih'e inanmak istemiştim o an. Sadece bir sözüne güvenmek ve o ihtimali kabullenmek istemiştim.

"Bir işaret var mı Avarel?" dedim bir ümit. İstihbaratçılarımızı ayırt etmek için ufak bir işaret bile bize yeterdi.

"Olumsuz." aldığım cevapla ağzımın içinde ufak bir küfür mırıldanırken gördüğümü vurmaya çalışıyordum ama biz vurdukça yeni gruplar geliyor, azalmak yerine artıyorlardı. Oldukça hazırlıklılardı.

"Siktiğimin piçleri! Nereden çıkıyor bunlar?!" Fuat'ın telaşla söylediklerine yanıt Savaş'tan gelmişti.

"Yerin altından çıkıyorlar ya da tavşan gibi ürüyorlar!"

"Destek tim nerede Şeker?" dedim araya girerek.

"Yola çıktılar komutanım!"

"Tamam, halledeceğiz. Yetişecekler." dedim güçlükle yutkunarak. Umarım yetişirlerdi.

"Yetişemezlerse çıkış belli. Göğsümüzdeki son kurşun." dedi Savaş soğuk bir sesle. Haklıydı. Kalan mühimmatımıza bakılırsa o kurşun da çok geçmeden yerini bulacak, bizi şehadete uğurlayacaktı.

"Şeker karargaha bağlan! İstihbaratçılar konusunda bilgi verip öneri iste." dedim kötü senaryoları düşünmemeye çalışarak. Kendimi çıkmaza girmiş gibi hissederken karargahtan gelecek her öneriye açıktım çünkü plan yapma konusuna ayıracak vaktim yoktu. Etrafımızı hızla sarıyorlardı. En kötüsü diye düşündüğümden bile hazırlıklı oldukları için bir anda savunma konumuna düşmüştük ve ben planları saldırı için yapmıştım. Alandan uzaklaşmak da bu durumda imkansız kaldığı için sadece ateş ediyor, direniyorduk.

"Emredersiniz komutanım."

"Acar komutanım, sağ çapraz, 100 metrede saat 2 yönü. Bir kişi, kayanın arkasından 3 el uyarı atışı yapıp taraf değiştirdi." dedi İsmail. Aldığım bilgiler karşısında derin bir nefesi içime çekerken dediği yöne baktım. Bir kişi ardını bize dönmüş, belli etmemeye çalışarak teröristlere sıkıyordu. İstihbaratçılardan birini bulmuştuk.

"İçeride iki istihbaratçı varmış. Biri iletişim sağlayıp kamp alanından uzaklaştığını ve müdahaleyi arka tarafımızdan yaptığını bildirmiş." dedi Enes. İki kişiden biri arkamızda diğeri de bizim korumamız altında, önümüzdeydi. Bu operasyon çerçevesinde gelinen en iyi noktaydı. En azından kendi askerimizi vurmayacaktık.

"Anlaşıldı. Destek tim gelene kadar idare edeceğiz, askerimizi ve kendimizi koruyacağız. Allah yardımcımız olsun Erce Timi." dedim ve nişan alıp ateş ettim. Biz vuruyorduk ama daha leşler yere düşemeden karşı tarafa destek geliyor, bizi zor durumda bırakıyorlardı. İtiraf etmek gerekirse sıkışmaya başlamıştık.

"Acar!" Fatih'in sesinde net bir şekilde hissedilen korkuyla bedenimi biraz daha geriye çektim. Olduğum yere saplanan mermilerden son saniye kurtulmanın paniği yerini güçlü kalp atışlarına bırakmıştı. Bana bir şey olması önemli değildi ama time gelecek zararın düşüncesi bedenim ruhuma dar geliyormuş gibi hissettiriyordu.

"Sakin olun!" dedim kendime de telkin ederek. Bu noktada uygun kelime telkindi zira sakin olmak pek mümkün değildi, sadece kendimizi sakinlikle avutabilirdik.

En büyük korkum o sıcak aile ortamından çıkıp buraya vatanı için her şeyini; evini, eşini, oğlunu bırakıp gelen Kemal'i koruyamamaktı. Omuzlarıma yüklenen ağırlıkta en büyük pay onundu hiç şüphesiz.

Diğer yandan Fatih dışında herkesin geride bıraktığı insanları bilmek ruhumu huzursuz ederken duygularımı def edip mantığıma yer verdiğim zihnimde yoğun bir karmaşa vardı. Gelinen noktada bir tek ben ve Fatih ortaya atılmak için uygun kalıyorduk.

Elimizden gelen tek şey bomba atıp grup olarak etkisiz hale getirmek ve destek ekipler gelene kadar görüş mesafesini düşürüp onları oyalamaktı ama bu noktadan atılacak bomba onları etkilemezdi, o yüzden yaklaşmamız, biraz risk almamız gerekiyordu.

"Hacı, durumun ne?" dedim düşünmeye devam ederken.

"Uygun." dedi aklımdan geçen planı biliyormuş gibi, kendinden emin bir şekilde. Bu durum yüzümde soğuk bir tebessüm oluşmasına neden olurken kalan şarjörlerime ve hemen yanımdaki kayada, büyük bir çabayla çatışan Savaş'a baktım.

"Çakır!" dedim bana bakması için yüksek bir sesle. Beklediğim gibi olmuş, Savaş bir an duraksayıp bana dönmüştü. Elime aldığım 2 şarjörü Savaş'a doğru attıktan sonra silahımı indirip kayanın arkasından çıkmak için yattığım yerden doğruldum.

"100 metre ilerideki kayaya koşuyoruz, bombaları atıp geri dönüyoruz." dedim Savaş'a bakarken Fatih'e detaylı bir şekilde planı aktararak.

"Tabii dönebilirsek." diye devam ettim. Kelimeler ağzımdan kolaylıkla çıkmıştı fakat hemen ardından boğazım düğümlenmiş, vücudum kasılmıştı. Büyük bir risk alıyorduk ama her şey geride kalanları yaşatmak içindi, her olasılık vatan içindi.

"Beklemede kalmalıyız Acar, risk almamalıyız!" dedi Savaş gözlerini üzerimden çekmeden. Net göremesem de maskesinin açıkta bıraktığı göz çevresi gerilmiş, belli ki kaşlarını çatmıştı.

"Beklersek 8, çabalarsak 2 şehit." dedi Fatih kararlılıkla, araya girerek.

"Hayır! Çıkmayın komutanım, gelmek üzereler. Bekleyin!" dedi Enes korkuyla. Erce timi onun ilk timiydi ve yüksek ihtimalle bu korkusu ondandı. Daha önce cephede şehit verdiği arkadaşları vardı fakat tim demek aile demekti. Bizim Fatih ile arkada bırakacak kimsemiz olmasa bile en azından Erce Timi tarafından hep anılacak, hatırlanacaktık. Tabii hatıralarda kalmak en kötü seçenekti, olası en çaresiz durumdu.

"Çok karışık, komutanım çok kalabalık. Önermiyorum." dedi İsmail de karşı olduğunu belli ederek.

"Hacı?" dedim son kez ondan destek bulmak için.

"Daima hazır!"

"3 diyince çıkacağız. Koruma ateşi açın."

"Acar! Çok risk-" diyerek cümleye başlatan Savaş'tan gözlerimi çekip önüme dönüm ve bağırdım.

"ÜÇ!" bağırışımla aynı anda koşmaya başlamıştım. Bizimkiler atışlarını serileştirip bizi korumaya çalışırken bir sağa bir sola koşup vurulmamaya çalışıyordum. Kendimi kayanın arkasına atarken Fatih de bana yetişmiş, hemen yanıma çökmüştü nefes nefese.

"Bir ve iki nerde?!" dedi Savaş sitemle.

"Sen daha Acar'ı tanıyamamışsın. Onun dünyasında rakamlar 3'ten başlar." dedi Fatih.

"Sen çok tanıdın herhalde." dedi Savaş. Gerginliği ses tonundan bile okunur cinstendi.

"İyi ki geldin Acar! Biraz heyecan ya!" dedi Fatih keyifle gülümserken, Savaş'ın dediğini umursamadan.

"Gözlerim yaşardı Fatih, senin ağzından iki güzel kelam duymaya alışkın değilim malum." dedim sırıtarak. Fatih'in keyifli ifadesi silinirken kaşları çatılmış, gözleri kısılmıştı.

"Abartıyorsunuz! Ben o kadar nemrut değilim!" dedi ağzının içinde geveleyerek.

"Ee ne yapacağız?" dedi bana dönüp.

"Plan yok. Bomba atıp geri koşacağız." dedim. Fatih'in kaşları alayla havalanırken etrafa baktı.

"Harikasın gerçekten. Acaba bu eylemi gerçekleştirme fikrini ne kadar düşündün?" dedi sahte bir merakla.

"Hiç." dedim bıkkınlıkla.

"Belli! Ya kızım biz buradan çıkamayız!" diye isyan edince yumruklarımı sıktım.

"Sen benden yediğin dayağı özledin herhalde asker! Sanki çok mantıklı bir insanmışsın gibi bir de beni yargılama!" dedim sinirle ve gerginlikle.

"O ortamda da kavga etmek... Büyük başarı. İkinize de hayranım." dedi Salih.

"Başarı değil. Azim, inat!" dedikten sonra sabır çekti Savaş.

"Susun! Bombaları atıyoruz ve geriye kaçıyoruz. Koruma ateşine devam edeceksiniz." dedim ve yeleğimin cebinden bir bombayı elime aldım.

"Hakkımızda hayırlısı olsun." dedi Fatih iç çekerek. O da eline bir bomba almış, gözlerini hedefe dikmişti.

"Korkma Hacı. Ben varım yanında." dedim alayla. Alaylı ifademin altında yatan gerginlik kamufle olmayı başarsa da benim içimi yiyor, kalp atışlarımı hızlandırıyordu. Kanımda gezinen adrenalin hoşuma giderken biraz sonra yaşanabilecek senaryolar aklımda dönüp duruyordu.

"Önce sis bombası atacağız. İkişer tane, sen sola ben sağa. Görüşü azaltmamız lazım. Daha sonra da elimizdeki bombaları atıp geriye döneceğiz." dedim ciddileşerek. Fatih kafasını salladı.

"Bak Fatih, ne kadar hızlı olursak o kadar uzun yaşarız. Sis bombaları dağılmadan el bombalarını atıp geriye dönmemiz lazım ki görüşümüz net olsun, gittiğimiz yeri bilelim." dedim son uyarılarımı yaparak. Fatih cebinden iki sis bombasını bir de el bombasını çıkarıp yere koyarken kafasını salladı.

"Hallederiz." dedi rahat bir tavırla.

"Erce timi hazırlıklı olun. Sis bombası için verilen komutun ardından atışları serileştireceğiz ve Acar ile Fatih dönene kadar devam edeceğiz." dedi Savaş. Tedirgindi. Bunu anlamak zordu ama hissetmiştim. Tedirginliği yüreğime dokunurken gülümsedim ve elime aldığım sis bombasına baktım.

"Hazır mısın Hacı?" dedim atacağım iki bombanın yerini belirlemeye çalışarak.

"Daima hazırım Acar."

"3 diyince." dedim ve derin bir nefes aldım. Elimdeki bombanın pimine asılırken gür bir sesle bağırdım.

"ÜÇ!" Fatih ile aynı anda ilk bombaları atarken ikincileri elimize almış, aynı hızla onları da atmıştık. İstihbaratçıyı etkilemeyecek şekilde bir konum seçmeye çalışırken ihtimalleri düşünüyordum.

"Çok hızlı oluyoruz." dedim bir kez daha. Fatih'in ne yapacağı belli olmadığı için böylesine kritik bir hamle öncesi defalarca uyarmak istemiştim.

"Anlaşıldı." dedi Fatih bıkkınlıkla.

"At!" diyerek ikinci sis bombasını da attıktan sonra el bombasını elime aldım. Çok etkili olmazdı ama en azından kol, bacak koparır, bize yardımcı olurdu. Yani umarım.

"Hazırım." dedi Fatih ben sormadan. Derin bir nefes alıp hedefe odaklanırken stresten parmaklarım uyuşmaya başlamıştı.

"ÜÇ!" dedim ve el bombasını atıp Fatih'e döndüm. Onun da bombayı attığını görünce yeleğinin sırt kısmından tutup, tüm gücümle ileriye savurdum ve yerimden doğrulup koşmaya başladım.

"Komutanım!" İsmail'in sesi kulaklıktan duyulurken Fatih savrulmanın etkisiyle sendelemiş birkaç adım atmıştı ama benim arkada kaldığımı anlamış olacak ki bana dönmüştü.

"KOŞ!" dedim Fatih'in durduğunu görünce. Uzaklaşmak için attığım adımların arasında duyulan patlama sesleriyle ellerimi yüzüme siper ettim. Basınç etkisiyle ileriye savrulurken düşmemiş, sadece sarsılmıştım. Fatih benden uzakta olduğuna göre daha az etkilenmiştir diye düşünüp rahatlarken kafamı kaldırdım.

"Acar!" dedi Fatih panikle. Kulaklarımdaki çınlamanın arasında sesi epey uzaktan gelmiş gibi hissettirirken yanına ulaşıp kolunu tuttum ve kayanın arkasına çektim.

"İyi misin?!" dedi Fatih maskesini indirerek. Gözlerimi kapatıp onu onayladıktan sonra başımı kayaya yasladım ve soluklanmaya çalıştım. Fatih benim maskemi de indirip nefes almamı kolaylaştırmaya çalışırken baş parmağıyla, sağ kaşımın üzerini silmişti. Eline bulaşan kanı görünce hissetmesem de bir yaram olduğunu anlamıştım.

"İyiyiz, sorun yok." Fatih'in dudaklarını okuyarak anladığım kelimelere bakılırsa kulaklıktan konuşuyorlardı ama başımdaki ağrı ve kulaklarımdaki keskin çınlama nedeniyle duyamıyordum. Fatih ellerini kollarımda gezdirirken bir yandan gözleriyle yara tespiti yapmaya çalışıyordu.

"İyiyim." dedim bu uğraşına son vermesi için.

"Fena açılmış, dikiş atılması lazım." dedi Fatih çenemden tutup başımı sağa eğerek. Elini çenemden çekip kaşlarımı çattım.

"Üç dikişle eksilmem Hacı. Sakin ol yok bir şey. Sen iyi misin?" dedim yüzümde aktığını hissettiğim kanla.

"İyiyim iyi." dedikten sonra yanağımdan akan kanı da silip sanki kafam parçalanmış gibi suratıma bakmaya devam eden Fatih'e gözlerimi devirdim.

"Bayıl istersen." dedim alayla.

"Ne?"

"Bir şeyim yok diyorum. Yerimize geçmemiz lazım, kendine gel."

"Yerimizden çıkıyoruz." dedi Fatih kulaklıktan bilgi vererek. Sesleri boğuk duyduğum için anlayamıyordum ama neyse ki çınlama azalmaya başlamıştı.

"Hazır mısın?" dedi bana dönüp kararsız gözlerle bakarak.

"Hazırım." diyerek yerimden doğruldum ve bir dizimi yere koyup çıkmaya hazırlandım.

"Hadi!" diyerek kolumdan tutan ve benimle birlikte koşmaya başlayan Fatih'e ayak uydurup peşinden giderken ayaklarımızın dibine saplanan kurşunlar adrenalini arttırıyor, işimizi biraz zorlaştırıyordu. Bedenimize hiçbir kurşun değmemiş olması kesinlikle şanstı.

Fatih ile birlikte Savaş'ın yanındaki kayanın arkasına çökmüş, nefes nefese birbirimize baktıktan sonra sinir bozukluğuyla gülmeye başlamıştık.

"Gülme!" dedim Fatih'in omzuna vururken. Ona gülme diyordum ama kendimi durduramıyor, ondan daha çok gülüyordum.

"Sen kendine bak!" dedi Fatih de gülmeye devam ederken.

"Sonunda delirdiler." dedi Fuat iç çekerek.

"Neye gülüyorsunuz?" dedi Savaş sinirle. Görüşümüz iyice azaldığı için karşı taraftan gelen atışlara cevap vermiyor, yerimizde bekliyorduk çünkü bizi görmeden boşa sıkıyorlardı ve bizim buna harcayacağımız mühimmatımız yoktu.

"Sen biliyor musun neye güldüğümüzü Hacı?" dedim biraz sakinleşirken.

"Yok vallaha." dedi Fatih derin bir nefes alarak. Başımı gökyüzüne çevirip kendime gelmeye çalışırken buradan nasıl çıkacağımızı düşünüyordum ki beklediğimiz ses duyuldu.

"Erce timi, Hilal timi bölgede. Ben yüzbaşı Hakan Öztaş, durumunuz nedir?" kulaklıktan duyulan ses ile ciddiyete geri dönüp boğazımı temizledim.

"Yüzbaşı Bade Demir. Mühimmatımız az, sıkıştık."

"Anlaşıldı. 100 metre geriden müdahale için hazırız. Görüş yok, az önce yaptıklarınızı izledik. Alana intikal için sizden komut bekliyoruz." dedi yüzbaşı. Kafamı sağa çevirirken Savaş ile göz göze gelince birkaç saniye duraksadım.

"Yerlerinizde kalın. Siper bölgemizin arkasında istihbarat uzmanı olduğu bilgisi elimizde, kamp alanında da bizden bir kişi var. Hedef görüşü açılınca müdahale edeceksiniz. Biz geri çekileceğiz." dedim sıkıntıyla.

"İstihbaratçı yanımızda, bir de esir var. Alanı güvenlik çemberine aldık, duman dağıldığında hazır olacağız."

"Avarel?" dedim kaşlarımı çatarak. Onlar bu kadar yakınımıza girmiş, esire ve istihbaratçıya ulaşmışken İsmail'den bu konuda bilgi gelmemesi beni düşündürmüş, aklımda kötü senaryolar canlanmasına sebep olmuştu.

"Acar konuşuyor, Avarel duyuyor musun?" dedim ses gelmeyince. Kulaklıktaki derin sessizlik devam ederken dişlerimi sıktım.

"Hilal Timi keskin nişancısı?" diyerek çantamın içinden dürbünü çıkardım. Bedenim gerilmiş, hareketlerimi hızlandıran stres vücudumu sarmaya başlamıştı.

"Teğmen Polat Selvi, emredin komutanım."

"Siperin 400 metre gerisinde, sağ üst konumda, eğim avantajlı bölgede keskin nişancımız var. Çınar ağacına yakın konumda. Görüş bilgisi ver." dedim sıkıntıyla.

"Komutanım Avarel'i biz bile göremiyoruz. Vurulmamıştır değil mi?" dedi Salih korkuyla.

"Bilmiyorum Tekin."

"Görüş talebi olumsuz." dedi teğmen. Ben elimdeki dürbünle İsmail'in olduğu yere bakarken stresle dudaklarımı ısırmaya başlamıştım. Hiçbir hareket yokken, İsmail'i görememiş olmak beni daha da germişti.

"Avarel?! Bilgi versene!" dedi Salih. O ikisinin bağı ayrı olduğu için bu durumdan en çok etkilenen Salih olmuştu.

"Sakin ol Tekin!" dedi Savaş.

"Ben gideyim?" dedi Fatih yine öne atılarak. Ona ters bir bakış atarken gözlerimi devirmiş, bir şey deme ihtiyacı hissetmeden cevabımı vermiştim.

"Şansımı denemek istedim." dedi Fatih sırıtarak.

"Ulan! Git, yiyeceksin kafana 7.62 keskin nişancı mermisini!" İsmail'in sesi birkaç cızırtının ardından boğuk bir şekilde duyulurken dürbünü indirip kaşlarımı çattım.

"İsmail?" dedim bir kez daha seslenerek.

"1000 metre menzilli tüfekle 3 santimetreden vurularak tarihe geçeceksin şimdi! Git ulan, git!" İsmail söylenmeye devam ederken ortamda derin bir sessizlik oldu.

"Kulaklığımı da düşürdüm senin yüzünden! Acar kulaklığımı çıkardığımı duyarsa siker beni!" duyduklarım sonrası gözlerim kısılırken sabır diledim. Fatih bir elini ağzına kapatmış, kafasını diğer tarafa çevirip gülüşünü saklamaya çalışırken Salih derin bir nefes aldı.

"Şükür! Ödüm koptu!" diyerek isyan eden Salih'in ardından ufak bir çığlık duyuldu.

"Ah!" İsmail'in oldukça garip çığlığını duyunca yerimde dikleşmiş, gerekirse yanına gitmek için hazırlanmıştım.

"Allah senin gibi yaratığın belasını versin! Ah! Yandım!"

"Vuruldu mu?" dedim sesli düşünerek.

"Görüşleri yok ki. İsmail'i açık havada bile bulamazlar, bu koşullarda imkansız." dedi Savaş gerginlikle.

"Komutanım! Komutanım!" İsmail'in acılı sesini duyunca yerimden biraz daha doğruldum. Belli ki kulaklığını takmıştı çünkü sesi az öncekine göre daha netti.

"Bilgi ver! İyi misin?!"

"Komutanım sokuldum!" dedi İsmail. 'Vuruldum' gibi bir kelime beklerken 'sokuldum' isyanını duymak beni şoka sokmuş, birkaç saniye cevap verememiştim.

"Ne?!" dedim dehşetle. Böyle bir ortamda böyle bir cümle gerçekten garip olmuştu.

"Akrep soktu ya! Komutanım vallahi soktu!" İsmail çocuk gibi söylenirken kulaklıktan gelen gülme seslerinin ardından dayanamamış ben de gülmüştüm.

"Komutanım gülmeyin! Vallahi soktu diyorum, öleceğim. Mardin'in en zehirli akrebi bu galiba. Yanıyorum!" dedikten sonra derin nefesler verip muhtemelen yarasına üfledi.

"Nereni soktu? Em zehri çıkar Avarel, gelemem yanına." dedi Fuat eğlendiğini belli eden bir sesle.

"Komutanım... Yapamam..." dedi İsmail.

"Götümü soktu dersen bayılırım Avarel!" dedikten sonra küçük bir kahkaha attı Fatih.

"Komutanım! Öleceğim, yanıyor diyorum! Sağ lobu hissetmiyorum. Gidiciyim ben ya!"

"Akrep ne renkti komutanım?" dedi Enes araya girerek.

"Sarı, kahverengi bir şeydi. Kocamandı en az bir metre!"

"Yuh amına-" diyerek söze başlayan Fuat boğazını temizlemiş, devamını getirmemişti.

"Zehirli değildir onlar. Siyah olanlar tehlikeli." dedi Enes.

"Lan sen haritacı değil misin Şeker?! Ne ara akrep terbiyecisi oldun?! Yanıyorum diyorum! OF!"

"Dayan Avarel. Destek tim geldi, çıkacağız birazdan." dedim ve nişan aldım. Gülme işini sonraya ertelemeye çalışsam da İsmail'in her kelimesinde kendimi durduramıyordum.

"Götünü sık, zehir dağılmasın." dedi Fuat alayla.

"Komutanım ya! Dalga geçmeyin, zehirliydi diyorum!" İsmail söylenmeye devam ederken dağılan sisin ardından kalanları görmeye çalıştım.

"Görüş açılıyor. Hazırlıklı olun. Çoğunluğu indirdikten sonra ateşe Hilal timi devam ederken biz çekileceğiz. Dikkatli olun ve odaklanın." dedim derin bir nefes alıp operasyona odaklanmalarını vurgulayarak.

"Komutanım ben istihbarat uzmanı Soykan Erim. Kampın tam solu kör nokta kalıyor, o tarafa çekilirseniz çıkış kolay olur."

"Diğer arkadaşın görevi devam mı edecek?" dedim geldiğimizden beri aklımı karıştıran soruyu sorarak.

"O devam edecek komutanım."

"Tamam. Erce timi, komutumla birlikte; Bilge ve Kaçık, Şeker ve Tekin ikişerli grup halinde geri çekileceğiz. Sola geçip mevziden uzaklaşacaksınız. Biz kalan üç kişi çıkışı sağlarken Kaçık Avarel'in yanına gidip durumuna bak. Hilal Timi'nin arka tarafına gidip alandan 500 metre uzaklaşacağız ve helikopter isteyeceğiz." dedim planı aktararak.

"Emredersiniz komutanım!"

"Hilal Timi olarak koruma ateşine komutunuzla birlikte başlayacağız." dedi yüzbaşı bir kez daha.

"Anlaşıldı." dedikten sonra görüşün iyice açılması üzerine ateş etmeye başlamıştık. Gördüğümüzü indiriyor, karşımızdakilere savunma olanağı tanımadan öldürüyorduk. Sayıları istediğim oranda azalırken son kez çevre kontrolü yaptım.

"Kaçık ve Bilge çıkın. Hilal Timi size güveniyoruz. Avarel koruma sende, Kaçık yanına gelene kadar bölgeye hakim olmaya çalış."

"Anlaşıldı komutanım."

Kemal ve Fuat'ın yerinden çıktığını görünce önüme dönüş, arkadan gelen destek atışı kadar seri olmasa da gördüğümü indirmeye başlamıştım. Kötü başlayan bu operasyonu elimizde bir esir ve bir sürü leşle bitirecek olmak keyfimi yerine getirirken sağ yanağımdan akan kanı omzuma sildim ve ateş etmeye devam ettim.

"Alandan çıkış yaptık." dedi Kemal bilgi vererek.

"Şeker ve Tekin, sıra sizde."

"Çıkıyoruz!" onlar da yerinden çıkarken yattığım yerden biraz doğrulmuş, silahımı arkasında durduğum kayaya yaslamıştım. Sis tamamen dağılmış, attığımız bombaların etkisi gün yüzüne çıkmışken beklediğimizden etkili olduklarını fark etmiştim. Kriz anını yönetebilmiş olmak büyük şanstı.

"Biz de çıktık komutanım." dedi Salih nefes nefese. Gelen bilgi üzerine silahımı toplayıp Fatih'e ve Savaş'a döndüm. İkisi de kafasını sallamış, hazır olduklarını belli etmişken derin bir nefes aldım.

"Geri çekiliyoruz." dedim sıkıntıyla. Bu noktaya kadar geldikten sonra elimiz boş dönecek olmak canımı sıksa da burada kalıp şansımızı zorlamanın bir anlamı yoktu. Bunlara ne zaman, nereden destek geleceği belli olmuyordu. Şimdi gidiyorduk ama elbet bir gün elimize düşeceklerdi.

Üç kişi aynı anda yerimizden çıkıp kampın soluna doğru koşarken ateş hattının tam ortasında kalsak da Hilal Timi'nin desteği sayesinde karşı taraf fazla bir şey yapamıyordu zira kafalarını çıkarmadan sağa sola ateş ediyorlardı.

"Bölgeden çıkış yaptık!" dedim koşmaya devam ederken.

"Anlaşıldı. Biz de kontrollü bir şekilde geri çekiliyoruz." Hilal Timi'nin komutanı, yüzbaşı konuşurken biraz ilerimizdeki timi görmüş, rahat bir nefes almıştım.

Bölüm sonu

2 yorum