İçeriğe geç

ACAR KURT

Bölüm 22 · 17 dk okuma

ACAR KURT

Bölüm 22

21. B�L�M

"Sanki hiçbir şey uyaramaz

İçimizdeki sessizliği

Ne söz, ne kelime, ne hiçbir şey

Gözleri getirin gözleri.

Başka değil, anlaşıyoruz böylece

Yaprağın daha bir yaprağa değdiği

O kadar yakın, o kadar uysal

Elleri getirin elleri

Diyorum, bir şeye karşı komaktır günümüzde aşk

Birleşip salıverelim iki tek gölgeyi."

Edip Cansever

Bade Demir;

Kemaller ile yediğimiz akşam yemeğinin ardından eve dönmüş kendime bir kahve yapıp balkonda oturmuş, biraz serin havanın tadını çıkarmıştım. Bir türlü gelmeyen uykuma içimden tatlı(!) dileklerimi göndermiş ve kahvem bittikten sonra sıkıntıyla yerimden kalkmıştım. Gece saat 1'i geçerken üzerimi değiştirmek için odama gidiyordum ki alt kattan gelen yüksek seslerle bir an duraksadım.

Kavga seslerini andıran bağırışlar ve sesler devam ederken kaşlarım çatılmış, olduğum yerde bir süre ne olduğunu anlamaya çalışmıştım. Alt katta Salih, İsmail, Fuat, Fatih ve Enes yaşıyordu. Hepsinin aynı dairede üstelik küçücük evde yaşıyor oluşu oldukça garip gelirken İsmail, Salih ve Enes'in kaldıkları evden yeni çıktıklarını öğrenmiştim. Yeni bir ev bulana kadar Fatih ve Fuat'ın yanına taşınmışlar.

İsmail'in yüksek sesli kahkahasını beklemediğim için irkilirken bu ses devam ederse uyuyamayacağımı fark ederek aşağıya inmeye karar vermiştim.

Derin bir nefes alıp yüzümü sıvazladıktan sonra anahtarı alıp evden çıktım. Apartmanın içinde sesler yankılanırken gecenin bu saatinde ne olduğunu anlamaya çalışarak sakince merdivenleri inip kapıyı çalmak için elimi kaldırmıştım ki Fatih'in sesi kulaklarıma doldu.

"Ulan gerizekalı!" Fatih'in bağırışının ardından Enes'ten koca bir 'ah' nidası duyulmuştu. İsmail'in kahkahaları bütün apartmanda yankılanırken elim havada kalmış, kapıyı çalmadan içerideki sesleri dinlemeye başlamıştım.

"Ya abi ne yapayım?!" dedi Enes isyanla.

"28 açıyor mu aptal?! Kaç kere dedim sana 34 açar diye, 101 cezayı sok götüne!" Fatih'in sesi her kelimenin ardından daha da artarken kaşlarım hayretle havalandı. Anlaşılan okey oynuyorlardı ve Fatih kendini biraz fazla kaptırmıştı.

"Ama yemin ederim 34 yapıyordu! Hem sen de geçen el işlek taş attın!" Enes kendisini açıklamaya çalışırken içeriden büyük bir gürültü koptu. İsmail anıra anıra gülerken daha fazla dayanamayıp kapıyı çaldım.

"AH! Abi tamam! Tamam Allah belamı versin!" Enes bağırırken içeriden gelen sesler artarak devam etmişti. Belli ki Fatih yine sinirine yenik düşmüştü ve Enes'i dövüyordu.

Kapıyı daha sert bir şekilde çalarken merdivenlerin başından duyduğum adım sesleriyle arkamı döndüm. Savaş; altında gri eşofman, üzerinde ince siyah bir tişörtle merdivenin başında dururken elindeki beyzbol sopasına kayan gözlerim büyüdü.

"Topla Şeker! 3, 12, 4 ve 9 lan! Bu kadar mı zor?!" Fatih bağırmaya devam ederken Savaş'a göz kırptım.

"Hayırdır?" dedim elindeki sopayı çenemle işaret ederek. Sol elini ensesine atıp ovuşturduktan sonra bir süre suratıma baktı.

"Hayır hayır, bıktım bunlardan."

"Sopa ne alaka?" dedim kaşlarımı kaldırarak.

"Ev hediyesi." dedi Savaş imalı bir sırıtışla.

"Gel buraya Şeker!" içerideki bağırışlar devam ederken Savaş merdivenden inmek için bir adım atmıştı ki önünde durduğum kapı hızla açıldı ve biri bana çarptı. Çarpmanın etkisiyle ikimiz de yere düşerken elindeki ıstakayla kapıdan çıkan Fatih üzerimize basmamak için oldukça büyük bir çaba vermiş, son anda durmuştu.

"LAN!" Savaş'ın gür sesi apartman boşluğunda yankılanırken üzerime düşen kişiye baktım. Enes.

"Euzübinmineşşeytanirracim!" Enes'in yüzüme bakarak, korkuyla söylediği kelime karşısında tam bir şey diyecektim ki Savaş, Enes'i benden ayırıp evin içine attı. Doğru kelime atmaktı zira Enes öyle bir savrulmuştu ki ayaklarını yere basamadan kalçasının üzerine düşmüştü. Savaş'ın sert solukları net bir şekildeki duyulurken elindeki sopayı sıkıyor, bir yandan da Enes'e öldürücü bakışlar atıyordu.

"Oldu o zaman iyi akşamlar." diyerek yanımdan sıyrılıp kaçmaya çalışan Fatih, Savaş'ın kibar uyarısıyla hızla eve girmişti.

"Girin lan içeriye!"

"Bağırmayın." dedim düştüğüm yerden kalkıp üzerimi silkelerken.

"Sen iyi misin?" dedi Savaş bana dönerek. O esnada Fatih ve Enes büyük ve hızlı adımlarla içeriye ilerlemişti.

"İyiyim, bir şeyim yok." dedim sakince. Savaş kafasını sallayıp içeriye girerken sıkıntılı bir nefes verdim ve kapıda kalan son kişi olarak eve girip kapıyı kapattım.

Salonun ortasında mum gibi dizilmiş, elleri önünde bağlı duran İsmail, Salih, Enes, Fuat ve Fatih korkuyla Savaş'a bakıyordu.

Salon sınır cephesinden hallice bir dağınıklıktaydı. Yan bir şekilde yerde duran masa, okey taşları, battaniyeler, ters dönmüş sandalyeler, çay bardakları ve kağıt parçaları her taraftayken yoğun bir sigara kokusu odaya hakimdi.

"Of." diyerek yüzümü buruşturdum ve elimi burnumun önünde sallayıp iğrenç kokuyu biraz dağıtmaya çalıştım fakat ne kadar başarılı olduğum tartışılırdı.

"Bu ne lan? Burada uyumayı bırak yaşanmaz!" dedim sitemle. İçerisi o kadar havasızdı ki kokudan midem bulanmıştı.

"Şey oldu, biz temizleyecektik aslında..." dedi Fatih açıklama yapmaya çalışarak. Fakat bu açıklaması devamını getiremeyeceği kadar boşa çaba olmuş, o da bunun farkına vararak susmuştu.

"Fatih abi az önce sinirle dağıttı burayı komutanım, yoksa böyle değildi vallaha." dedi Enes gülmeye çalışarak.

"Kaç kere diyeceğim lan size okey yasak diye?! Ben size en son ne dedim Salih?!" Savaş'ın öfkeli ama sakin sesiyle Salih'e yönelttiği soru karşısında Salih hızla esas duruşa geçmişti.

"Okey oynamayacaksınız demiştiniz komutanım!" dedi Salih.

"Ondan sonra ne dedim?" dedi Savaş gözlerini kısarak.

"Bir daha gece 12'den sonra okey oynarsanız o ıstakaları götünüze sokarım demiştiniz komutanım!" dedi Salih gür bir sesle. Gülmemek için alt dudağımı ısırırken parmaklarımı dudaklarıma bastırdım.

"Saat kaç?" dedi Savaş sinirle.

"Biri çeyrek geçiyor." diye mırıldandı Salih. Savaş samimiyetten uzak bir gülümsemeyle bir salonun ortasındaki ıstakalara bir de karşısındakilere baktı.

"Kiminle başlayayım?" dedi dişlerini sıkarak. İsmail'in gözleri büyürken bakışları bana döndü yardım istercesine. Kaşlarımı kaldırıp 'banane' dercesine omuz silktim.

"Kokmayın oğlum. Istakaları yağlayacağım önce, girişi kolay olur." dedi Savaş, kimseden ses gelmeyince.

"Vallahi ben bunlara dahil değilim!" dedi Fuat panikle, bir adım öne çıkarak. Savaş'ın gülümsemesi büyürken elindeki sopayı kaldırdı.

"Sana özel hizmet. Evden getirdim, bak." dedi sağ eliyle tuttuğu sopayı sol avuç içine yavaşça vuran Savaş. Fuat'ın korkuyla titreyen gözleri kısıldı.

"Sağ olun komutanım." dedi acı bir tebessümle. Boğazımı temizledikten sonra iki adımla Savaş'ın yanına geçtim.

"Gidin zıbarın. Çakır bu seferlik bir şey yapmayacak ama bir sonrakine müdahale etmem. İçtimaya da geç kalmayın!" dedim ciddiyetle. Karşımda duran korku dolu beşli rahat bir nefes alırken baş selamı verdi.

"Emredersiniz komutanım!" çıkan gür sesin ardından kafamı sağa sola salladım. Allah bu apartmanda yaşayanlara sabır versindi.

"Ama-" diyerek söze başlayan Savaş'ın lafı benimle göz göze gelmesinin ardından kesilmiş, çatık kaşları düzelmişti.

"Tamam o zaman, sen öyle diyorsan." diye tamamladı yarım bıraktığı cümleyi. Yüzündeki silik tebessüm hoşuma giderken alt dudağımı dişlerimin arasına yuvarladım. Savaş'ın bakışları alt dudağıma kayarken güçlü yutkunuşu net bir şekilde görünmüştü.

Gözlerini yavaş yavaş gözlerime taşıyan Savaş ile ortamdaki her şeyden soyutlanmış gibi hissederken ısırmakta olduğum alt dudağımı rahat bıraktım.

Sakin, bir o kadar da hırçın bakışları vucüduma amansız bir rahatlama bahşederken yüreğim kasıldı. Neydi bu hissettiklerim? Kalbim bu adamın bakışlarını her gördüğünde neden düzenini bozup hırpalıyordu kendini? Nabzımı bu denli hızlandıran hissiyatın bir adı var mıydı?

Vardı...

Gözlerim gözlerine tutsak olurken bu anın bir saniyesini bile kaçırmak istemeyen zihnime inanamadım. Her şeyin eğitimini alan ve insanları yöneten ben, o an kendimi yönetemeyip Savaş'ın gözlerine boyun eğdim. Ruhumu görmesine izin verip tüm sırların kapılarını açtım.

"Ve Çakır aklını kaybeder..." diyerek bir masalın sonuna gelmiş gibi bir tonlamayla mırıldanan Fatih'e döndüm ağır ağır. Savaş'ın lacivertlerinden çekmekte zorlandığım gözlerimde bir ağrı yer edinirken kendime gelmek için birkaç saniye bekledim.

"Sussana!" diyerek Fatih'in koluna vurdu Fuat. Hepsine göz gezdirdikten sonra derin bir nefes aldım.

"İyi geceler." diyerek cevap beklemeden, hızlı adımlarla evden çıkarken bir an önce uyumak istiyordum.

Kaçıyordum, hatta belki de içimdeki duygulara, kalbimdeki sızıya ve damarlarımdaki sıcaklığa sebep olan hissiyatta korku duyuyordum. Kendimi bu kadar savunmasız ve korkak hissetmek alıştığım düzeni bozarken bir yanım da bu düzenin geri gelmeyeceğini, bir şeylerin sonsuza kadar değişeceğini söylüyordu. İçimdeki duygulara bir isim koymaktan, o duyguları tanımaktan, kendime itiraf etmekten ve gerçeklerle yüzleşmekten deli gibi korkarken bu korkum hiç şüphesiz Acar kimliğime olan bağlılığımdandı. Çünkü hep söylediğim gibi Acar tekti, duygusuzdu ve bu duygu boşluğunun temelini korku oluşturuyordu.

Her insan korkardı fakat Acar bir insan olamayacak kadar korkusuz ve yalnızdı. Bu yüzdendir ki isminin yanına 'kurt' eklenmişti.

Acar yanındaki 7 kişiye alışamamışken kalbindeki bir kişiyle başa çıkabilir miydi, işte aklını en çok karıştıran ve ona hata yaptıran, cevap bulunamayan soru buydu. Fakat atlanılan bir detay vardı. Savaş Eroğlu'na olan duygularında kaçan Bade, Boran Akın'a karşı olan tüm düşüncelerini kaçma gereksinimi duymadan yok yok sayıyordu ve çok da uzak sayılmayacak bir zaman içinde bütün duygularıyla, düşünceleriyle yüzleşecekti. Bu yüzleşme yara açacak, unutulmaz olacaktı.

Bade Demir, Boran Akın'ı zihninde öyle bir yere yerleştirecekti ki kimse inanamayacaktı; Acar bile...

Sabah çalan alarmla, sadece birkaç saat uyuyabilmenin verdiği sinirle kalkıp hazırlandıktan sonra karargaha gitmiştim. Üzerimi değiştirdikten sonra timi içtimada izlemek için eğitim alanına inmiş, yolda gördüğüm bir erden çay istemiştim.

Eğitim alanında hazır bir şekilde beni bekleyen timi görmemle birlikte içim kıpır kıpır olmuş, saf bir gurur bünyemi ele geçirmişti.

"Günaydın Erce!" dedim gür bir sesle, tam önlerinde geçerek.

"Sağ ol!"

"Nasılsın asker?"

"Sağ ol!"

"Siz de sağ olun, rahatta dinleyin." dedikten sonra hepsine göz gezdirdim. Yüzümde samimi bir tebessüm oluşurken derin bir nefes alıp ciğerlerimi Mardin'in temiz havasıyla doldurdum. Sabahın ilk saatlerinde, Mart aynın soğuk havası bedenimi ve düşüncelerimi dinç tutuyor, bu dinçlik bünyeme huzur veriyordu.

"Bugün içtimayı benden önce nasıl yapıyorsanız o şekilde devam ettireceksiniz. Ben yokmuşum gibi." diyince Savaş'ın güldüğünü görüp yavaş adımlarla yanına gittim.

"Nedir sana bu denli komik gelen?" dedim gözlerimi kısarak.

"Biz hiçbir zaman siz yokmuşsunuz gibi yapmadık ki komutanım, hep bizimleydiniz." dedi Savaş sakinlikle. Sesinde tanımlayamadığım bir tonlama varken gözlerindeki duyguyu okuyamamak rahatsızlık vermişti.

"Çakır koptu gidiyor." dedi Fatih keyifle, fısıldayarak. Bizim Savaş'la olan her diyaloğumuzu bu kadar keyifli dinlemesi ve yorumlar yapması garip gelirken bu mutluluğu neyeydi anlam veremiyordum.

Fatih Şen kardeşi gibi gördüğü Savaş Eroğlu'nun bu saf duygularını iyi şekilde anlıyor, onun için seviniyordu fakat asıl mutluluğu Bade'nin gözlerindeki duygularaydı. Fatih tecrübeli bir adamdı ve Bade'nin bakışlarından çıkarım yapabilecek kadar iyi analiz etmişti onu. Ayrıca Savaş'ı kardeşi gibi görürken Bade için hissettikleri; 'gibi' kelimesini yok ediyor, onu kardeşi olarak kabul etmesine neden oluyordu.

Fatih hangi ara Bade'yi bu kadar samimi görmeye başlamıştı, ona bir abinin kardeşine baktığı gibi bakmıştı bilmiyordu ama geçmişin yaralarını unutmuş, kaybettiği kardeşi yerine hiç çekinmeden Bade'yi koymuştu. Fatih'in içindeki hayranlık; koruma içgüdüsüne evrilince olmuştu olanlar ve Erce timi aile olmak adına adımlar atmaya başlamıştı zira hepsi kardeş olmuş, Bade'yi de ayırmamışlardı.

"Neyse. Aynı düzende içtimanızı yapın, sizi izleyeceğim." dedim ve arkamı dönüp Savaş'ın yanından uzaklaştım zira kokusu bile beni sersemletmeye yeterken bünyemdeki bu sakinliği bozmak, kalp atışlarımı hızlandırıp afallamak istemiyordum.

"Emredersiniz komutanım!" onlara baş selamı verdikten sonra elimle başlamaları için sahayı işaret edip banka oturmuştum.

"Erce timi, 30 tur koşu. Marş!" Savaş'ın gür sesi bahçede yankılanırken, çayımı getiren ere teşekkür etmiş ve timi izlemeye başlamıştım.

Koşuyu tamamlayan timin bu duruma alışık olduğu gayet belliydi. Hiçbir yorulma belirtisi göstermeyen 7 koca adam şınava geçmiş, oldukça nizami bir şekilde 76 şınavı çekmiş, 100'e tamamlamak üzere devam ediyorlardı.

"Çakır komutanım, Acar komutanım hep yaptığınız gibi yapın demişti ama..." dedi Salih yüzündeki sırıtışla, imalı bir şekilde.

"Ee?" dedi Savaş.

"Siz normalde katılmazdınız içtimaya, ondan dedim yani."

"Bozmasana adamı oğlum. Acar'ı etkilemeye çalışıyor." dedi fısıldadığını sanan İsmail.

"Çoktan etkilemiş bence!" dedi Fatih, coşkuyla.

"Çok konuşmayın!" dedi Kemal uyararak.

"Yalan mı abi?" Salih'in imalı bir şekilde bu muhabbeti devam ettireceğini anlayınca araya girdim.

"Duyulmadığınızı sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz beyler!" dedim sitemle. Salih'in hareketleri bıçak gibi kesilirken kolları dik bir şekilde beklemede kalmıştı.

"Kellemizi alacak!" dedi Fuat sessizce.

"Bağışlayın sultanım, komutanım yani."

"Kellenizi değil dilinizi alacağım!" dedi Savaş araya girerek.

"Ben bunlardan değilim komutanım vallahi ağzımı açmadım!" dedi Enes.

"Ben onu dün gece denedim de bizi ayırmıyorlarmış Şeker boşuna direnme. Bunlar konuşuyor biz de yanıyoruz!" dedi Fuat biraz alay biraz sitem barındıran sesiyle.

"Acar komutanıma sultanım demeseydin yaşardık bir ihtimal ama bu sefer de Çakır bizi öldürecek Tekin." dedi İsmail söylenerek. Bunlardaki bu saçma rahatlık beni hayrete düşürürken bu rahatlığın temelinin başlarına gelecek olanı bilmelerinden kaynaklandığını düşünüyordum. Çünkü Savaş oldukça sinirli duruyordu ve İsmail haklı gibi gözüküyordu.

"Erce timi, parkura. Marş!" Savaş'ın öfkeli solukları arasında, gür bir sesle verdiği talimattan sonra herkes susmuş, homurdanarak yerlerinden kalkıp parkura geçmişlerdi.

"Yat!" Savaş'ın kendinden emin sesi karşısında hepsi yatarken arkadan gelecek komutu anlamış gibi sürünme pozisyonu almıştı.

"Sıçtık." dedi Enes.

"Sus lan artık!" Fuat'tan gelen uyarı karşısında Enes derin bir nefes almış ve tahminimce dua etmeye başlamıştı çünkü Savaş bütün parkuru sürünerek tamamlamalarını isteyecek gibi duruyordu.

"Sürünmeye başlayın!" dedi Savaş. Beklemeden sürünmeye başlayan time yüzümü buruşturarak baktım. Bu toz toprağın içinde, sabahın köründe sürümek eminim hiçbirinin tercihi değildi.

"Konuşuyordun az önce Salih ne oldu?" dedim alayla.

"Ağzıma... Kum... Girdi..." Salih'in duraksayarak söylediği cümle karşısında gülerken Savaş yanına gitti.

"O zaman konuşma Tekin. Mazallah kumdan başka şeyler girer!" Savaş'ın söylediği şey sonrası Fatih küçük bir kahkaha atarken bakışlar ona dönünce anında ciddileşmişti.

"Hadi Fatih! İndir şu götünü, düşmanı etkilemiyorsun, sessizce yanına gidiyorsun. Sürünmek 101 oynayama benzemez!" Savaş'ın gür sesiyle ettiği sitem sonrası gülmemek için yanağımı ısırırken izlemeye devam ettim. Bu sefer de Fuat'ın sessiz gülüşü Savaş'ın dikkatini çekmiş olacak ki büyük adımlarımla onun yanına gitti.

"Ne oldu Kaçık, çok mu komik geldi?"

"Hayır komutanım!" dedi Fuat anında ciddileşerek.

"O zaman niye gülüyorsun?" dedi Savaş gözlerini kısarak. Bu sorunun üzerine cevap İsmail'den gelmişti.

"Aklına birileri düşmüştür komutanım!" dedi İsmail arkadaşını ispiyonlayan ilkokul çocuğu edasıyla.

"Mesela... Sema!" Salih yine bir nefeslik ara vererek cümleyi tamamlasa da konuşmaktan geri durmamıştı.

"Lan! Yok öyle bir şey komutanım!" dedi Fuat panikle.

"Olamaz zaten." dedi Savaş dişlerini sıkarak. Savaş'ın kardeşi ve Fuat arasında ne olduğunu bilmesem de Savaş'ın bu konudaki korumacı tavrının abilik duygusundan olduğunu tahmin ediyordum. Diğer seçenek olarak Fuat'ın kardeşini üzmesine ihtimal vermiyordum zira öyle olsaydı Fuat hayatta olmazdı herhalde.

"Enes!" dedim gür bir sesle. Savaş ve Fuat arasındaki muhabbetten yararlanıp sürünmeye ara vermişti.

"Emredersiniz komutanım!" diyerek sürünmeye devam etti Enes. Sadece ismini söylesem de ne demek istediğimi çok iyi anlamıştı.

"Er Ramazan Şahin, Kayseri! Emredin komutanım!" hemen arkamdan gelen yüksek sesi beklemediğim için irkilmiş, hızla arkama dönmüştüm.

"Ne bağırıyorsun lan kulağımın dibinde?!" dedim sinirle.

Benimle aynı boylarda, zayıf bir adamdı. Simsiyah saçları ve acı kahve gözleri birbiriyle oldukça uyumluyken bu uyumu gür kaşları tamamlıyordu.

Karşımda duran er bakışlarını arkamdan ayırmazken güçlükle yutkundu. Yumuşak yüz hatları ve korkulu bakışlarına bir de yaşının getirisi taze teni eklenince bir an bağırdığıma pişman olmuştum. Oldukça saf duruyordu, kalbinin güzelliği yüzüne yansımış gibiydi.

"Ulan Ramo bir kere de şaşırt be!" dedi Salih alayla.

"Yandı bu sefer. Acar'a denk geldin Ramo, Allah kurtarsın." dedi İsmail.

"Rahat, ne oldu?" dedim konuşanlara dönmeden.

"Boran komutanım Erce timini toplantı odasına çağırdı komutanım."

"Acil mi?" dedim kaşlarımı çatarak. Er boş boş suratıma bakınca derin bir nefes alıp sorumu yeniledim.

"Üzerimizi değiştirebilir miyiz, hemen mi çağırdı? Onu soruyorum."

"Değiştirin komutanım." dedi er biraz düşündükten sonra. İsmail gür bir kahkaha atarken Savaş yanıma geldi.

"İzin verdiğin için sağ ol Ramo." dedi Savaş imayla. Sesinde biraz sinir biraz alay vardı.

"Rica ederim komutanım." dedi Ramazan. Belli ki saf kişiliği konusunda doğru bir tespit yapmıştım.

"Boran binbaşı ne zaman gelsinler dedi, onu söylesene!" dedi Savaş sinirle. Er bu beklenmedik çıkış karşısında yerinde sıçrarken bir süre düşündü.

"Yarım saat demişti."

"Emin misin?" dedim tek kaşımı kaldırarak. Biraz şüpheli bir ifadesi vardı, kendi söylediğinden emin değil gibiydi.

"Evet komutanım, öyle demişti. Yarım saat demişti." dedi er korkuyla.

"Tamam." diyerek time döndüm.

"Gidin temizlenin, 20 dakikaya toplantı odasında olun."

"Emredersiniz komutanım!" hepsi yerinden kalktıktan sonra baş selamı vermiş ve hızlı adımlarla karargah binasına girmişlerdi.

Bahçede bir sigara içtikten sonra timin hazırlanmasını beklemiş, Boran'ın bizi çağırma sebebi olan görevin ne olabileceğini düşünmüştüm. Kafamdaki seçenekleri ihtimallerine göre sıralarken aklımda o kadar fazla durum canlanmıştı ki içimi bir sıkıntı kaplamıştı. Türk'ün düşmanı çok olur sözü sonuna kadar doğruydu zira güncel bir savaş gündemi olmamasına rağmen sadece 20 dakikalık düşünme süresinde bu kadar fazla ihtimal çıkmaması normal değildi. Ama ne kadar çok olursa olsunlar biz tarihimizde olduğu gibi her zaman kazanan olacaktık, hiç şüphesiz.

Yaklaşık 20 dakika bahçede oturduktan sonra toplantı odasına gitmek için binaya girmiştim ki koridordaki timle karşılaştım.

"Yarım saatin dolmasına daha 11 dakika var ama..." dedi Enes.

"Tamam Enes sen 11 dakika dışarıda bekle o zaman." dedim ciddiyetle.

"Pardon komutanım." diyen Enes söylediğin saçmalığını anlamış olacak ki kafasını sağa sola sallayıp yürümeye başladı. Kapının önüne gelince derin bir nefes aldım ve kapıyı çalıp içeriye girdim.

Boran masanın başında oturmuş, çatık kaşlarının altından, keskin bakışlarıyla bir bana bir de arkamdaki tim üyelerine bakmıştı.

"Zahmet oldu Erce timi, 10 dakikaya odamda olun demiştim!" dedi Boran sitemle.

"Gönderdiğiniz er süreyi yarım saat şeklinde iletti." dedim gözlerimi kısarak.

"Ulan Ramazan!" dedi Savaş ağzının içinde geveleyerek.

"Yarım saat mi?" dedi Boran şaşkınlıkla. Aynı zamanda bakışları da yumuşamış, az öncekine oranla sakinleşmiş gibi duruyordu.

"Evet. Kayserili o şekilde bilgi verdi." dedim. Boran'ın yüzünde keyifli bir gülümseme yer edinirken bu tepkisine anlam veremediğim için kaşlarım çatılmıştı. Keyifleneceği bir şey söylememiştim ama yüzündeki sırıtışa bakılırsa dediğim epey hoşuna gitmişti.

"Tamam geçin oturun, görev çıktı." dedi Boran. Hepimiz oturduktan sonra sıkıntılı bir nefes alıp ellerini masanın üzerinde birleştiren Boran'ı dikkatle dinlemeye başlamıştık.

"Ahmed Hazar. Kral lakabıyla bilinen örgüt başkanı. Başımıza bela olmaya başladı. Onu almamız isteniyor." Topal'ın sorgusunda bahsettiği, canlı bomba eylemi için emir veren ve biz müdahale etmesek yüzlerce sivili katledecek olan kişiydi Ahmed Hazar.

14 ay boyunca çıktığım sınır görevinde kendisiyle karşılaşmamış olsam da ismini çokça duymuştum. Eylem planlarının emrini veren kişiydi. Yapılacak her şey, atılacak her adım önce onun onayından geçiyordu. Onu bitirmek demek bütün kamplara darbe vurmak demekti fakat adamı bilmiyor, ulaşamıyorduk.

"Elimizde ne var?" dedim düşünceli bir şekilde.

"Sol elinin serçe ve yüzük parmağı yok. Sol kolda büyük bir yara izi var. Yaklaşık 1.80 boyunda, esmer ve edinilen bilgilere göre 30'larının sonunda. Bir de Türkçe'yi akıcı konuşabiliyormuş." dedi Boran sıkıntıyla. Kimlik tespiti için verdiği bilgiler bir işimize yaramazdı zira o kalabalıktaki herkes zaten buna benziyordu. Tek ayırt edici özelliği el parmaklarıydı ki onu da ancak keskin nişancı fark ederdi.

"Nereye gideceğiz?" dedi Savaş.

"Sınırdan 12 kilometre dışarıda bir kamp var. Bu gece orada olacağı söyleniyor. Bölge kontrolü ve istihbarat doğrulaması içinde sizi istediler fakat ortalık karışık. Kamp kalabalık. Olası bir sıkıntıda hava desteği için saha elverişsiz ve İHA görüntülerine göre mağara sayısı fazla. Tek tim çıkmanız riskli." Boran'ın sarf ettiği her kelime alehimize işlerken düşünmeye çalıştım.

"Ne yapacağız? Görevde istenen nedir?" dedi Savaş. Gerilmişti ve pek tabii haklıydı.

"Ahmed oradaysa alacaksınız, eğer değilse de geri dönüş yapacaksınız. Kampta istihbaratçılarımız var, kampı patlatma ya da olası bir çatışma durumunda sıkıntı olabilir, göze alamayız."

"Çatışmadan o piçi nasıl alacağız?" dedi Fatih sinirden olduğu belli olan bir gülüşle.

"O kısmı Acar'a bıraktılar." dedi Boran bana bakarak. Kafamı salladım ve derin bir nefes alıp aklımdaki planı anlatmaya başladım.

"Ahmed Hazar o kampa gitmeyecek, gitse de kendini göstermeyecek. Son çıktığımız operasyon sonrası nabzımızı ölçüyor. Acar'ın döndüğünü doğrulamak için haber salmış belli ki içeride adamımız olduğunu biliyor. Sahadaki istihbaratçıları geri çekme taraftarıyım. Operasyona gelecek olursak da ona istediğini verip geldiğimi duyuracağım. Böylece beni çağırdığı yere geleceğimi anlayacak."

"Adımlarını daha dikkatli atıp bundan sonra saklanırsa?" dedi Kemal kaşlarını çatarak.

"Yapmaz, yapamaz. Askere, özellikle de Acar'a karşı korkak pozisyonuna düşmemek için saldıracak. Asıl sıkıntı da bu. Saldırıları tahmin edip önlem almamız gerek." dedim sıkıntıyla.

"Bu konuyu Ankara'yla konuşurum. Önemleri alırız. Şimdi adamı bulsanız da almayacaksınız." dedi Boran düşüncelerimi doğrulamak ister gibi.

"Evet. Çünkü geleceğimizi biliyor ve muhtemel bir pusu hazırlığındalar. Bu hazırlığı onlara çevireceğiz, istediklerini vermeyeceğiz. Sadece geldiğimizi bilecekler, duyacaklar fakat göremeyecekler. Bu da onları delirtecek." dedim kendimden emin bir şekilde.

"Kendi kendilerini vurmalarını sağlayacağız yani." dedi İsmail sırıtarak.

"Aynen." diyerek dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Bu yaptıklarımızdan sonra Ahmed Hazar isimli ve 'kral' lakaplı terör örgütü başkanı rahat durmayacak." dedi Boran sert bir ifadeyle.

"Gelsin, kucağımız boş." dedi Savaş çatık kaşları ve oldukça ciddi duruşuyla. Bu söylemi üzerine yüzümde soğuk bir gülümseme peydah olurken boynumu sağa, sola eğip kütlettim.

"Ne yapar sizce?" dedim küçümseyici bir şekilde. Alay konusu olan Boran değil, teröristin yapacaklarıydı.

"İşbirliği yapar diye düşünüyorum. Bu yüzden operasyona tek tim çıkmanızı riskli buluyorum. Pusu beklediğimizden kritik olabilir, riske atma taraftarı değilim." dedi Boran.

"İt sürüsü birlik oldu diye köy kurttan kurtulmaz. Benim marşım 'korkma' diye başlar, şiirim 'istiklal' diye biter. Biz tek tim hallederiz, şüpheniz olmasın." dedim ve gözlerimi odada gezdirdim. Yerimizi belli etmemek için operasyona ne kadar az kişi çıkarsak o kadar iyi olurdu, bu yüzden başka bir tim fikri mantıksızdı.

"Bade-" karasız olduğunu belli eden bir tonlamayla söze başlayan Boran'a değen keskin bakışlarım lafını kesmeye yetmişti. Kendimden net ifademle çenemi kaldırdım ve gözlerimi kıstım.

"Erce timi siz ne düşünüyorsunuz?" dedi Boran.

"Yüzbaşımı son derece haklı buluyorum. Biz tek başımıza üstesinden geliriz. Destek time gerek yok." dedi Savaş ellerini masanın üzerinde birleştirerek. Gülümseyip 'eyvallah' der gibi başımı eğdim.

"Erce timi adına yaraşır şekilde kanının son damlasına kadar savaşacaktır. Destek tim ancak şehit olursak gelmeli." dedi Kemal düşünceli bir şekilde. Plan yapmaya çalıştığını her halinden belli oluyordu.

"Şehit olursak da gelmesin destek tim. Bizim naaşımız bile yeter onlara korku vermeye." dedi Fuat.

"Hallederiz evelallah. Bizden kaçtıklarını rüyalarında bile göremezler." dedi İsmail çenesini kaldırarak.

"Katılıyorum. Acar ve Çakır'ın komutasında, Avarel'in korumasında üstesinden geliriz hepsinin." dedi Fatih.

"İt, kurt ve köy benzetmesine katılıyorum. Hepsi birleşse de 8 kişi yeteriz." dedi Salih gururla.

"Tek tim yeteriz." dedi Enes. Salih gözlerini devirirken Enes'in kafasına vurdu.

"Oğlum gaza geliyorduk, şöyle bir iki süslü cümle söylesene!" Salih'in siteminin üzerine Enes bir süre düşündü.

"Neyse Şeker, boş ver." dedim ve Boran'a döndüm. Enes'in düşünmesini sabaha kadar bekleyebilirdik ve bu kadar zamanımız yoktu.

"Tim üyeleriyle oy birliği sağlandı." dedim kaşlarımı kaldırarak.

"Tamam, en ufak bir sıkıntıda çıkışa hazır olacak şekilde iki tim bekleteceğiz." diyerek ayağa kalkan Boran'ın ardından hepimiz ayağa kalktık.

"Gidin hazırlanın, helikopter pistinde buluşacağız bir saat sonra."

"Emredersiniz komutanım!"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.